NoveliqaKüllerden Doğan Sürgün Prens / İhanetin Tohumu :0%
Log in

Chapter 12

İhanetin Tohumu

Külün soğuk gölgesi, kampın etrafında bir mendil gibi titredi; rüzgâr arada sırada sıcak harlıktan geriye kalmış kıpkırmızı kömürleri söndürdü, göğüs kafesinin altından yükselen nefesi görünür sütunlar halinde parçaladı.

Aras, ellerini dizleri üzerine koymuş oturuyordu. Parmak uçları külle aynı renkteydi; tırnaklarının altı küçük siyah hatlara dolmuştu. Her nefeste bir sebepsiz ağırlık indi göğsüne, sonra hafifledi. Yüzünde yorulduğunu söyleyen çizgilerden çok daha fazlası vardı—her çizgi bir seçim, her gölge bir işaretti.

Mira, onun yanına çömeldi. Hasır çantadan çıkarıp çıkarmadığı küçük bir bez rulosu vardı; içeriden bandajlar, birkaç çiçek yaprağı ve metalik bir koku sızıyordu, kan ve demir karışımı. Mira’nın elleri hızlıydı, sabitti; parmakları en narin dokunuşta bile zarar vermeden açıp kapıyordu. Aras’ın kolundaki kesik, eski bir dost gibi teslim oldu, kan daha kolay akıyordu sanki yanında.

“Kamp düzeni?” diye sordu Aras, sesi çakmak taşından geçer gibiydi.

Mira başını hafifçe salladı. “Hırsızların işi bastıresim mi gibi. Neyse ki adamlar henüz çadırları yakmaya vakit bulamadı.” Gülümsemesi çabuk kırılgan bir çizgiye dönüştü; gece rüzgârı o çizgiyi çoktan donuklaştırdı.

Aras çektiği nefesi verirken, Mira’nın gözleri bir an uzaklaştı—çok kısa, ama Aras gördü; sanki karanlıkta bir şey arıyor gibiydi. O arayışta bir çocuğun sessiz hali vardı, bir şeye takılıp kalmış; Aras tanıdı o ifadeyi. Kendini tanıdığını fark etti.

“Sen şimdiye dek neden hiç... ailelerinden, nereden geldiğinden bahsetmedin?” diye sordu Aras. Soru basitti, ama ağırlığı derindi; düşmanları çoktu ve Mira, en çok güvendiği yüzdü.

Mira ellerini durdurup başını çevirdi. Ateşten gelen sıcaklık suratını aydınlatırken gözleri daha parlak, daha tehlikeliydi. “Söyledim sanıyorsun, ama dinlemedin belki.” Nefesinde limon ve sabun kokusu vardı — sarayın bakımlı hizmetçilerinden kalma bir koku gibi, Aras’ın içini cız ettirdi.

Aras gülümsedi, o gülümseme sorgulayan bir bıçaktı. “Öyleyse tekrar söyle. Bana güvenmiyorsun, biliyorum. Ama benim de zamanıma ihtiyacım var. Eğer bu yolda beraber yürüyeceksek, geçmişin gölgesi yanımda tutuşmamalı.”

Mira gözlerini indirdi. Parmağının ucuyla bandajın kenarını sıktı; tırnaklarının altında bir siyah nokta bir an parladı, sonra kayboldu. “Gölgenin ağırlığı bazen bir insanı kemirir, Aras. Senin yaptıkların yüzünden değil—benim aldığım nefesin sırrıyla alakalı.” Sesi bomboş bir çuval gibi yutulmuştu. “Ve bazı sırlar paylaşılmaya değmez çünkü paylaşılınca zehir haline gelir.”

Aras içinden bir şeyin çatladığını hissetti; kelimelerin arasına yerleşen soğuk bir merak. “Kaspar Azrak’ın adını duydun mu?” diye sordu usulca.

Mira’nın elindeki bez bir an daha sıkıldı. Dudaklarının kenarında geçen kasvetli bir gülüş, hırsızlıkla alınmış bir gıdım umut gibiydi. “Adını duymuş olmanız ne ifade eder ki?” dedi ama sesi artık düzeltemediği bir titreme taşıyordu.

Aras gözlerini daha fazla ayıramadı; Mira’nın yüzü geceyle karışmış bir harita gibiydi—akıntılar, eski yollar ve kapatılmış şehir mezarları. “Sadece duymadım. Seninle olanlardan sonra...” Bir an durdu; kelimeler çakıl taşlarına takıldı. “Kaspar bir tehdit, Mira. Onun gölgesi her şeyi sarabilir.”

Mira yüzünü gölgelere çevirdi. “Her gölge bir iltihap değildir, Aras. Bazı gölgeler yol gösterir.”

Bu kadar küçük bir cümlede, Aras’ın kalbi birkaç karga gibi çarpıştı. “Yani onu tanıyorsun.”

Mira’dan gelen cevap, bir su damlası kadar keskin, ama pürüzsüzlüğünü bozan bir tüy takılı gibi oldu. “Tanımak... farklı bir kelime. Biliyorum. Bir zamanlar evime komşu gibiydi.” Son kelimeyi seçerken ağzında tuzlu bir tat vardı; bir an için Aras onun geçmişinde dolaşan bir çocukluk anını gördü: Küllerle kaplı bir avlu, bir adamın uzun gölgesi, küçük ellerin bir meşalenin sıcaklığını aradığı anı. Mira’nın gözleri bu anı geri çekti, ama iz bıraktı.

Ateşin başka bir parçasında, bir grup asker mırıl mırıl bir türküye başladılar; sözler yabancı ama ritmi kalplerinin atışına uyuyordu. Ses, konuşmanın kırılganlığını örttü. Aras kalbini dinleyip sessiz kaldı; Mira konuşmaya devam etmedi ama cümlenin ucunda bir sızı vardı.

Aras dizlerini çekip ayağa kalktı, külün arasında bir taş buldu ve çorabının içine soktu. “Eğer Kaspar’ın seninle bir geçmişi varsa, bu sadece biz değil, bütün krallık için bir tehlike. Onun peşinden gelen koku, iz, kasırga gibi. Ve senin adının onunla anılması, seni de hedef yapar.”

Mira durdu; birdenbire çok genç bir hat gibi görünmüştü, alnında bir damla ter belirdi. “Beni hedef yapacak olan zaten birçok şey var, Aras. Seçimlerim, hatalarım, kim olduğum...” Sesi sessiz bir itiraf gibiydi. “Ama sana bir şey diyeyim: Ben sana gelmeden önce, sağ kolumdan daha fazla şey bitmişti. Bana nefes aldıran ne varsa, o da sana benzemiyor.”

Aras adım attı; ayağının bastığı yerde küçük bir kıvılcım zıpladı. “Nefesin sana benzemiyorsa neye benziyor peki? Hırs, fırsat, yoksa...”

Mira arkasına bakmadan çantadan küçük, koyu renkli bir madeni para çıkardı. Gümüşü yalmış ama yüzeyinde hala ayarlanmış bir amblem vardı: iki yüzlü yılanın başları bir hilal etrafında kıvrılıp durmuştu. Mira parayı çevirdi çevirisini; parmakları titredi. “Bunu saklıyorum,” dedi, “çünkü geçmişiyle yüzleşmek, yüzünü gömecek kadar dedikodu getirir.”

Aras parmak uçlarıyla parayı aldı; soğuğu eline işledi. Gümüş, üzerinde bir zamanlar kazınmış bir isim taşıyordu—Azrak. Sanki kendi tenine yapışmış, vücut tarafından reddedilmek istemeyen bir leke. Aras parayı Mira’ya geri uzattı. “Bunu nereden buldun?”

Mira gözlerini kapadı; göz kapaklarından yağmur gibi kısa anılar döküldü. “Büyüdüğün evden, bazen senin gibi gelirdi. Kaspar’ın adamları, meyhanede, pazarda... küçük ayrıntılar. Bir kahve fincanının kenarında, bir çocuk oyuncağının altına saklanmış bir mühür. Beni... fark etmiyor gibi yapan işaretler.” Sözleri iğne gibi batıyor, sonra yavaşça çekiliyordu. “Kaspar’ın gölgesinin altındaki evde çalıştım. Yemekleri hazırladım, çamaşırları astım, gizli notları sakladım. İnsanların hangi kapıdan çıktığını, hangi kağıdın kime gittiğini bilirdim. Bana bakacak biri vardı; o kişi bana parmak işaretleriyle konuşmayı öğretti.”

Aras içeri çekirken nefesini, yüzündeki çizgiler bir kürekle kazılmış gibi sertleşti. “O kişi kimdi?”

Mira başını geri çektiğinde, yüzündeki ifade onu bir anliğine tanımadığı bir çocuğa çevirdi; gözlerinde yalnızca perde vardı. “O kişi... bir isimdi. Ama isimler ölür, Aras. İşaretler kalır.” Elleri arkasında birbirine kenetlendi. “Ve işaretler bazen daha güçlüdür.”

Ateşin diğer ucunda askerlerden biri güçlü bir kahkaha attı; gürültü ile iki insanın etrafındaki gerilim birbirine dolandı. Aras sanki bir ip bağlamış gibi Mira’ya daha yakınlaştı. Gözleri delik bir iğne kadar küçük ama keskinti. “İşaretler dedin. Biraz önce bilekolunda bir iz gördüm. Parmaklarında... sanki kesilmiş bir şey. Yapıyorum demek istediğim, seni izledim. Çünkü seni önemsiyorum.”

Mira, o sözlerde bir damla çarpışma hissetti; elleri aniden gevşedi. “Belki de izlerimi silmek istedim.” Sözleri çelişkilerle doluydu; suçlu çocuk sesiyle, sofistike bir casusun soğukkanlılığı arasında gidip geliyordu. “Belki de birinin beni bulmasını istedim. Bazı insanlar kendi zincirlerini döver, Aras. Benimkilerse gizliydi ama ağırdı.”

Aras bir an sustu; sanki söyleyecek kelime arıyordu, ama ister istemez duyduğu bir şeyle donmuştu. “Kaspar’ın evinden mi kaçtın?”

Mira gülümsemedi. Gözlerinin köşesinde bir ışık çakmıştı, ama Aras onun neyin parıltısı olduğunu bilemedi. “Kaçmak, canlı kalmak için kullanılan bir kelime. Ben daha çok... transfer oldum.” Cümle yarım kaldı; dilinin ucunda başka bir itiraf vardı ama orada kurudu.

Aras elini omzuna koymak istedi ama durdu; Mira’nın omzundaki giysi altında bir yara izi belirdi. O iz, bir daire halinde hafifçe kabarmıştı; tıpkı bir mühür gibi. Aras’a daha önce gösterilmemiş bir dilde bir hikâye anlatıyordu. Kaspar’ın adamlarının bıraktığı izler gibi.

“Mira,” dedi Aras, sesi artık bir bilirkişi gibi soğuk ama şefkati kaybetmeden. “Eğer geçmişin bana ya da krallığa zarar verebilecek bir şey içeriyorsa, ilk bilmem gereken kişi benim. Çünkü plan yaparken, düşmanının elindeki bir taş bile rotanı değiştirebilir.”

Mira dudağını ısırdı; bir an için çocukluğuna geri döndü—aynı dudak, aynı endişe, aynı kararı alan kalp. “Biliyorum,” dedi. “Ve ben sana bir şey demeyeceğim.”

Aras gözlerini kırpmadı. Külün arasındaki kıvılcım bir anda daha parlak yandı. “Neden?”

Mira yüzünü çevirdi; yüzünde bir maske taktı: nötr, bitmiş bir oyuncu. “Çünkü söylemek, seni korumamı imkânsız kılabilir. Çünkü söylemek, beni teslim eder. Çünkü söylemek, daha fazlasını kaybettirir.” Sözler birbirini yutarken, Mira’nın omuzları sessizce çöktü.

Aras bir adım geriledi; hava bir an için daha soğudu. “Seni teslim edecek şey kim?” diye fısıldadı.

Mira bakışlarını Aras’a dikti. Ateşin kızıl ışığı gözlerinde ölümcül bir soğukla dans ediyordu. Bir dakikalığına Aras, Mira’nın yüzünde inatçı, çelikten bir yansıma gördü—çocuk oyuncağını bırakıp bıçağı ilk kez tutan bir el.

“Belki de seni,” dedi Mira aniden; sesi başkalaştı, bir ipten kopan notanın ince ve keskin hali. “Belki de çevrendeki herkesin bildiği ama söyleyemediği bir gerçek olduğum için. Belki de Kaspar’ın yazdığı satırlardan biriyim. Ve Aras...” Gözleri o an bir bomba gibi parladı, ağzının kenarı titredi. “Sana ihanet edebilirim.”