Chapter 10
Ve o ad, hâlâ dudaklarımda belirmedi.
Sessizlik bir ağırlık gibi çöktü odaya; duvarların sıvaları, tavandaki kazıkların karanlığı hepsi daha yakındı şimdi. Nefesimden çıkan buhar, kül kokusuyla karıştı. Parmak uçlarımda hâlâ o anın titremesi: hafif, inadına duran bir sarsıntı. Söz ucunu yakalamaya çalıştım ama adın harfleri dağılıyordu, rüzgâr gibi.
"Tin?" diye sormuştu biri. O soru duvarlarda çınladı.
Gözlerimi açtım. Yüzümdeki yaraların kabuğu yeni yeni soyuluyordu; bir yanak kemiğimin üzerinde kuru kanın pırıl pırıl izleri. İçiçe geçmiş kaslar, çoktan alışmış bir bekleyişin ağırlığını taşıyordu. Odayı dolduran insanlar, karanlıkta minik gölgeler gibi kıvrılıyordu; kimileri kulaklığı çekmiş, kimileri bir soba parçasının etrafında ellerini ovarak ısı arıyorlardı.
Sema Nur ilk konuşan oldu. Sema, direnişin gözü; bir zamanlar saray mutfaklarında saklanan kâğıtları, hâlen düşmanın anlık zaaflarını bulan kadın. Sesinin titreyişi hesaplıydı, yıpratılmamış bir merhamet değil, strateji miydi bilinmez. Gözlerindeki çukur, uykusuzluğun haritasını çiziyordu.
"Aras," dedi. "Söylemeni bekleyecek değiliz. Ama bilmeni istiyoruz: baban... hayatta."
O an sanki odanın zemini kaydı. Havadaki kül zerrecikleri bir anda ağırlaştı, boynumda bir sıcak dalgası. İçimde, yıllardır beklediğim bir şeyin ilk adımları atıyordu; ama korku o adımların beni ezip geçmesinden korkuyordu.
Miran, nam-ı diğer Kara Miran, gülümsemedi. Yüzündeki yarık çizgileri, savaştan daha fazlasının izlerini taşıyordu; yılların hesaplaşmaları, kayıpların harfleri. "Gözlerimizle gördük," diye ekledi. Sesinde taş gibi bir inat vardı. "Yolculuk sırasında değildi. Kamufleydi. Ama oydun; yürüyüşünde, duruşunda... Başının arkasındaki o iz vardı."
Aras, başımdan savurulmuş bir anı gibi döndü kafamda; küçükken babamın ense kökündeki eski yara izi, at sırtında bana verdiği onay işareti. Hatırlıyorum; savaş sonrası gelen sessizlikte bana dokunan o parmak, 'doğruluyorsun' der gibiydi. O parmak rüyalarımda dönüyor şimdi.
"Kanıt?" diye sordum, sesi duyulmayacak kadar derin bir yerden geldi.
Miran cebinden küçük, kırpılmış bir bez parçası çıkardı. Bez, sarayın tiffany mavisinin solmuş bir tonu gibiydi; üzerine basılmış bir armanın yalnızca bir köşesi görünüyordu. Kenarı kirli, kokusu rutubetliydi. Sema bir adım öne çıktı ve benim için daha görünür tuttu.
"Bu, Kale Kapısı nöbetçilerinden birinin şalıydı," dedi. "Nöbetçi, birkaç gece önce kaçtı. Dedi ki... 'Valen'e ait bir koku vardı. Kurtulmuş gibi ama insanın içinde başka bir ateş yanıyordu.' O şalın dikiş kenarlarında, yalnızca senin bildiğin not var; 'karga altı savaşı' diye yazmış, baban. Babanımın oyunlarından biri."
Karga altı savaşı. Oyun. Hafızamdan bir çocuk kahkahası geldi; babamın sabahlara kadar sürdürdüğü o anlamsız oyunlar, aile odasında üst üste taşınmış kitapların arasında. Bir şey hareket etti içimde; istenmeyen bir canlanış.
"Kağıt yok mu?" diye sordum. "Bir isim, bir imza, bir kelime daha."
Sema bakışlarını kaçırdı. "Kağıdı yok. Fakat başka bir şey var." Elini, cebinden çıkardığı minik metal parçasına götürdü. Eski bir çıtçıt; üzerine haneden gelen küçük bir işaret işlemiş. "Bunu bulduk. Kraliyet kaydında artık kullanılmayan bir şey. Sadece çok az kişi bilir bunu."
Parmaklarım çıtçıtın üzerine kondu. Soğuk, gerçek bir soğukluğun çenemi çekiştirdiğini hissettim. Parmak uçlarımda kulak misili gibi bir uyanış. Eğer baba yaşıyorsa, onu hatırlayan bir iz daha var demekti. Eğer değilse, bu bir tuzak.
Kaspar Azrak’ın gölgesi, odaya düşen normal bir gölge değildi; bir felaketin kıyısındaki düşünce gibi uzanıyordu. Her şey onun teninde daha ağır hissediliyordu. O gölge, sarayın kelimeleriyle örülmüş bir ağ gibi etrafımızı sarıyordu. Baba hayatta mıydı, yoksa bu, Vezir'in bizi kendi çukuruna çekme planının bir parçası mıydı?
Mirim, "Biz de biliyoruz kasıtlı oyunların olabileceğini," dedi. "Kaspar çok akıllı. Fakat biz risk alıyoruz. Yani... Ağzı olan konuşur. Biz de gerçeği arıyoruz."
Aras. İsim yine geri dönüyordu, parmaklarımı ısırıyordu. Kendimi aralarında otururken buldum; bedenim küçülmüş, herkesin beni ölçtüğü bir arşiv gibi. Herkes bir şey bekliyordu benden. Oysa içimde bir boşluk var, adı sayılırsa doldurulacak.
"Niçin şimdi?" diye sordum. "Neden şimdi söylüyorsunuz?"
Sema gözlerini kapattı, ardından açtığında yüzünde çocukluğumdan başka bir ifade vardı; daha öncesiz bir şey. "Çünkü bir muhbir, senin şafak vaktindeki dönüşünü gördü," dedi. "Kaspar'ın yeni siyasi hamleleri, kuzey sınırında güç yığması. Bizim mesajımız, eğer baban hayattaysa, onun hareketleriyle örtüşüyor. Bize umut verecek bir şey yoksa, yine de savaşa devam ederiz. Ama... umudun ateşi insanları toplar."
Umudun ateşi. O iki kelime, özünde beni yakabilirdi. İçimdeki kül kanı fısıldadı; bir sıcaklık yayıldı, gözbebeklerimde siyah bir halka. Hayatım boyunca utançla sakladığım bu şey, umutla karşılaştığında nasıl davranırdı?
"Ben savaşmak istemiyorum," diye fısıldadım. Sesim kendime bile yabancı geldi. "Babamı bulmak mı istiyorum, yoksa ölümü ona ödüllendirmek için mi yoksa..."
Sana bakma, Aras, diye içimden biri mırıldandı. Kendi kendime konuşmak istemedim ama sözlerim düştü; tıpkı eski bir aynanın kırılması gibi. Düşüncelerim dilimin ucunda, ama ad tekrar adamak istemiyordu. Babamı anmak için nefesimi tüketiyordum.
Miran bana baktı, gözleri yumuşadı. "Senin istemediğini anlıyorum," dedi. "Ama unutma: bir kral yaralıysa, onu yaşıyorken bulmak daha kolay olur. Ölü bir kral, efsane olur. Efsane, ne zaman gerekirsen onunla pazarlık yapamazsın."
Sema araya girdi. "Şimdi seçim zamanıdır, Aras. Biz seni kandırmak istesek, bunu farklı yapardık. Seni sahaya sürmek için daha hazir bir çerçeve kurardık. Fakat sana gerçek söyleyeceğiz. Baban büyük oyunlar kurardı. Test etmeyi severdi. Senin içindeki karanlığı görmek, seni yerde çağırıp kaldırmak—bunun içinde bir sır var."
Test kelimesi havada bir kıvılcım yaptı. İçinde yanan bir hatıra, bana küçük bir çocuk gibi bakıp başımı öne eğdiriyordu: "Oğlum, seni sınayacağım," derdi. Babamın sesini duyunca dilimin ucundaki adın kenarı gevşedi.
Bir an, odanın dışında bir atın nalları duyuldu; zırh sürükleniyor gibi bir hırıltı, uzak bir yerde bir gürültü. Aniden pencerenin sıkışmış ahşabı rüzgârla birlikte ötüverdi. Her şey daha gerçekti; her gölge daha kalın.
"Doğruyu söyle," dedi biri, alçak bir sesle. "Eğer baba hayattaysa, seni görünce ne yapacaksın? Onu sevecek misin, yoksa intikamdan vazgeçip saraya teslim mi olacaksın?"
Soru, benim korkumun en derin yerinden çıktı. İçimde, soydan gelen bir emirle birlikte, intikamın kasvetli tahtında oturan bir gölge var. O gölge, babanın kulağına ''Eğer beni canlı bulursan, beni affetmezsin,'' diyor gibiydi. Gözlerim kurudu. Aklımda birdenbire onca öldürülmüş yüz geçti; her biri benim namusum, ailem, intikamımın parçası.
"Affetmek" kelimesinin tadı acıydı ağzımda. Nefesimi tutarken, kül kanı damarımdaki sıcaklığı hissettim; damarlarımda kıvılcımlar, göğsümde ağır bir cılızlık. İnsanlığımı kaybetmek korkusu, yüzümü soğuttu.
Sema bir an durdu. Gözleri bir şey daha tanmış gibi genişledi. "Aras," dedi, "babanın adını söyle. Eğer onun adını söyleyebilirsen, belki de bize daha fazlasını anlatır. Çünkü bizim elimize geçenler sınırlı."
O anda, dilimin ucunda ad değil de bir görüntü belirdi: bir akşam yemeği masası, üzerine serilen yağlı bir ekmek, elime konan bir hançer. Babam gülüyor; gözlerinde sanki sarayın tüm ağırlığını taşıyan bir yumuşaklık. O görüntü vücudumu ikiye böldü.
"Ne zaman gördünüz?" diye sordum, ama sesim çelikten daha inceydi.
"Üç gece önce," dedi Miran. "Bir kervan durdu kıyıda. İçinden bir adam indi. Yüzü kapalıydı. Yine de kervan konuştu. Çocuklar şahit oldu. Köy bekçisi anlattı: adam... adımı bilmeyenlere tepki gösterdi. 'Ela göz' derdi. Bu, bizim eski muhbirin tabiri; valen kanını tanır."
Valen kanı. O kelime dışarı vurduğumda sanki benim kadar acı çekti. İçimdeki kül kanı, soğuk bir rüzgâr gibi kendi gerçekliğini hatırlattı; hem beni hem de beni bekleyen felaketi. Eğer babam gerçekten yaşıyorsa, belki de o da içindeki bu şeyle yaşamayı öğrenmişti. Ya da Kaspar onu bu gücün peşinden sürüklemişti.
"Test ediyorsa..." diye fısıldadım. "Bana bir işaret verecekse, bu işaret ne olabilir? Bana güven mi yoksa beni cezalandıracak mı?"
Bu sözleri söylediğimde, yanımda sessizce duran bir genç kadının—Leyla diye biliyordum onu—nefesi yaklaştı. Kulağımdan. Saçlarının ucu kül gibi parlaktı. Elinin içi kirliydi; ama gözleri bir taş gibi sertti. Yavaşça yana eğildi, öyle ki dudakları benim kulağımın hemen yanında titreşti.
"Babaya ağıt yakma," dedi usulca, ama o cümle bir çığlık kadar netti. "Baba yaşıyor ama seni test ediyor."
Sözleri dudaklarımdan aktıktan sonra odadaki hava bir anda donar gibi oldu. Leyla'nın nefesinin sıcaklığı hâlâ kulak memesimi kızartıyordu. Herkes sanki bir anda ona baktı; bakışlar, benim içine kapanmış bir kutunun kapağını açmaya hazır gibi.
Aras pencereden dışarı baktı; dışarıda kül yağıyordu, kadim tapınakların hatırası gibi küçük gri parçalar düşüyordu. O kül parçaları, göğün karasına yapışıyordu. Bir düşünce—test—yeniden vurdu. Eğer baba test ediyorsa, bu bir tuzak mıydı yoksa gerçek bir sınav mı? Kaspar'ın oyunları, baba’nın oyunlarıyla çarpışıyordu.
Leyla geri çekildi; dudaklarında hafif bir bükülme vardı, bir zafer ya da bir suçluluk gibi. O an anladım ki umut kolay bir şey değildi. Umut, aynı zamanda bir bıçak gibi keskin bir sınaydı.
Sözün, o fısıldanan cümlenin yankısı hâlâ kulaklarımdaydı. İçimde bir yerde bir kapı aralanmıştı; ama aralığın ardında ne olduğunu kimse bilmiyordu. Babanın sesi, ismi, gölgesi—her biri yanıt bekliyordu. Aras, dudaklarının kenarında bir kelime taşırken, kalbinin derinliğinde daha karanlık bir soru büyüyordu: Eğer babam yaşıyorsa ve beni test ediyorsa, gerçekten onunla nerede buluşacaktık? Ve bu buluşma, beni hangi uçuruma itecekti?
Leyla'nın fısıltısı tekrar kulağımda çınlarken, bir an adın ucunu hissettim. Parlamak üzere olan bir yıldız gibi, bir harfin ısısı. Bir adım öne çıkıp onu söylemenin, bu ağıtın kaderini değiştirebileceğini düşündüm.
Ama o an kapı kıpırdadı; içeriden bir rüzgâr gelip mumları söndürdü. Oda karanlığa gömülürken Leyla'nın fısıltısı, odanın duvarlarına çarpıp geri döndü: "Baba yaşıyor ama seni test ediyor."