Chapter 5
Cam kırıkları gibi kırılmış umutların üzerine çakılan ayak sesleri şehirde yankılanıyordu. Göklere yükselen toz bulutları, güneşin narin titrek ışığını boğuyor; her soluk, kirli maden kokusunu ve taze kan kokusunu karışık olarak taşıyordu.
Aras Yılmaz, harabelerin ortasında durduğunda kalbindeki çarpıntılar yavaş yavaş donmuştu. Yanındaki çökmekte olan binanın gölgesine yaslanıp dudaklarını ısırdı. Ellerinde, namlusu hafifçe titreyen silah vardı, ama asıl silahı karanlıkla gömülü sırrıydı.
“Bu... bu kadar mı?” diye fısıldadı kendine.
Sahte cesaretle dizginsiz adımlarla yaklaşan Kara Ordu’yu görüyordu: Siyah zırhları, yüzlerine saplanan gaz maskeleri, gözlerinden yayılan soğuk ışıklar... Her biri, Mert Karan’ın korkutucu iradesinin avatarsı gibiydi.
Gözünden kaçmayan tek detay, çevresinde yükselen huzursuz sessizlikti. Sanki karanlık yumruk halinde sıkılıyor, şehir sakinlerinin kalplerini aynı anda basıyordu.
Mert Karan, karanlığın ötesinden gelmiş bir gölge gibi, binanın tepesinden şehri Kuşbakışı izliyordu. Saçları siyah fosfor gibi parlıyor; gözleri, donukta kalan son insanlığın kıvılcımını bile söndürmeye hazır zalim bir ateş gibiydi.
“Aras,” dedi derin ve yankılı bir ses tonuyla, “sana o kadar kolay teslim olmayacağım.”
Kentin yanındaki avluda, ileri gelen Kara Ordu askerleri düzenlerini alıyor, mermi kovanlarının çıngırdak sesi arasında birer karanlık figüre dönüşüyorlardı.
Mert’in sol yanında, bıçak benzeri kollarıyla donatılmış devasa bir adam vardı. Teninin altından mekanik yapının ıslak tıkırtısı geliyordu. “İsmim Ölümsüz Hakan,” dedi adam. “Benimle oynamak istiyorsan, canın pahasına olacak.”
Aras’ın kulaklarında hala önceki karşılaşmalarının yankısı vardı; Mert’in ilk sınavı, kendine olan inancını kırmak için gösterdiği acımasızlık... Şimdi bu an geri dönüyordu, çok daha büyük bir tehdit olarak, yanında Kara Ordu’nun tamamıyla.
Aras, derin nefes aldı; ciğerlerine dolan radyasyon kokusu öfkesini körüklüyordu. “Senin karanlığın tüm dünyayı yutamaz,” diye çıkıştı, sesi gece kadar karanlık, ama içinde bir umut kırıntısı vardı. “Benim güçlerim, senin hiçbir gölgenin ulaşamayacağı bir ateşle yanıyor.”
Mert, bir tebessüm oynattı dudaklarında; bu, ölümle dans eden bir adamın alaycılığından başka bir şey değildi. “Öyle mi? Göreceğiz bakalım. Özel bir ekip gönderiyorum. Aras Yılmaz, seni avlamak zorundayım.”
Gecenin soğukluğunu delen güçlü bir rüzgar esti, toz ve kırık cam parçaları havada savruldu. Aras, ateşin küllerinden doğan yaşam savaşçısı gibi irkildi, dizlerini hafifçe kırdı.
Göz kırpmadan, farklı yönlerden yaklaşan gölgeleri gördü. Mert’in Kara Ordusu’nun habercileri, hayaletler gibi sessizce sızıyordu kentin kalbine.
“Hazırlan,” diye emretti kendine. Parlak ay ışığı, titrek elindeki silahın namlusunda parıldadı.
Ve o anda, şehir çökmekte değil, yeni bir isyanın kenarında yükseliyordu.
---
Karanlığın içinde yankılanan ağır adımlarla birlikte, ilk istihbaratçı ekibi Aras'ın peşine düşmüştü. İpten sarkan zincirler gibi gözleri, av köpeği gibi kokuyor, savaşın soğuk nefesi tenlerine yapışıyordu.
Bir çatıdan, titrek bir ateşin alevi altında yer alan genç bir kadının korku dolu nefes alışları duyuldu. “Saldırıyorlar!” diye çığırdı. “Kara Ordu geliyor!”
Aras, hızla döndü. Omzundaki çantayı sıktı. Hızlı adımlarla yok olmuş sokaklara karıştı.
Mert, gözüyle onu takip ederken, “Başla…” dedi kendine. “Kara Ordu, o adamı yerin dibine gömecek.”
Gölgeye bürünmüş binlerce karanlık figür, sessiz bir gece korkusu gibi şehri dolduruyordu.
Ve Aras, artık avlanan değil; avcı olmanın ateşini içinde taşıyordu.
---
Devam edecek...