Chapter 12
Aras’ın parmakları, telefonun parlak ekranında titreyerek dondu kaldı. “Kardeş…” kelimesi, sanki birdenbire boğazına bıçak saplanmış gibi keskin ve acı vericiydi. Ateşli bir rüzgâr, yıkılmış betonların arasından geçerken toz bulutları yükseldi. Soluk sokak, teninde soğuk bir kırbaç gibi çarptı; kalbindeki sarsıntı ise fırtınanın gölgesinde daha da büyüyordu.
Etrafına baktı. Güneş, yarı yıkılmış gökdelenlerin arasından, peltemsi ve düş kırıklığıyla sızıyordu. Yerde serili parçalar, kırık camlar ve paslanmış metal yığını; şehrin ölüm fısıltısını taşıyordu. Çürümüş yaşam izleri, acı ve utançla bir araya gelmişti. Her sokak başı, bir zamanlar hayat dolu olan bir kültürün külleriyle örtülmüştü.
Aras diz çöküp, titreyen elleriyle telefonu iyice kavradı. “Kardeş…” Kelime hem umut hem de lanet gibiydi. Sessizlik, kulaklarında bir davul gürültüsüne dönüşürken; hafızasında birkaç anı canlandı. Gözlerinin önünde, geçmişin tozlu kanatları çırpınıyordu.
Çevredeki sessizliği sadece uzaktan gelen ince çığlıklar bozuyordu. Aras başını kaldırdı; uzakta, devrilmiş bir cam dükkânın önünde birkaç figür belirdi. Gölgelerin arasında, yorgun ama hayat dolu insanlar.
- “İyi misiniz?” diye seslendi Aras, adımlarını ağırlaştırıp onlara doğru ilerlerken.
İki kadın, bir erkek birbirlerine sımsıkı sarılmış, yüzleri kir ve terle karışmıştı; gözlerindeki o keskin hayatta kalma kararlılığı, Aras’ın yüzde beliren sertliği yumuşattı. Kadınlardan biri, aradıklarını anlamış gibi:
- “Sensin... Aras! Şu an bütün haberimiz buydu. Gerçekten yaşadığını duymak…”
Aras’ın kalbi sıkıştı; ağızından dışarı doğru kaçan nefesi soğuk havada buğuya dönüştü. Karanlıkta, onların arasındaki o küçük umut kıvılcımı bir anda parlamaya başladı.
- “Burası… Ne halde?” diye sordu Aras, gözleri çevresindeki enkazı tararken.
- “Kültürlerin yangını,” dedi eskiye dair acı dolu bir tebessümle adam. “Her bir levhayı, her bir hikâyeyi yaktılar. Önce insanları, sonra geçmişimizi... Ama hâlâ direniyoruz, çünkü savaşacak başka bir yer yok.”
Hafif rüzgâr, Aras’ın saçlarını okşadı. Teninde eski yaralardan doğan bıçak gibi bir ağrı hissetti; her adımda kalbindeki yük biraz daha ağırlaştı. Yanında duran kadın, küçük bir çocuğun elini tutarak yaklaştı:
- “Bu küçük hala umudun simgesi. Ona bakabilmek için sabah uyanıyoruz.”
Aras gözlerini küçültüp, yorgun çocuğa baktı. Küçük, siyah saçlarının arasında biriken tozun üstünde sakince, sanki dünyanın yıkıntılarının sırrını çözüyor gibiydi. Yüzünde, kaygıdan çok merak vardı.
- “Sizden başka kalan var mı bu yakında?” diye sordu Aras, komuta verir gibi değil, sanki yoldaşlarına sorermiş gibi.
Kadın başını hafifçe sağa sola salladı:
- “Birkaç daha var. Bir topluluğa gidiyoruz, orada belki çare bulunur. Ama tehlike büyük. Mert Karan’ın adamları peşimizde.”
“Peşinizde…” Aras’ın sesi sertleşti. Bu üç kelime, cehennemin kapılarını ardına kadar açıyordu.
- “Onlardan kaçacak zamanımız yok. Güçlü olmalıyız, birbirimize sıkı sarılmalıyız,” dedi adam, gözlerindeki yanardağ titreşerek.
Aras ceplerindeki gizemli telefonun ekranına baktı. “Kardeş…” Sözcük, onu geçmişin karanlık girdaplarına doğru çekiyordu. Kalbi ağırlaşırken, titreyen parmaklarıyla telefonu kapattı, umut ve korku arasında sarkan ince ipi gergin tuttu.
Derin bir nefes çekti. Yıkılmış şehir, onların hikâyesinin yeni başlama noktası olacaktı. Her yan yanık, her kalıntı, yeni bir savaşın habercisiydi.
Tam o anda, uzaktan gelen gölge parçalara ateş gibi vurdu. Aras’a doğru hızla koşan bir figür belirdi. Yüzü tanıdık... Çok tanıdık.
Ve Aras'ın kemiklerine işleyen o isim, çarpıcı bir fısıltı gibi kulaklarında yankılandı.
“Baran.”
(Sayfa burada bitti.)