Chapter 11
Aras’ın ciğerlerine dolan havanın bile kükürtlü, ağır bir ağırlığı vardı. Laboratuvarın harabeye dönmüş duvarları arasında yankılanan sessizlik, gözlerinde hala parıldayan o canlı ışığı söndürmeye çalışıyordu. Avuçlarındaki teknoloji, soğuk metal aksamları ve kırık devreleriyle sanki zamanın ve dünyanın bütün yükünü taşıyordu. Ellerini hafifçe sallar gibi yaptı, bedeni hâlâ tanımlayamadığı bir karanlık gerginlikle titreşiyordu.
Sokaktan gelen uzaktan gelen uğultu, devasa metropolün kalıntılarını sarmış radyasyon fırtınasının hırıltısıydı. Aniden, kapı eski menteşeleriyle inleyerek ağır ağır aralandı; karanlığın içinden uzun, dar bir gölge süzüldü.
Mert Karan’ın en güvendiği komutanıydı o—Derin soğuk savaşların, itinayla örülmüş planların ve kanla damgalanmış sataşmaların ruhu. Aras’ın hayatına aniden giren bu adam, yani Altuğ, ortamın havasını tamamen değiştirdi.
“Aras Yılmaz...” Altuğ’nun sesi derin ve yumuşak, ama içinde keskin bir bıçak gibi geziyordu odanın içinde. “Beklenmedik bir misafir, ama… burası senin oyuncağın değil.”
Aras gözlerini kırpıştırdı. Hafifçe geriledi ama hemen yüzünde bir meydan okuma kıvılcımı belirdi. “Altuğ… Mert Karan’ın kölesi olduğunuzu unutmuş olmayayım sakın. O sizin yaralarınızı öpmekle meşgulken, ben burada insanlığın son umudunu taşıyorum.”
Altuğ, dudaklarının kenarına ince bir gülümseme kondurdu ve adımlarını yavaşça atarak Aras’a yaklaştı. O an, eski subayların bile içinde taşıdığı o soğuk disiplinle doluydu.
“Sen hâlâ o naif çocuksun,” dedi sessizce, “dünyayı yalnızca doğru ve yanlış kalıplarına hapsediyorsun. Mert olmasaydı, bugün burada ayakta kalamazdın. Kan dökülmeden, korku olmadan bu kokuşmuş harabelerden sağ çıkamazdın.”
“Kan benim sırtımdan aksa da, insanlığın değerleri için olacaksa sorun değil,” Aras sertçe cevapladı, “ama senin gibi zalimlerin çıkarlarına hizmet eden kan... o ise zehir.”
Altuğ’nun gözleri soğuk bir kıvrımda tırmandı, tam o anda yüzünde beklenmedik bir ifade yatıştı. “Yeter artık, Aras. Biliyorum seni... çok öncelerden, hayaletlerin cebinden tanıyorum seni.”
Aras’ın kalbi tek parça halinde dondu. Nokta nokta terler alnından süzülürken, hafızasının karanlık köşeleri ansızın açıldı.
“Nasıl yani? Beni tanıyorsun?” diyebildi sonunda, sesi neredeyse hışırtıyla karıştı.
Altuğ, ağır adımlarla yaklaştı ve elini soğuk, demir gibi olan koluna koydu. “Evet, küçük kahraman,” dedi alçak sesle, “ben senin kaybedilmiş ailenin bir parçasıyım. Seninle aynı kanı taşıyorum.”
Bu cümle, kıyametin ortasında atılan bomba gibiydi. Aras’ın içinden geçen tüm öfkeler, korkular ve önyargılar karışarak dev dalgalar oluşturdu. Gözlerine inanamayarak, “Sen… sen benim...?” diye mırıldandı.
“Evet, Aras. Senin küçük kardeşinim. Aynı acıyı yaşayan, aynı zulmü gören… Ve şimdi Mert’in en güçlü silahı olmaya mahkûm.”
Altuğ’nun sesindeki karanlık, yeniden canlanan bir ateş gibiydi. O andan itibaren iki eski kan bağı, geçmişin tozlu gölgelerinden çıkarak karşı karşıya geldi.
Aras, kendi kanının sırrıyla, yeni bir savaşın eşiğinde olduğunu anladı. Artık sadece düşman değil; aile bağlarının izlerini taşıyan yeni bir zindandaydı—ve o zindanın kapıları ardına kadar açılmıştı.
Altuğ geceye karışırken, kapı ağır bir gürültüyle kapandı.
Ve o an, uzaktan bir telefon sesi yankılandı odanın karanlığında… Aras’ın cebinde titreyerek beliren gizemli numara, tüm dengeleri değiştirecekti.
Kliphangır: Aras’ın göz bebekleri genişledi. Telefonun ekranında dikkatlice okunabilen tek kelime, geçmişin lanetini tekrar hatırlatıyordu: “Kardeş…”