Chapter 2
---
Öfkenin külleri hâlâ ciğerlerindeydi Elif’in. Gözlerini kapatıp derin bir nefes almaya çalıştı; göğsünü sıkan yükü, ciğerlerine hapsolmuş duman gibi yavaş yavaş dağıtırmış gibi. Ama o yangın bir kez tutuşmuştu, söndürecek ne varsa kül etti.
Gölgelerde yol alırken evin uzun koridorlarında yankılanan ayak sesleri gibi kalbi durmaksızın çarparken, Can’ın o ani soğukluğu — gülümsemesinin ardında gizlenen bıçak — zihninde bir karanlık gölge gibi dolaşmaya başlamıştı. O an, kardeş olduğu söylenen insanın düşman olabileceği ihtimali ilk kez sarsarak kök salıyordu.
Elleri titrerken, odasındaki pencereden dışarı baktı. Yıldızlar saklanıyordu gece karanlığında, şehrin sönük ışıkları uzaktan cılız bir uğultu yayıyordu. Şimdi anlıyordu; Kazananın yalnız olduğu bu arenada, her gülümsemenin altında bir hesap, her dostluğun ötesinde bir sapkın plan vardı.
“Can…” diye mırıldandı kendi kendine. Sesten kaçan bir hayalet gibi adını bile fısıltıyla anıyordu. Gözleri ufuktaki sisin içinde aradı onu. O gece, uzaktan gelen o gizemli toplantılar... Şifreli telefon konuşmaları... Yarım kalmış sözcükler... Kardeşinin sırtını döndüğü o anılar dizisi, birdenbire gün yüzüne çıkıverdi beyninde.
Masanın üzerindeki telefon titredi.
Ekranın donuk ışığında, tanımadığı bir numara belirdi. Tereddüt etti. Parmakları, daralmış bir boşluğa tutunur gibi ekrana kaydı. Turuncu ışıkla açıldı arama.
“Sen misin, Elif?” sesi yumuşak, ama içinde keskin bir soru işareti saklıydı.
“Evet, ben. Kim söylüyor?” Nefesinin arasında saklanan öfkeyi vermemeye çalıştı.
“Büyük bir sırdan bahsetmemiz gerek. Can, bugün... onun gizli bir toplantısı var. Yakınlarından biriyle.” Ağır ağır kelimeleri dökülüyordu. “Ve o kişi, senin en değerli dostun.”
Elif’in yüreği dondu. Her itirazı bastıran, içinden fısıltı gibi yükselen o şüphe, şimdi kesinliğe dönüşüyordu.
“Kim?” sesini boğuk çıkardı.
“Sakın söyletme... Bekle biraz daha. Bu, her şeyi bitirebilir ya da sonsuza dek değiştirebilir.”
Telefonun diğer ucunda gizemli bir ses, ona uzaktan bir ayna tutuyordu — can havliyle bakması gereken bir yansımaydı bu.
Elif, kalbinin panik atışlarına engel olmaya çalışırken, gözleri masanın üzerindeki boş dosyaya takıldı. İçinde Can’ın gizli belgeleri, yarı tamamlanmış planları vardı. Her sayfa bir ipucuydu; ama dostunun adı orada yoktu. En azından şimdiye kadar.
Bu şüphe, zehrini sinsi sinsi yayarken Elif’i kendine çekiyordu. Karar vermek zorundaydı — kuşkusunun kesinliğe dönüşmesi mi, yoksa masumiyetin küllerinden bir umut mu arayacak?
Dış kapıdan gelen ayak sesleriyle irkildi.
Adımların ritmi, tanıdık ama riskliydi.
“Kim o?” diye fısıldadı.
Kapı aralandı. Güneşin son kızılları, odanın içine davetsizce doldu.
Ve o anda anladı.
Can Yılmaz, kapıda değildi. Arkasında gizemli, karanlık bir silüet vardı.
Elif, nefesini tutup, sarsılmaz bir sukunetle o silüeti izledi.
Toplantıdan gelen fısıltılar, içten içe kıvılcım çakmaya devam ederken, Elif’in dünyası parçalanmadan önce son bir kez tepetaklak olacaktı.
Çünkü kardeşinin ihaneti, şimdi en büyük dostunun ihaneti ile birleşiyordu.
---
Bir sonraki adım neydi?
Ve kim, gerçek yüzünü sonunda gösterecekti?
Beklenmedik sırrın kapısı yeniden aralanıyordu.
Kapı tekrar kapandı.
Ve ardında yalnızca soğuk bir sessizlik kaldı.
Karanlıkta, yeni bir savaşın kıvılcımları ateşleniyordu.
---
Devam edecek...