Chapter 16
Kapının ardından yükselen o ses... Buse!
Nabzım boğazımda, zaman ağır çekimde ilerliyordu.
Bir an, derin bir sessizlik çöktü. Çelik gibi soğuk bir nefes tutuldum. Elimde kalan kalem düştü yere, tahta zemin üzerinde tıngırdadı, o sesi duyduğumda içimde kıvılcımlar çakan elektrik gibi yansıdı zamana.
Buse.
O andan sonra her şey keskinleşti. Duvardaki saat bile varoluşunu sorgularcasına tıkırtılarını yavaşlattı.
Oda donuk bakışlarla doldu; uğultulu sessizlik, zamansız bir fırtınanın habercisiydi.
Elimi masaya dayadım. Parmak uçlarım, ahşabın buz gibi yüzeyine yapışmıştı adeta. İçi boş bir ağırlık bindi yüreğime, ve gözlerim bir yandan kapıya kilitlenmişken, diğer yanda tüm misafirlerin yüzlerini tek tek süzüyordum.
Kimin gözünde korku saklıydı? Kimin gözünde yalan? Kimin gözündeyse, bu ‘hain’ ilanı tehlikesi altında bile sadakatin kıvılcımı yanıyordu?
O odadaki herkes, sanki bir anlığına benden korkar hale gelmişti.
Ve ben…
Bu çarkın içinde ya kayıp gidiyordum ya da kılıcımı çekip doğruca ardından yürüyecektim.
*
Ardından, kapı hafifçe aralandı. Bir siluet ortaya çıktı, kocaman gözleri korku ve suçlulukla doluydu; Buse’ydi işte.
Adımlarını duyabiliyordum. Topuklarının zeminle buluşan tıkırtısı, kalbimin ritmini bozan tok bir selam gibiydi.
“Sen…”
Dudaklarımı zorla açıp bu tek kelimeyi çıkardım. Sözcük, uçurumun kenarındaki dengem kadar kırılgandı.
Buse gözlerini yere indirdi, çiğnediği dudaklarının kenarlarında keder vardı.
“Ben... Elif... Sana söylemem gereken bir şey var.”
Sesinde titreme vardı. Ama daha da korkutucu olan, içinde bir sarsıntı değil, bir teslimiyet barındırmasıydı.
Şimdi herkesin gözleri bize kilitlendi.
Tekrar suskunluk çöktü. İç çekişler, boğuk nefesler, kalp atışlarının bu sessiz ahengi...
O an anladım ki,
Burada taraflar netleşecekti. Hainler, sadıklar.
Ve bir el yazısıydı bu karanlıkta, kimlerin kalemi kanla yazacağını gösteren.
*
“Ne var söyleyeceğin?” diye bastırdım, sesime hakim olmaya çalışarak.
Buse doğruldu, gözlerimi kaçırmadan konuştu.
“Can... Can, yani kardeşin, seninle ilgili bildiğin şeylerin çoğunu manipüle etti, Elif. Ama... İhaneti daha derin. Sadece sana değil… Aileye de zarar verdi. Çoktan planlarını başlattı. Bazı insanlar, onun oyununu oynuyorlar. Yakında ortaya çıkacaklar.”
Soluk aldım, çenemi sıktım.
Yavaş yavaş etrafıma baktım: Herkes, yüzlerini gizlemeye, suçlu davranışlarını kamufle etmeye çalışıyordu.
Kim bilir, belki de onlar zaten kapkara bir sırrı içinde saklayıp gülüyordu bu sözlere.
“Kim?” diye ısrar ettim, ama kimse cevap vermedi. Derin bir gerilim kıvılcımı odanın orta yerine yayıldı.
Bir yudum su alır gibi oldum ama ağzım kurumuştu.
“Kendi çıkarları için ne yapacaklarını bilenler... Ama şimdi, gerçek ortaya çıkmanın eşiğinde,” dedi Buse, gözlerindeki yaşları frenleyemeden.
Öfkeden titriyordum artık. Onun kim olduğunu, hangi oyunların içinde olduğunu, kardeşim Can’ın hangi karanlık kontaktları devreye soktuğunu çözmeliydim.
*
Ve o anda, en beklemediğim kişi ayağa kalktı: Murat Ağabey.
Sıradaki hamle, en büyük belaya açık kapıyı aralıyordu.
“Buse,” dedi, sesinde sessiz bir şaşkınlık, bıçak gibi keskinleştirilmiş bir mesafe vardı. “Bu sözlerinle kime hizmet ediyorsun? Bizi bölmeye mi çalışıyorsun? Yoksa hâlâ Can’ın yanında mısın?”
Buse gözlerini ona dikti.
“Ben sadece... gerçeği söylüyorum Murat. İlk ihaneti fark eden benim. Ve ikinci ihanet çok yakın.”
“Yeter artık!” diye kükredi ben.
“Oyun bitti!”
Karşımda söylediğim bu kelimeler, odanın sıcaklığını attı, o an her şey karıştı.
İnsanlar birbirine adeta görünmez bıçaklarla saldırmaya başladı.
*
Birisi fısıldadı arkadan:
“Burada hain daha fazla... Dikkatli ol Elif.”
Gözlerimi devirip arkama çevrildim.
Kim olduğunu anlamaya çalışıyordum, ama sadece gölgeler vardı.
Sonra, kâbus gibi oldu.
Seçtiğim insanlardan birinin, en yakın destekçilerimden birinin, arkasımı dönüp sakladığı yüzlerce yalanı çözülüyordu aniden: O kişi, odanın köşesinde, kıyafetinin yakasını düzelterek sinsice gülümsedi bana.
O an, bütün dünya sessizleşti. Boğazımda düğümlenen kelimeler, kalbimde aniden eriyen sıcaklık yerini donuk bir buz zerresine bıraktı.
Bir ihanet daha patlak vermişti.
Ve artık kimse emin değildi.
Sadık diye bildiğim dostlar, birden düşman olabilirdi.
İhanetin içinde her adım bir tuzak, her el bir hançerdi.
Ve ben, Elif Yılmaz,
Bu labirentte tek başıma kalmıştım.
*
Ve tam o kritik an,
*
DİLİNİZİN UZANIYORDU, KAPI İSTİLASI GİBİ...
Kapı yeniden çalındı.
Ve bu kez, tıklamanın ardında, dış dünyadan gelen hiç beklemediğim o ses yankılandı:
“İçeri girmeme izin verin. Herkesin bilmesi gereken gerçekler var.”
O an, nefesimi tuttum, yüreğim göğsümde sıkıştı.
Karanlık mihenk taşı, aniden yerinden oynuyor gibiydi.
Ve ben, hâlâ uyanmamış bir rüyada, dinginliğe kavuşamamış bir kılıç gibi, yavaşça kapıya yöneldim.
Kimin geleceği, hangi sırların böylece açığa çıkacağı belirsizdi.
Ama tek kesin olan,
Odamda artık hazır bekleyen bir fırtına olduğu idi.
Ve bu, benim hikâyemin sadece yeni başlangıcıydı.
---
(Kesildi.)