Chapter 14
Kapı önümde sertçe kapanmış, havada hâlâ kapı tokmağından yayılan soğuk çelik kokusu asılı kalmıştı. İçiçe geçmiş heyecan ve tedirginlik damarlarımı buz kesmişti. Ama daha önemlisi, o an kapının eşiğinde beliren gölgeydi; ne kadar sessizce yerini alsa da, şimdiye dek gördüklerimin en tehlikelisiydi.
Adımlarını duymaz gibi yapıp kalakalmış, nefesimi tutmuştum. Parmaklarım, donmuş buz gibi soğuk masanın yüzeyinde istemsizce gidip geliyordu. O gölge birkaç saniye hareketsiz durdu. Bu an, benim yirmi yıllık hayatımın içinde belki de en kırılgan anıydı.
"Sen de oradaymışsın…" diye fısıldadı, sesi sürtünmeli, yumuşak ama içinde öfke barındıran bir tonda.
İçimden bir ses, "Kendini saklayacağına silahını bul," diye şeytani bir gülümsemeyle fısıldadı. Ama dudaklarımı ısırdım, ne bağırabilirim ne de hareket edebilirim. Bu gölge bir sır değil, bir tehditti; Can’ın bile ulaşamadığı kadar derin bir dürtüyle ani ve ölümcül.
"Kimsin sen?" diye son derece sakin, ama içinde kırılgan bir güçle sordum. Gecenin karanlığı odanın her köşesine yayılıyordu. Kedinin fareyi izler gibi beni süzüyordu. Yüzünü tam göremiyordum ama nefesi burnuma kadar geliyordu; soğuk, keskin, nefret kokusuyla dolu.
Gölge dudaklarından akmayan bir tebessüm yükseldi. "Senin ailenin gerçek düşmanı," dedi. Kulağıma neredeyse dokunan bu söz, şimşek gibi beynimde patladı.
Kalbim, göğsümün içinde bir balyoz gibi çarpmaya başladı; utanç mı, korku mu yoksa öfke mi hepsi birbirine karışmıştı. Ama hemen ardından gelen bilgi, beynimi ateşe verdi.
"O gece…" dedi, "Hasan Bey’in o gece ölümünün arkası var. Can yetmezmiş gibi, o adam aslında bizim… değil, onların adamıydı."
Durdum. Sesim duyulmazdı, nefes alabilmek için mücadele ediyordum. “Kime karşı… Can mı?”
Gölge derin bir nefes aldı. "Dost sandığınız kişi zaten hiç dost olmadı. Can’ın bu anlaşması yoksa, gün doğmaz bu şirketin yarınlarına."
Yalanlamaya çalıştım, candan bir yalanda hemen: "Bu imkansız. Can bizim kardeşimiz, vicdanıyla yönetir bu işi."
Gözlerinin küçük bir kıvılcımı, alaycı bir derinlikle dans etti. "Vicdan mı? Elif… O vicdanını çoktan satmıştı, sattı."
Bir an için düşünüp nefesimi tutarken, kapı arkasındaki sessizlik daha da derinleşti. Gözlerim karşımda duran kişiye döndü, sokağın nemli soğuğu odanın içine kadar sızmış gibiydi.
"Dinle," dedi, "düşman sadece dışarıda değil. İçerideki hainlerle birleşince, şimdiden planları devrede. O adamlar… düşman firma… Can’la el ele vermişler."
Kalbimden gelen ilk çığlık, bunu kabullenmeyecek kadar güçlüydü. Babamın ölümü, şirketin geleceği, Can’ın ihaneti… Bu labirentte yolumu nasıl bulacaktım?
Cevaplar istemiyordum; onları beynime kazımak bile kabuslarla doluydu.
Tam o anda kapı bir kez daha açıldı. Bu sefer birkaç kişi, ellerinde dosyalar, yüzlerinde hırs ve planlar vardı.
Onların arasında karşı firma temsilcilerinden biri, soğuk ve hesapçı bir gülümsemeyle sırıttı. "Hazırız," dedi fısıltıyla ama odadaki tüm sesi boğdu.
Kardeşimin ihaneti, düşmanların sinsiliği ve bizim bu karanlıkta savruluşumuz… Şimdi çok daha karmaşık bir oyunun ilk hamlesi başlamıştı.
Ve ben, Elif Yılmaz, bu oyunda ya tüm taşları yıkacak ya da nihayetinde yenik düşecektim.
Karanlık içinde duyulan uzak bir kahkaha yankılandı. İşte o an, gölgedeki ittifakın gerçek yüzü ortaya çıkıyordu.
(Devam edecek...)