NoveliqaKara Defter: İmparatorluğun Gölgesi / Eski Bir Dost :0%
Log in

Chapter 6

Eski Bir Dost

Leyla’nın sorusu havada asılı kaldı, sıcak bir bıçak gibi göğsüne saplanmıştı.

Nefesi kısılmıştı; soluk, cam kenarındaki bulutlu geceyi izleyen bir kuş gibi sıkışmış. Parmak uçları kağıtların kenarına bastırıyor, kağıtların soğukluğu derisini uyandırıyordu. Çay fincanının içindeki su daha yeni kaynamış gibiydi, yüzeyindeki ince köpük titriyordu.

“Yani, bir transfer doğrudan Vural bankasına mı gitmiş?” demişti yine, kelimelerden kaçan bir şeyleri yakalamaya çalışır gibi.

Çevredeki sesler bir anda uzaklaştı; caddenin aralıklı korna çalmaları, karşı binadan gelen televizyon sesi, ve birkaç masanın peşi sıra gelen hafif gülüşler... Hepsi bir perde ardında kalmıştı, sadece kağıtlardaki rakamlar, hesap numaraları, ve Leyla’nın kalbinin ritmi vardı.

O gün buluşmayı eski bir dost biçiminde ayarlamıştı; Serkan’la yıllar önce birlikte çalıştıkları ofisin hemen altındaki küçük çay bahçesinde. Masa ahşaptı, yüzeyi içindeki sigara izleriyle hafifçe kirlenmiş, ama hâlâ sağlamdı. Leyla o koltuğa otururken, ayağının altındaki parke çıtırdadı; eski bir makinenin ıraksı sesi rüzgârda süzüldü.

Serkan zamanında geldi; ceketi hafifçe yağışlı ama heyecanlı. Gözleri, eskiden olduğu kadar parlak değildi. Ellerinde bir termos çay, yüzünde çabuk saklanmaya çalışılmış yorgunluk izleri vardı.

“Leyla,” dedi, sesi çatallı bir köprü gibiydi. “İyi misin? Ne oldu—”

Gözleri hemen masadaki dosyalara takıldı. Leyla bir dosya çıkardı, sayfaları yaydı. “Bunlar ne Serkan?” dedi, sesi cam gibi soğuktu ama içinde bir tür kırılganlık vardı. “Bunlar senin kodların, senin logların. Bu satırlar senin parmağın izini taşıyor.”

Serkan bir an için dondu, sonra ellerini arkada kavuşturdu. “Bunu buradan gösteriyorsan, ya bilmem neyle işe karıştığını söyleme isteksizliğindir, ya da… ya da beni suçlamaya hazır paniğin.”

Leyla’nin gülüşü aniden kısık, acıydı. “Suçlamak mı? Serkan, ben yokken imajım parçalandı, param menülerden silindi, kariyerim çamurda. Bu defter, bu transferler oradan geçiyor. Bir hesap var—Vural Bankası. Hesabın son adımı oraya çıkıyor. Bunu nasıl açıklayacaksın?”

Serkan başını öne eğdi. Gözlerinin içindeki renk değişti; normalde sivri zekâsı yerini bir şeylere teslim etmişti. “Dinle,” diyebildi sadece. “Seni korumak istedim, Leyla.”

Leyla kaşlarını kaldırdı, ama sesinde kocaman bir yara vardı. “Beni korumak mı? Beni işten attılar, çamur attılar. Senin ‘koruman’ buysa...”

Celâl’in kederi gibi titreyen bir kahkaha attı Serkan. “Ben… ben çalışırken gördüm. Bazı transferler, tabii, hepimiz tahmin ediyorduk—şirket içi bazı şeyler. Ama o gün bir şey farklıydı. Bir trafiği kestim. Sistemi tersine çevirdim, iki yönlü maskeler koydum, bazı IP’leri sanal makineler üzerinden geçirdim. Biliyorum—kripto gibi davranışlar, gizlilik… Ama Vural’a çıkan o son adımı ben görmedim. Görmek istemedim.”

Leyla parmaklarını masaya vurarak durdu; çatal tıngırdadı, masanın ucu sıyrıldı. “O zaman neden bu kadar korkuyorsun şu an? Bana doğruları söyle, yoksa ben kendim öğreneceğim.”

Serkan gözlerini dikti Leyla’ya; avuçlarının içinde ter vardı. “Beni dinle. O gün, o akşam—işten sonra biri aradı. Telefonumda bir numara belirdi, birkaç saniyeliğine ‘bilinmiyor’ yazdı, sonra kapandı. Ertesi gün mesajlar gelmeye başladı. Buna inanma—ben ilk başta, ‘bizimkiler’ dedim. Ama mesajlar kişiselleşti. Kardeşimden, annenin adresinden hangi doktorun faturasını kapattığıma kadar şeyler bildiler. Bana… şeyler söylediler.”

Leyla nefesini tuttu; dudağının kenarında bir damar atliyordu. “Kimin? Kim seni tehdit etti?”

Serkan başını iki yana salladı. “İsimleri söylemediler. Ama numaralardan anladım. Bazıları Vural yönetiminden gelen hatlarla uyuşuyordu. Biri de—biri oldukça direktti. Her şeyi temiz tutarsam anlaşacağımızı söyledi. Eğer karıştırsam, herkes zarar görürdü. Kredi dosyaları, birkaç dava dosyası... İşte o gün ben bir yol kapattım, bazı şeyleri gizledim. Ama o transfer... o satır dosyanın sonuna kadar gitti. Vural adına bitiyordu.”

Leyla gözlerini kaçırdı. İçerisinde bir boşluk açılıyordu; geçmişten gelen anılar bir film gibi çarpıştı: birlikte moldboard başında çalıştıkları uzun geceler, kuru esprileriyle onu güldüren Serkan, ona yardım eden el. Şimdi bu el ipleri tutuyor muydu yoksa el mi kesiyordu?

“Sen beni siper yaptığını mı söylüyorsun?” Leyla’nın sesi bir bıçak. “Bana yardım ettiğini iddia edip aslında beni kullandın mı?”

Serkan’ın çenesindeki kas titredi. “Hayır! Böyle bir şey demiyorum. Sadece—sadece o akşam, eğer ben farklı bir port üzerinden yönlendirmeseydim, bazı paralar doğrudan sana giderdi. Seni bu kadar kötülerler miydi? Belki de… belki de onlar seni bir kere susturduktan sonra, o parayı başka yere çevirirlerdi. Ben… ben engel olmaya çalıştım. Ama bunu yaparken de beni kullandılar. Korktum.”

Leyla gülümsemedi. “Korktun. Harika. Ve bu korku kendi başına, beni bir kurban olarak kurdu. Serkan, eğer sen gerçekten buradaysan, şimdi açıkla: Vural bankasına çıkan o transfer kim için yapılmış olabilir? Birisinin hesabı mıydı, yoksa doğrudan Vural’ın kendisine mi yazılmış?”

Serkan göğsünü kabarttı, gözleri bir an parlattı. Konuşurken elleri küçük nüanslarla anlatıyordu. “Şu kabarcık hesaplar vardı, shell şirketler. Bir zincir. İçindeki parça kontrol edildi; ama zincirin son halkası o bankada bir müşterinin adıyla vardı ama müşteri gerçek bir kişi değildi. Müdürün bir alias’i gibiydi. Hesap numarası Vural’dı. Ama—”

“Ama?” Leyla tekrar bastırdı.

“Ama dosyada seninle bağlantılı bir başka not vardı,” dedi Serkan, sesi düşerek. “Bir referans kodu. Kod senin soyadınla uyumlu olarak yazılmış bir işaret gibiydi. Ben o anda fark ettim ki bu sadece para gidiyor değil; bir mesaj da gönderiliyor. Bir bağlama. Bu, bir şifreydi. Sana dair... bir bağışıklık kaydı gibi duruyordu. Bunu duymak istemezsin, ama kodlarda bir aile ismi, bir miras referansı vardı. Bunu Gizleiyorlardı, Leyla. Sana bir şey söylüyorlar ve aynı anda karşı çıkıyorlardı.”

Leyla’nin elleri titredi; kulaklarında kanın sesi vardı. ‘Miras’ kelimesi savruldu, odanın içine çarpıp sekerek duvarlara yayıldı. Leyla, bu kelimeyi defterin içinde hiç ummadığı bir yerden duymuş gibiydi.

“Ne demek bu?” dedi sessizce. “Ne bağlamı?”

Serkan derin bir nefes aldı, omuzları inip kalktı. “Sanırım imparatorluğun… geçmişiyle bağlantılı bir şey. Bir tür noter, bir tür açıklama. Ama ben bilmiyorum Leyla. Ben sadece transferi izledim. Oraya bir şey gönderdiler, ve bir yerde senin ismine dair bir imza var gibiydi. Senin soy adın, ama bir kodla.”

Leyla’ın gözleri daraldı. Tüm o gecelerin, haksız işten çıkarmanın, televizyonlarda yayınlanan iftiraların, sosyal medyadaki linçlerin nasıl bir örücünün iplerine bağlı olduğunu düşündü. ‘Kara Defter’ elindeydi; o defterin her satırı bunu işaret ediyordu ama bu, kan bağıyla bir şekilde başka bir ağı tetikliyor muydu?

Masadaki çay fincanı titredi; Serkan’ın telefonunun ekranı aniden yandı. Her ikisinin gözleri birden telefona kaydı. Ekranda beliren isim boştu; sadece bir numara. Bir bildirim sesi yok, sadece titreme. Serkan telefonunu cebine kaydırdı, elleri terliydi.

Leyla bir iç çekti. “Göster telefonunu,” dedi kısa.

Serkan başını çevirdi; yüzü kızardı. “Hayır. Bu—bunu yapamam. Eğer biri görürse—”

Leyla parmak uçlarıyla dosyadaki bir sayfayı dürtükledi. “Sen beni koruyacağını söyledin. Eğer şimdi saklanacaksan, seninle bu işi bitiremem.”

İki dakika geçti, sonra beş. Aralarında rüzgârın sesi büyüdü. Serkan ayağa kalktı, iki adım attı, sonra telefonunu masanın üzerine bıraktı. Eline bir şey geliyordu; bu bir teslimiyet miydi yoksa bir hesap mıydı? Telefon ekranında, yeni bir mesaj balonu vardı. Gövdesi küçük bir bildirim. İçindeki yazı bir buton gibi parlıyordu.

Leyla parmaklarını göğsüne bastı; kalbi bir mızrağın ucu gibiydi. Mesajın göndereni, ekranda tek bir kelime oldu—bir isim, ağır ve kararlı: “Mert Vural.”

Ekranda görünen o küçük satır, soğuk bir gerçekliğin kapısını aralıyordu. Mesajın metnini Serkan onu görür görmez siliyordu; bir kaç saniye yetti Leyla’nın gözlerinin içindeki her şeyi dondurmaya.

“Silme!” diye bağırdı Leyla. Adamın parmak uçları titredi, ancak ekran birkaç saniye daha durdu. Mesajın satırının bir kısmı, bulanık ama okunabilir şekilde orada belirdi.

“Bugünkü konuşmayı unut. Gerekirse düğmeye bas, gerekirse temizle. Sana bir şans veriyorum, Serkan. İşi yoluna koy.”

Serkan telefonunu geri çekti, neredeyse kendini kaybedecek gibiydi. Gözlerine ölümcül bir açıklık yerleşti. Tüm yüzü sarardı, elleri kontrolünü yitiriyordu.

Leyla kitabı kapatılmış hissiyle kapattı. Soğuk realite yüzüne çarpıyordu. Mert’in adı, metnin soğuk emri; çok açık bir tehdit biçimi. Ama neden? Neden Mert Serkan’a böyle bir mesaj atmıştı? Ve daha önemlisi, Serkan neden mesajı saklamaya çalışıyordu?

Leyla parmağıyla ekranı dürttü. Mesaj tamamen silinmeden önce, bir kelime daha görünmüştü, artık çok soluktu ama hala okunabilirdi: “Gerekirse.”

Leyla nefesini çekti, gözleri Serkan’a kilitlenmişti. Dudaklarının kenarında bir enerji, bir ateş yanıyordu; yıllardır gömülü bir adalet arzusu, şimdi çok daha kişisel bir şey haline gelmişti.

“Senin telefonunda Mert’in mesajı var,” dedi Leyla, sesi bir bıçak gibi. “Neden Mert sana böyle bir talimat veriyor? Neden senin susmanı istiyor? Neden seni kontrol ediyor?”

Serkan ellerini açtı, sanki ellerindeki kabloları koparmaya çalışıyordu. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama biliyorum ki… bizi izliyorlar. Beni izliyor, ve eğer bir adım atarsam… herkes zarar görecek. Sana içten söylüyorum Leyla, ben yardım etmeye çalıştım. Sana yardım etmem gerekiyordu. Ama şimdi anladım—bunlar sadece kolları. Daha derin bir şey var. Eğer Mert bu kadar yakındaysa—eğer onun ağları bizimkileri sardıysa—”

Leyla nefesini tuttu. Gözlerinin içi birden keskinleşti. Şehir ışıkları masaya yansıdı, yüzünde bir harita çiziyordu. Bir an için her şey netleşti: sadece paranın akmadığı, aynı zamanda hikâyelerin, isimlerin, geçmişin ve mirasın da akıtıldığı bir ağ vardı.

Telefon tekrar titredi. Bu sefer Leyla’nın elindeki dosyadan farklı bir paper dokunuşu gibi oldu; masadaki kağıtların rüzgârı tel gibi gerildi.

Leyla parmağını telefonun üzerine bastırdı; ekranda artık hiçbir şey yoktu. Sadece bir boşluk. Ama içinde o boşluğun bir yükü vardı; ağır, siyah bir yük.

“Bunu kim sildi?” diye sordu Leyla, yutkundu. “Kimin emriyle?”

Serkan omuzlarına eğildi; gözleri doldu. “Ben sildim,” dedi, sesi küçülmüş. “Silmek zorundaydım. Beni aradılar, beni zorladılar. Bunu saklamak zorundaydım çünkü... çünkü eğer birileri bunu görürse, bana ulaşırlar. Ve ben... ben seni korumak istedim.”

Leyla’ın dışındaki dünya bir an için durdu. Düşünceler bir labirentte kıvrıldı; ağların içinde olup olmadığını biliyordu artık. Ada, liman, kule, ve karşısındaki adam—tüm hepsi bir piyon mu, yoksa bir mihenk taşı mıydı?

Leyla telefonun siyah ekranına dokundu, kendi soluk yansımalarını gördü. Geri kalan her şey bulanıktı, ama bir soru, sabit ve keskin olarak kaldı.

Mert’in mesajı neden Serkan’da vardı? Neden doğrudan bir talimat göndermişti? Ve en önemlisi: Bu talimat... Leyla’yı mı hedefliyordu, yoksa Serkan’ı mı kontrol etmek için bir araç mıydı?

Cevap önünde bir kapı gibi açıldı, ama kapının arkasında bir koridor vardı; loş, uzun ve içinde yankılar—her adımda bir tehlike. Leyla parmağını masanın kenarına bastırdı; aklında bir tek düşünce döndü durdu.

“Neden?” diye fısıldadı, sesi hem kendine hem Serkan’a. Her iki taraf için de bir meydan okuma, bir hesaplaşma. Ve gece, cevap bekleyerek daraldı.

Telefon tekrar titredi. Bu kez, kimse onu fark etmedi.

Leyla’nın gözleri, Serkan’ın yüzündeki çizgi çizgi kırılmaları taradı. Bir an için, eski dostun gözleriyle karşı karşıya kaldı; ama o gözlerde artık ya bir dost ya da bir hain okunmuyordu—sadece bir köprü vardı, kırılmaya hazır.

“Söyle,” dedi Leyla. “Benimle misin, yoksa onlar için misin? Neden Mert sana talimat veriyor? Neden seni kullanıyor? Neden?”

Gece bir duman gibi içeri doldu ve telefonun ekranında ışık delindi; mesajın başında duran kelime bir daha belirdi, ama bu sefer daha keskinti. Leyla’nın dudakları hafifçe kurudu.

Cevabın sıcaklığı, kapı aralığından içeri sızan soğuk hava gibi, hâlâ gelmemişti. Ama bir adım atılmalıydı. Leyla kalktı; ayakları masanın tahtasıyla sürtündü. Serkan’a baktı, onun içinde kalan son dürüstlük kıvılcımı mıydı, yoksa bir taklit mi?

Serkan telefonunu cebine soktu, omuzları çöktü ve Leyla’nın gözlerine baktı. İçinde, daha önce görmediği bir kararlılık vardı; aynı zamanda bir mahcubiyet.

“Ben... söyleyeceğim,” dedi. “Ama önce... bir şeye ihtiyacım var. Senin inancına. Bana güven.”

Leyla onun gözlerine baktı; içindeki şüphelerin ağırlığı kalçasını bastırıyordu. Dışarıda bir araba hızlandı, yağmur damlaları cama şıp şıp çarptı. Bir an için her şey sessizleşti.

Tam o anda Serkan’ın cebindeki telefon, küçük bir titreşim daha yaptı. Leyla’nın gözleri bir kez daha telefona takıldı. Ekranda, yeni bir satır belirdi; gönderen yine aynıydı.

Mert Vural.

Mesajın ilk satırı kısa ve emrediciydi; ikinci satırıysa, Serkan’ın yüzüne bakarken yavaşça kaydı ve Leyla’nın kanını donurdu.

“Unutma,” dedi Leyla, sesi iyice incelmiş, “neden?”