Chapter 3
Sayfanın kenarından sızan harfler bir kedinin patisi gibi titredi; “Ertürk, Aslı — 12.06.2013 — Maya Vakfı — 200.000 TL” okunuyordu. Harflerin arasından sızan soğuk, Leyla’nın göğsüne bir bıçak gibi indi. Nefesi aniden küçüldü; evin küçük mutfağındaki ampulün sarı ışığı camın üzerinde bir böcek gibi titredi.
Parmak uçları hâlâ mürekkevin ıslak grubunu hissediyordu. Sayfayı kapattı ama harfler gözünün önünden gitmedi. O günün fotoğrafları bir film şeridi gibi kaydı: flaşlar, mikrofon başları, Mert Vural’ın kısık güldürüşü; o bakış—soğuk, hesaplı—sanki tüm kameraları oraya yöneltmişti. Ekrandaki başlık: “Maya Vakfı’nda skandal — Sorumlular aranıyor.” Leyla’nın adının kırmızı şeritte yanıp sönmesi.
O akşam, o soğuk salonda—Mert’in arka planındaki cam, kentin ışıkları bir yıldız kümesi gibi titreşirken—Leyla’nın elinde yalnızca bir açıklama metni vardı. “Hata” denmişti sonrasında; gazete sütunları onun hatasını büyütüp dağıtmıştı. İşten çıkarılma kararıyla birlikte onun adı, adeta en kirli boya ile yazılmıştı. Ama o geceyi canlı tutan bir başka şey vardı: Aslı’nın kahvesini düşüren elleri, Burak’ın gözlerinin kaçışı, Cem’in cep telefonunun bir an için kapanması. Gözleri yine aynı sırayla açıldı; defterdeki isim, o unutmaya çalıştığı yüzleri getirmişti geri.
Telefonu masanın üzerinden aldı. Ekranda kayıtlı üç isim; Aslı, Burak, Cem. Hepsi aynı gece, aynı gülüşlerin gölgesinde durup sonra sessizce uzaklaşmıştı. Leyla parmağını ekrana gezdirdi; Aslı.
Aradı.
İki zil. Üç. Dört. Dolu. Sesini beklerken karnında bir düğüm daha sıkılaştı. Anılar, çağrı sesiyle birlikte daha yoğun oldu: Aslı’nın o zamanki kıvrak konuşma temposu; kriz anlarında insanları sakinleştiren sesi. Arayanın iadesi kum saati gibiydi.
"Ben Leyla," dedi telefonun ucundan gelen tanıdık, cansız bir sese rağmen.
"Ne istiyorsun?" Sessiz, keskin bir cümle. Leyla sırıtmasını engelledi; gerginliğinin her kelimesine sinmişti.
"Bilmem... meşgulüm. Şu an toplantıdayım." Aslı’nın sesi; iyi giyimli, düzenli, her sözcüğü özenle törpülenmiş.
"Defteri gördüm. İsmin orada." Leyla’nın sesi bir el feneri gibi doğruca Aslı’yı hedefledi.
Aslı birkaç saniye durdu, sonra bir kahkaha gibi gergin bir çizgiyle geçti. "Bir yerlerde bir sürü isim olur. Sen de biliyorsun bunu."
"Sen 200.000 yazılırsan, ‘bir sürü isim’ arasında kimseyi teselli edemezsin."
"Seninle tartışmak istemiyorum." Hattın ucunda bir boşluk, sonra kapanış. Aslı kapattı.
Leyla telefonunu kulağına bastırdı. Nefes alıp vermesi, eski bir kırmızı aynanın önünde titreyen dudaklar gibiydi. Hatırladı; o gün Aslı’nın lafı, toplantı sonrası koridorun köşesindeki sigara dumanı. Aslı’nın elinin arkasıyla suratına çektiği o küçük paniği. Şimdi hangi oyun sahneleniyordu?
Burak’ı aradı.
Bu sefer cevap verdi. Sadece "Leyla?" diye sordu Burak; seste bir eğik çizgi, dikkatli.
"Burak, defterde isimler var. Maya. Senin adın da—"
"Sessiz ol," dedi Burak ani bir fısıltıyla. "Bunu bir yerde konuşma. Beni karıştırma. Sana yardım edemem."
"Sen yardım etmiştin bir zamanlar," dedi Leyla. Kelimeler bıçak gibiydi ama Burak’ın nefesi duyulmuyordu.
"Artık yardım etmiyorum," dedi Burak. Hattı kapadı. Gözüne yansımış bir bakış—Burak’ın ofisinin camında gece lambası yakmış bir adam gibi kendini küçülen bir figür hâline getirmesini gördü.
Cem cevap vermedi. Sesli mesaj bırakıp bekledi; "Ben yaşıyorum, anlat," demek istiyordu; ama dudağı titreyen bir itiraf gibi duruyordu. Saatler ilerledi, cevap yok.
Kahkesal yanındaki gölgeler uzadı. Leyla pantolonunun cebinden anahtarları aldı. Evin dar koridoruna çıktığında, aynanın kırık bir parçası gözlerine ilişti; uzun zamandır orada duruyordu, çerçevenin köşesi dağılmış, camın altında eski bir lipstik leke izi. Kırık ayna. Başlık aklına çakıldı; "Kırık Ayna." Kendi yansımasının etrafa saçılmış parçaları gibi düşünceler zihnini kesip biçiyordu.
Sokak soğuktu. Rüzgar, vapur dumanı ve ıslak kaldırım kokusunu beraberinde getirdi. Leyla eski semte doğru yürüdü; orası onun ve arkadaşlarının on yıl önceki sığınma alanıydı. Eski dostlar, küçük ihanetler, gizli anlaşmalar ve bazen de ilan-ı aşklar vardı. İnsanlar orada, bir şeyleri yok etmiş gibi yaşar, sonra yeniden parçalarını bir araya toplardı. Leyla’nın amacı bir yüzleşme değildi; bir iz toplamaktı. Bir parça; "neden"e bir parça daha eklemek.
Kırık Ayna adlı küçük barın kapısı paslıydı. İçerideki ışık sönmüş, camlar tozlanmıştı. Ancak köşedeki açılış levhasında hâlâ yazılıydı: "Kırık Ayna — Herkesin Yansıması Biraz Bozuk." Leyla itekledi kapıyı. İçerideki hava, yılların birikmiş sigara, esmer kahve ve eski şaraplarla doluydu. Bir bardak camın içindeki kırık aynalar, toprağın parçaları gibi masanın üzerinde savrulmuştu.
"Uzun zaman," dedi bir ses. Arka masalardan birinde oturmuş, alnında çizgiler belirmiş bir adam başını kaldırdı. O, mekanın sahibi Süleyman’dı. Kendi anılarının ağırlığını omuzlarında taşıyan bir adam.
"Uzun," dedi Leyla. Ayakları onu içeri çekmiş, ama bir ters rüzgâr gibi duruyordu. Süleyman onu inceledi; gözlerinin kenarındaki ağrı, eski dostların iki yüzlülüğünü biliyormuş gibiydi.
"Ne arıyorsun burada?" diye sordu Süleyman sakince.
"Bilgi." Leyla çantasını indirdi, dizlerinin üstüne koydu. "Aslı, Burak, Cem. Geçmişten kalan bir kağıt var elimde."
Süleyman kulaklarının arkasına çekti bir tutam saç. "Bu semt sessiz değil biliyorsun. Senin adın piyasada dolaşıyor. Birkaç kişi sordu. Kimi 'hatırlayalım' dedi, kimi 'hiç bulaşmayın' dedi."
"Kim?" Leyla'nın sesi bir çentik attı.
"Genelde kim sormaz ki?" diye gülümsedi Süleyman. "Büyük işler, küçük meraklılar. Ama... senin arkadaşların pek konuşmazlar artık."
"Konuşmazlar mı yoksa konuşmamaları mı söylenmiş?" Leyla sordu.
Süleyman bir yudum çay aldı. Çayın dumanı, Leyla'nın yüzünü hafifçe nemlendirdi. "Bazı insanlar için susmak bir lüks değil, mecburiyet. Para, tehdit, ya da... kendilerini korumak isteyen aile bağları."
Leyla’nın boğazında bir taş düğümlendi. "O gün kim gitti, Süleyman? Aslı orada mıydı?" kelimesi çıkarken sesi kırıldı.
"Orada kimse tam olarak değil," dedi Süleyman. "Ama herkes bir köşeden izledi. Sen dışarıdaydın, hatırlarsın; kameralar, gazeteciler... Bir iki kişi pencereden bile bizim içeriye bakmıştı. O gün herkes kendi aynasını korumaya çalıştı."
"Başka kim geldi sonra?" Leyla daha yüksek sesle sordu. "Mert Vural? Birisi Vural adını taşıyan biri mi içeri girdi?"
Süleyman yüzünü tamamen Leyla’ya döndürdü. "Mert? Hayır. Mert hep daha üstte durur. Ama onun adamları... Evet. O gece birkaç adamın izleri vardı. Şunu unutma, Leyla: kimin hangi aynaya baktığını anlamak için, aynanın arka yüzüne bakmak lazım."
Leyla cümleye takıldı. Arka yüzler, lekeler; hepsi birer ipucu gibi dizilmişti. Cebinden defteri çıkardı; asılı duran birinden bir fotokopi kağıdı koparmış gibi titriyordu. Süleyman kaşlarını çattı.
"Buna sahip olmamalısın," dedi. "Tehlikeli şeyler. İnsanların aradıkları gizli kutuların içini karıştırırsan..." Sözünü tamamlamadan sustu.
Leyla mutfak kapısına doğru baktı. "Ben kime güvenebilirim, Süleyman? Kime söyleyebilirim ki bunu?"
Süleyman gözlerini masanın üzerindeki bir kırık ayna parçasına dikti. "Kendine güvenebilirsin. Ama unutma, bileğini ısıran bir köpek seni takip eder. Dostun belki seninleydi ama daha sonra sizin aranıza mesafe koyan bir hayat yutmuş olabilir."
Çıkmadan önce Leyla bir an dönüp barın camına baktı. Dışarıdaki sokağı döndüren ışık, camın üzerinde flulaşmış bir katman yapmıştı. O fluda bir hareket gördü; üstü başı tanıdık bir figür. İlk bakışta sokaktan geçen bir yabancıydı, sonra Leyla’nın beyninde bir uyarı yandı—omuzun hizasında takılı bir şal. Aslı’nın sevdiği ince mavi şal.
Leyla başını çevirip dışarı baktı. Sokak bomboştu. Şal yoktu. Rüzgar şehrin tenini yalayıp geçmişti. Kalbi bir şeyin karnında atar gibi hızlandı. Kendi gölgesinin doğrultusunu ölçtü; gölgeler birbirleriyle birleşip kayboluyordu.
Telefona gelen mesaj sesiyle irkildi. Ekranda tanımadığı bir numara ve bir fotoğraf: Fotoğraf, Kırık Ayna'nın önünde çekilmişti; Leyla’yı kapıdan içeri girerken gösteriyordu. Zaman damgası yaniktı; birkaç dakika öncesine işaret ediyordu. Altında sadece bir kelime: "Gözümdeyiz."
Gözleri bir anlığına karardı. Fotoğrafın çekildiği açı, sokağın köşesindeki bir otomobilin içinden alınmış gibiydi. Parmakları istemsizce titreyerek mesajı sildi; ama zihin silmiyor, kazıyordu tekrar tekrar aynı görüntüyü. Kızarmış çürük bir elma gibi, gerçek orada duruyordu.
Evine dönerken adımlarını hızlandırdı. Sokağın ışıkları, asfaltın üzerinde uzun gölgeler çiziyordu. Arada bir vitrinin camında kendi yüzünü gördü—yorgun, ama dengeli. Otomobilin arka camından gelişigüzel bir siluet geçti; bir an için Leyla o siluetin omzunda tanıdık bir kabartı gördü. Tuhaf bir şekilde, Burak’ın omuz çizgisi oraya benzedi. Midesi düz bir hat çizdi; adımları tekrar yavaşladı.
Anahtarını kilidin içine sokarken arkasından bir hışırtı duydu. Aynı ses mi yoksa bir rüzgar mı? Başını çevirince hiçbir şey görünmedi. Ardı ardına birkaç bina uzakta, bir kahverengi palto gölgesi ışığın altında titredi. Gözleri otomatik olarak tanımaya çalıştı; paltonun yakasındaki küçük bir düğme vardı—Burak’ın düğmesinin benzeri. Leyla’nın kalbi kabarmış bir dalga gibi göğsüne vurdu.
Kapıyı kapattı, zinciri çekmedi. Zincirin o mecazi ve gerçek bariyerini çekmek istemiyordu; çünkü bir arkadaşsa, zinciri çekerken bir kapı daha kendine kapanabilirdi. Yatağına oturdu; telefonunu kucağına aldı. Saat ekrana yansıdı: gece yarısına beş kala. Pencereden sokağa baktı. Altın bir sokak lambasının altında bir gölge yavaşça kaydı; sonra bir araba motoru kükredi, uzaklaştı.
Salonda eski bir fotoğraf albümü vardı. Leyla albümü açtı; sayfalar arasında genç bir Aslı, Burak ve Cem gülümsüyordu. Fotoğrafın arkasına yazılmış bir tarih: "Maya gecesi." İğne gibi bir acı yayıldı. Hangi dostlukların hangi çıkarların gölgesinde eridiğini anımsadı. Onların yüzleri eskimiş siyah-beyaz film gibi her an farklılaşabilirdi.
Telefonda yeni bir mesaj daha geldi. Bu sefer numara tanıdıktı ama adı yoktu—rehbere kaydedilmemiştı. Mesajda sadece bir fotoğraf daha: Kapıdan içeri girerken çekilmiş bir yakından. Fotoğrafın köşesinde, bulanık ama ayırt edilebilir bir detay vardı; mavi ince bir şal. Aslı’nın şalı.
Ellerini ovuşturdu. İçinde bir yerde, hâlâ çocukken arkadaşlarına verdiği o saf güvenin bir parçası vardı; onu silkelemek istiyordu. Ama şehir uzun zamandır aynı zamanda bir huniydi; herkes bir şeyleri süzüyordu. Fotoğrafı tekrar inceledi; köşede flaşın verdiği gölgeden bir yüzün kenarı seçiliyordu. O yüz tanıdıktı. Birinin kalkıp gitmesini bekliyordu; onun adı ise üç kişiden biriydi.
Pencereden dışarı baktı. Sokağa bakarken bir an için ışığın oyununda birini fark etti. Siluet aynadaki yansısını eskitiyordu. Leyla’nın parmakları dondu. Bir çocuk sesi içeri dolup taştı; dışarıda bir araba kapısının kapanma sesi. Gözlerini kısmış, bir isim hafızasında dans ediyordu. Aslı mı? Burak mı? Cem mi?
Telefon titredi. Ekranda Aslı yazıyordu. Mesaj kutusunda sadece üç kelime: "Buluşma olmaz. Git."
Leyla parmağını ekrana bastı ama geri çekti. Gelip gitmeler, yüzleşmeler için mi çağırıyorlardı yoksa izlemeye mi? Hayatının kırık aynasını toplarken, bir parça daha eksildi. Pencereden aşağı baktı; kaldırımda bir şekil belirdi, sonra bir araba geçip karanlığa karıştı. Silüet, tanıdık bir omuz hattı çizmişti. Tanıdık bir yürüyüş.
İçinde bir fısıltı yükseldi: O eski dostlardan biri gizlice Leyla’yı takip ediyor mu?
Penceredeki ışığın ince gölgesi, sanki bir cevap saklıyor gibiydi; ama şehir de bir sırdı ve sırların ardında bir ayna kırığı gibi parlayan yüzler vardı. Leyla telefonunu kapattı, ampulü söndürmedi. Karanlık, odanın kenarlarını alttan alta örttü; sadece pencereden sızan sokak lambasının sarısı, camdaki yansımada bir figürün durduğunu gösteriyordu. O figürün duruşu, o üçünden birinin duruşuydu—ama hangi?
Leyla ayağa kalkıp cama yaklaştı. Nefesinin buharı camda küçük bir leke bıraktı; parmağıyla buğuya bir soru yazdı: Kimi izlediğimizi kimse söylemiyor muydu?
Bir otomobil uzaklaştı. Gölge kayboldu. Sonra bir mesaj daha geldi. Ekranın üstünde sadece bir harf: "G."
Leyla’nın kalbi, düğümlenen bir iplik gibi koptu. Pencerede kalan o tek harf, kentin gecesinden fırlayan bir kurşun gibiydi. Kimdi G? Hangi isim o üç kişiden birinin yerine geçiyordu? Ve o isim, Leyla’nın geçmişindeki bir aynayı kırmak için mi geliyordu—yoksa onu koruyan bir sır perdesini kapatmak için mi?
Kapı kilidini çekmedi. Dışarıda birinin adımlarının ritmi vardı; yavaş. Leyla arkasını döndü. O eski dostlardan biri, şimdi onun gölgesinin içinde mi yürüyordu?