NoveliqaKara Defter: İmparatorluğun Gölgesi / Kayıp Çocuk :0%
Log in

Chapter 17

Kayıp Çocuk

Ekrandaki videonun son karesi donduğunda Leyla’nın ciğerleri bir an boşaltılmış gibi oldu.

Baran’ın dudaklarının titrediğini gördü; iki kelime boğuk, yarım çıkmıştı. Kulaklarında hâlâ yankılanıyordu — sanki camın arkasından değil, kemiklerinin içinden geliyordu.

Baran’dan uzağa bakarken, odanın havası aniden soğudu. Uzak bir trafonun uğultusu camda titreyen bir gölge gibi çarptı.

"Tekrar," dedi Leyla. Sesi kısılmış, emir vermekten ziyade kendini sabitlemeye çalışıyordu.

Baran elini masaya vurmadı ama topuğuyla dönen koltuğun metalini hissetti Leyla. Parmağı ile videonun oynat düğmesine bastı. Ses yükseldi; konuşmalar, kahkahalar, birinin tabağını çekiştiren çatalın metal sesi. Arkadaki müzik sanki kuytuda bir çukur açtı.

Videoda bir isim söylendi. Leyla’nın gözleri büyüdü; dudakları kımıldadı ama ses çıkmadı. Ekranın köşesindeki tarih solmuş, dakikalar önemsizdi — ama o iki hece her şeyi yerinden oynatacak kadar ağırdı.

"Ne dedi?" Baran sordu, nefesini sıkıştırıp.

Leyla ekrandan gözüne vuran küçük bir deftere baktı; kaydırılmış, karalanmış sayfalar. Son kurşun kalem çizgileri silinmiş, üzerlerinde başka el izleri vardı — bir zamanların aceleciliğini taşıyordu.

"Tekrar." diye mırıldandı Leyla, ve bu kez kendi sesi bile yabancı geldi.

Baran videoyu başa sardı, kulaklıklarına dikkatle yerleştirdi. Kulaklığın teli Leyla’nın bileğine sürtündü; küçük bir elektrik çarpması gibi geçti. İkisi de sessizdi; dışarıdaki yağmur pencereye vuruyor, damlalar çizgiler halinde iniyordu.

Ses yeniden açıldı. Mikrofondaki boğuk tonda tekrarlandı o isim; bu kez Leyla dudaklarını araladı.

"—Vural Gala," diye çıktı ağzından, hemen ardından içinden geçen bir zaman kırıldı.

Baran gözlerini kapadı ve başını iki elinin arasına aldı. Göz pınarları titriyordu; maskesiz bir insanın sahte bir gülümsemeyle sakladığı kırılmayı taşıyordu.

Leyla masanın çekmecesini çekti; parmak uçlarında eski bir alışkanlıkla, çocukluğunun, hatıralarının saklandığı kutuları yüzüne paralel arıyormuş gibi hissetti.

Küçük bir deri kutu parmaklarının arasından kaydı. Kutunun içi mektuplarla doluydu; bazıları yıllardır açılmamış, kenarları sararmış, birinin içine bastırılmış çiçek yaprağı hâlâ kokusunu tutuyordu — eski bir baharın küskünlüğü gibi.

Leyla bir notu ters çevirdi; el yazısı tanıdık ama farklıydı. Kalem basıncı değişiyordu, bazı kelimeler kasıtlı olarak koyultulmuş, bazı harfler keskin kırıklarla bitiyordu. O el yazısı, birinin gizli not defterlerindeki telaşlı imzası gibiydi.

"Bu... senin mi?" Baran'ın sesi daha az sağlamdı.

Leyla birden ellerinin titrediğini fark etti. Parmak uçları mürekkep lekelerinden yaptığım; geçmişin birikintileriyle çizilmişti. Hafifçe gülümsemeye çalıştı, başarısız oldu.

"Değil," dedi. "Ama... yakın."

Kutunun en dibinde bir zarf vardı; yapışkanı kurumuş, kenarlarından içeriye toz dolmuştu. Zarfın üzerinde eski bir etiket; çocukların oyun tahtasına yapıştırılırcasına aceleyle yazılmış iki kelime: 'Kayıp Çocuk'.

Bir an dünya durdu. O etiketin üzerindeki harfler, Leyla'nın geçmişindeki o boşluğu adlandırıyordu; adını anmanın bile yıpratıcı gücü vardı.

"Bu kutu nasıl sende?" Baran sordu, gözlerini Leyla'dan ayırmadan.

Leyla ağzını açtı; geçmişin sessizliği bir kuduz köpek gibi havladı. "Annemin evi," dedi. "Küçük bir oda vardı. Ben gittiğimde orada bırakılmış. Hatırlıyorum artık — bir komşu taşınırken getirmiş. Açılıp kapatılmamış. İçindekiler... belki biri bir şey bırakmıştı."

Baran bir adım öne eğildi, parmağıyla zarfın kenarını yırttı; amacının naziklik değil de hesaplı bir dikkat olduğunu söylediğinin ipuçlarını verdi.

Zarftan çıkardığı ilk şey, beyaz bir kâğıt ve kesik bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafın yüzü kirliydi; içindeki bir el fotoğrafın kenarını siper etmişti. Fotoğrafta küçük bir çocuk vardı; saçları dağınık, gözleri güneşe kısıldığında oluşan o yaşama coşkusuyla dolu. Çocuğun elinde oyuncak bir araba vardı, arkada bir balonun ipi görünüyordu.

Leyla fotoğrafa bakarken karnının altı boşaldı. Bu çocuk bir başka zamanın oyunuymuş gibi gülüyordu; ama Leyla o gülüşte bir anlık tanı vardı — tanıdık bir çene, bir alın çizgisi. Bir parça geçmiş, geriye döndürülmeye hazır bir saat gibi tıkırdıyordu.

"Kim bu?" Baran fısıldadı.

Leyla gözleriyle fotoğrafın köşesini aradı; arkada bir not, bir tarih... Ve bir şehir adı: "Vural." Kısa, kurşunsal bir damga gibi.

"Bu..." Leyla kelimeleri topladı. Dilinin ucunda bir kelime vardı ama çıkamıyordu. Gözleri bir daha baktı; fotoğrafın sol alt köşesinde küçük bir yazı: '23 Mayıs — son görüldü: Vural Gala'.

Sesinden çıkınca kelimeler bir bıçak gibi soğudu. Baran’ın alnındaki damar belirginleşti; o da okudu ve yüzü kaskatı kesildi.

"Son görüldü..." Baran tekrarladı. "Bu, ne demek?"

Leyla birden kâğıdı yüzüne yaklaştırdı; mürekkep biraz daha solgun görünüyordu, sanki yazanın el rengi titremişti o gece. Harfler birbirine karışmış, bazıları üst üste yazılmıştı. Bir iki kelime çocuğun veya bir büyük tarafından çizilmiş, hatta belki de bir kuryenin elinden geçmişti.

"İz bırakmış," dedi Leyla. "Ama kim bırakmış? Neden burada?"

Oda bir anda daha darlaştı; hava ağırlaştı. Camdaki yağmur damlaları daha büyük düştü; dışarıdaki sokak lambasından yansıyan sarı ışık cümlelerin etrafında bayrak gibi dalgalandı.

"Bu fotoğrafın..." Baran durdu; sanki aklı bir yere saplanmıştı. "Bu çocuğun adı yok mu?"

Leyla, fotoğrafın arkasındaki yazıya baktı; küçük, çocuk eliyle yazılmış bir isim vardı ama üstü çizilmişti. Çizginin üstünden geçirilmiş bir saklama içgüdüsü gibiydi. Bir başka kalemle müdahale edilmiş, okunması neredeyse imkânsız.

"Ad yok," dedi Leyla. "Ya da biri onu silmiş."

O ana kadar Leyla'nın içinde bir el kadar soğuk olan korku, şimdi gövdesinde yayıldı. Yutkunurken boğazında bir toprak tadı hissetti. Baran'ın bakışları onu didikledi; kuşkuyla karışık bir şefkat.

"Senin... aile ağacında bir boşluk var mıydı?" Baran sordu, ama sormak zorunda kaldığını gizlemeye çalışıyordu.

Leyla gözlerini kapadı. Annelerinin toprağından, boşanmış bir evin kırılmış pencerelerinden, dükkânın arka odasından geçen bir çocuk sesi hafızasını kemirmişti. O boşluk, sadece fiziksel bir kayıp değildi; isimlerin, tarihlerlerin, birinin kaymağından alınmış bir parça gibiydi.

"Evet," dedi en sonunda. "Bir zamanlar... vardı. Bir süre sonra isimler silinmeye başladı. Resimler dağıtıldı. Evdeki oyuncaklar eksildi. Anlatılanlar birbirini tutmaz oldu."

Baran bir an sustu, sonra masanın üzerindeki kara defterin kopyasına baktı. O defter uzun zamandır ikisinin hayatını saran güç kaynağıydı; sayfaları adlar, para, tarih ve eylem notlarıyla doluydu. Leyla daha önce defterin finansal sütunlarıyla uğraşmıştı ama bu, daha kişiselti. İçine karıştıkça bir şeyler titremeye başlayacaktı.

"Defterde bir şeyler ara," dedi Leyla. "Herhangi bir tarih, isim... Gala'nı gösteren kayıtlar."

Baran başını salladı ve çantasından dizüstü bilgisayarını çıkardı; parmakları ekrana değdiğinde bir elektrik geçti. Şifreyi yazdığında ekranın altında birkaç metin dosyası görünür oldu. Bir tanesinin adı "Özel - Kayıp" yazıyordu; içeriğine tıkladı.

Ekrana dökülen harfler bir anlamda olduklarından daha sertti. Her satır bir endişe, bir saklanma, bir sorgulanmayı gösteriyordu. Banka transferleri arasına gizlenmiş e-posta başlıkları, 'misafir listesi' diye etiketlenmiş isim dökümleri, tarihlerin yanında mürekkep lekeleri.

Baran bir dosyaya tıkladı; bir PDF açıldı. İçinde gala fotoğrafları vardı — bir gece, şık elbiseler, cam kadehler, simli şapka uçları. İnsanlar gülüyor, sarılıyor, mikrofonların ağızlarına doğru konuşuyordu. Ve bir köşede, aynen fotoğraftaki çocuk gibi saçları dağınık, bir balonun ipini sıkıca tutan küçük bir el görünüyordu.

Leyla neredeyse fısıldadı: "O... o ne yapıyor burada?"

Baran fotoğrafı büyüttü; yüzü netleşti. O küçük çocuğun çenesi, gözlerinin kapanışı, hatta sağ yanağındaki leke — Leyla'nın kanı dondu. Çünkü çocuğun elinde tuttuğu oyuncak araba Leyla'nın evinde kaybolan araba gibiydi; o oyuncak Leyla'nın hafızasında bir gölge gibi duruyordu.

"Bu yanlış olmalı," dedi Baran, sanki sözcükleri kendine inandırmaya çalışıyordu.

Leyla parmağını ekrana bastı. Bir isim listesi vardı fotoğrafın arkasında, basit bir not: 'Gala misafirleri - 23 Mayıs'. Yan yana dizilmiş isimlerin arasında, bazıları farklı bir renkle çizilmişti; bazıları ise kenara not edilmişti: 'takip', 'gözetim', 'giriş: VIP'.

"Burada bir memur var," dedi Leyla. "Burada bir yazı var..." Dudaklarının arasından çıkan kelimeler hırçın bir nefes gibiydi.

Baran belgeyi aşağı kaydırdı; o notların arasına gizlenmiş bir el yazısı çıkıverdi. Mürekkep acemiydi ama kararlı, noktalarda bir telaş, virgüllerde bir panik hissediliyordu. Satırlar arasında biri 'son görüldüğü yer: Vural Gala' yazmıştı.

Leyla'nın parmakları kâğıda bastığında bir an odanın sınırları yok oldu. Kendi geçmişi, Vural soyadının gölgesiyle birleşmiş, bir düğüm haline gelmişti.

"Annem bunu neden saklamış olabilir?" Leyla sordu, ama cevap sandalyenin arkasına oturup dışarıya kaçtı.

Baran gözlerini kısarak notu tekrar okudu. "Bu bir işaret," dedi, ama sesi kesin değildi. "Bir uyarı ya da itiraf. Ya da bir yerde kaybolmuş bir parça."

Leyla derin bir nefes aldı. Göğsünde bir çakmak ateşi yanmaya başladı; öfke ile karışık hüznün kıtırdısı. Kolları kasıldı; elleriyle fotoğrafın kenarını sıktı.

"Vural Gala," dedi. Kelimeyi yere vuruyor gibi konuştu. "Orada kim var?"

O anda telefonunun ekranı yanıp söndü; ekranda bilinmeyen bir numara, kısa bir mesaj uyarısı. Leyla mesajı açmaya hazırlanırken, bilgisayar ekranında notun bir köşesinde küçük, neredeyse fark edilmeyen bir imza belirdi — sadece iki harf: M.V.

Leyla'nın nefesi sıkıştı. M.V.

"Mert Vural," dedi Baran, ve sesini kaybetti. Odada bir cam kırılma sesi, dışarıdaki saatin dakikalarının birer birer düşmesini izledi Leyla.

Zarfın kenarında, fotoğrafın arkasında, küçük bir not daha vardı. Leyla parmaklarıyla hafifçe açtı; mürekkep daha taze gibiydi, yazan el yorgun ama kararlıydı. Harfler biraz daha büyük, sanki okuyana bağırıyordu.

Son satırın ilk kelimelerini okurken Leyla'nın tüm vücudu buzla kaplandı. Dudaklarından tek bir kelime döküldü:

"son görüldüğü yer: Vural Gala"