NoveliqaKara Defter: İmparatorluğun Gölgesi / Gölgedeki Kamera :0%
Log in

Chapter 15

Gölgedeki Kamera

Kalem parmaklarının ucunda dengelendi. Ofisin ışıkları gece lambasının sarısına yenik düşmüş, camın öte tarafında şehir bir mırıldanma hâlindeydi; uzaktan gelen siren, trafik, bir müzenin metalik klimasının ritmi. Leyla nefesini tuttu ve o kısa, soğuk cevabı verdi kendine: "Her şeyi."

Ayağa kalktığında dizlerinin altında bir titreme hissetti. Derin bir nefes çekti; akciğerlerine dolan hava camı buğuladı, içindeki kararın izini bıraktı. Geri dönüş yoktu. Kalp atışları, kulak memegrisinin tetiklediği bir alarm gibi kulak zarını zorluyordu.

Ofisin kapısını kapatırken arkaya baktı; onun için yıllarca inşa edilmiş o cam kubbe şimdi bir labirenti saklıyordu. İçi boş masa, üstünde son kez bıraktığı pasif ahşap çerçeveli fotoğraf; hepsi geçmişin sahte, cilalanmış yüzüydü. Etrafındaki sessizlik bir şey fısıldıyordu: izleniyorsun.

Asansörün kapısı kapanırken cebinden küçük, soluk bir kart çıkardı. Eski kimlik kartıydı; lazerle kazınmış Vural İmparatorluğu logosu artık soluktu ama manyetik şeridi hâlâ çalışıyordu. Bir zamanlar bu kartla toplantılara girip çıkmıştı; şimdi ise onu bir silah gibi taşıyordu.

Alt kata inerken asansör aynasında kendini gördü: gözleri kırmızı, saçları dağıtık, dudaklarında donuk bir çizgi. Kendini tanıyamadı ve o tanıma ürkütücü bir rahatlama getirdi. Öfke ve zarar verme arzusunun ince bir zarında, sahte tebessümlere değil, gerçek bir yüzleşmeye doğru ilerliyordu.

Bakışlarını düzeltti. Planını birkaç gece boyunca kafasında kurmuş, eksi detayları Ece'ye danışmıştı. Ece —ve onun soğuk, imkansız gibi görünen yetenekleri— olmasa yapamazdı. Ece, sanal dünyada açtığı deliklerle gerçeğin karanlık köşelerini aydınlatan bir kabadaydı. Telefonunu aradı; ekran karanlık, tek bir titreme. Ece açtı.

"Senin sesi nereden geliyor, Leyla?" Ece'nin sesi kulaklıkta bir iğne gibiydi: keskin, hafif bir alay. "Cadde üzerinde mi, yoksa binanın altında mı?"

"Binanın altında. Güvenlik devri kırılmış. Eski kart işe yarıyor." Leyla sessizdi; sesi kendi kulağına bile uzak geliyordu.

"Etrafta devriye yoksa, iki dakika içinde yeraltı sunucularına inebiliriz. Ama kamera kayıtları ayrı yerde tutuluyor. Yönetim katının arşivi var —ofislerin hepsi oraya yansıyor. Sana bir yol açacağım. Ama dinle: içeride vakit geçirdikçe kayıp işaretleri artar." Ece cılız bir gülümseme kattı. "Yani işin içindeki insanlara çarpma riski var."

Leyla güldü, ağzından çıkan küçük pembe bir hırıltı: "Ben çarpılacak olanım, Ece. Benim yakılmamdan daha kötü ne olabilir?"

"Benim için 'senden daha fazla risk almayacağım' kelimesi bir günlüğe yazılmalı," dedi Ece. "Tamam. 45 saniye. Seni yönlendiriyorum."

Asansör durdu. Kapı açıldığında beton, makinelerin hırıltısı ve kimyasal bir temizlik kokusu sardı. Güvenlik kapısına yaklaştı; gözleri reflektörlü kameraya takıldı. Kameraya bakıp basitçe salladı; bir refleks, insanın fark edilme korkusuna gösterdiği jest. Kameranın altında ıslak bir iz gördü; birinin eldiveni bırakıp gittiği yerin ıslak parmak izi gibiydi. Zayıf bir umut. Bir ipucu.

Ece rehberliğinde, harita beyninde şekillendi. Leyla, eski PR ofisinin arka koridoruna yöneldi; orada, uzun zamandır kullanılmayan bir arşiv odası vardı —resmiyette "dökümantasyon", gerçekte ise yöneticilerin suçu sakladığı bir gömme dolabı. Eski bir hava tahliye kapısı, gece vardiyası saatlerinde nadiren kilitlenirdi. Leyla kapıyı zorladı; metal sürtünürken kalbi yanlış bir ritim tutturdu.

İçeri girdiğinde tozun kokusu, papatya çayı demliğinin üzerinde duran paslı bir çaydanlık kadar tanıdıktı. Ortada uzun bir masa, duvarda sıra sıra etiketli kutular ve bir banko vardı. Burası iskelet odasıydı; yalın, soğuk ve hiç kimse için güvenli bir yer değildi.

Ece kulaklığından komut vermeye devam etti. "Hemen sağda. Modül 7. Kamera arşivleri orada takılı. İzin ver biraz deşeyim."

Leyla uzun zamandır hissetmediği bir tür çocuk heyecanıyla masanın kenarını sıktı. Parmakları titredi, ama titreme bir amaç için, bir çelik telin gerilmesiydi. Ece'nin gözü bilgisayarında, onun gözüse ra sız hiss olurdu.

Bir rafın arkasında küçük, siyah bir cihaz buldu; tozun altında bir lenf gibi saklanmış görünüyordu. Üzerinde kurşuni bir etiket: "Gölge 01". Ece aniden nefesini kesti; o küçük kelime kulaklığından çalındı: "Tamam. Gölge. Harika."

Leyla cihazı masaya bıraktı ve bilgisayarın çantasından taşıdığı küçük USB diski çıkardı. Ece'yi bekledi. Klavyenin tıkırtısı kulaklarında davul gibi atıyordu. Ece sessizce çalıştı; komutlar, şifre çözümler, birkaç hatırlatıcı kelime. Leyla da beklerken birbiri ardına hatıralar geldi: ofiste geçtiği kahve molaları, basın toplantılarında söylediği kemikleşmiş laflar. Hepsi şimdi gerçeklerle yarışıyordu.

Ece aniden konuştu: "Görüntüleri buldum, ama önemli olan ses kayıtları. Arşivler görüntüleri iki farklı kanala ayırıyor: iç kamera ve dış kamera. Gölge, iç kameraların içinde saklanan ek bir katman. Ses dosyaları bağlı."

Leyla dudaklarını ısırdı. "Kim bir ofis içi telefon görüşmesini gizler ki?"

"Kimse, ama Vural İmparatorluğu farklı işler yapar." Ece'nin sesi soğuk bir tebessüm taşıyordu. "Bir saniye—kaydı başlatıyorum."

Monitörün bir köşesinde bir zaman çizelgesi belirdi. Tarih, izin vermezcesine üç hafta öncesine işaret ediyordu. Görüntü gri, çözünürlüğü hafif bulanıktı; bir pencereden sızan gece ışığı, içeriyi teatral bir hale sokuyordu. Odamızdaki sessizlik bir ampulün kararmasına benzedi.

Ses açıldı.

"—anladın mı? Bu işi bitirince kimse seni sorgulamasın."

Ses soğuktu, profesyonel, talimat verir gibi. Leyla bir anlığına yüzünü bile tanıyamadı. Ece ise hemen mırıldandı: "Mert’in adamlarından biri. Bu ton—gideceğimiz yerleri biliyorum."

Görüntüde, masanın arkasında bir adam vardı; gölgesi uzun, izole. Telefona eğilmişti, bir yandan da bir dosyayla uğraşıyordu. Sesi, ekran hoparlöründen çıktığında Leyla'nın kulakları yanmaya başladı: eski bir yara ile temasa geçmiş gibiydi.

"Onu kim tanıyor, Mert? Adını kim duyarsa..." adamın sesi kısılmıştı, bir tehdit değil, tedirgin bir teslimiyet vardı.

"Seninle konuşuyorum. Zaten listede var," öfkeyle homurdanan ikinci bir ses duyuldu. Bu ikinci ses, tanıdık bir kontrol, bir isyanı bastırma alışkanlığı taşıyordu. Leyla kalbinin bir çarpıntı daha attığını hissetti.

Kaydın zaman damgası ilerledi. Telefonun karşısındaki kişinin nefesi, küçük aralıklarla mikrofonda yankılandı. Derin, nüfuz sahibi bir nefes alışı; sonra şu sözler: "Kayıt altına alındı. Gerekirse—"

Gerekirse. O iki hece havai bir bomba gibiydi. Leyla nefesini tutarken parmakları bir damla ter üretti. Ece'nin klavyede hızla yazma sesleri, kadim bir ritüelin davul seslerine benziyordu.

Ekranda bir görüntü daha belirdi; bu sefer ofisin köşesinde, küçük bir saksı bitkisinin içinde gizlenmiş bir lens. Gölgedeki kamera, tam da adını hak edercesine. Sanki gün ortasında bir güvercin gibi, sessizce her şeyi izliyordu.

Ece fısıldadı: "Bunlar yönetim katının gizli kayıtları. Gözün gördüğüyle kulağın duyması ayrı şey. Şimdi, telefonu açtıkları anda bir isim geçti mi?"

Leyla yutkundu. "Dinle."

Kayıt titreşti; arka planda bir klavye sesi, uzak bir adım. Telefonun diğer ucundaki adamın sesinde, ağır bir tebessüm arası vardı. "Bunu hallederiz. Leyla... Leyla Arman..."

Sözün sonu geldiğinde Leyla'nın içindeki bir şey durdu.

Ece'nin nefesi kesildi. "Bekle—tekrar et."

Leyla ellerini yumrukladı. Ayaklarının altında soğuk bir taş gibi bir gerçek kayıyordu. "O dedi. İsim söyledi."

"Tamam, durduruyorum. Tekrar oynatıyorum."

Oylama düğmesine bastı. Ses tekrar aktı, daha net, daha acımasız. Telefonun karşısındaki adamın dudaklarından çıkan kelime, odada buz gibi bir çizgi bıraktı.

"—Leyla Arman'ı halledin. Gerekirse herkesin gözü üstünde..."

O an ofiste bir kapı sürüklendi; uzaklardan gelen temizlikçinin gece turu sandılar. Leyla kalbi göğsünden fırlayacak gibi oldu. Ece'nin sesi kibar bir telgraf gibi çaldı: "Bu kayıt kimseye iyi gelmez. Bu kaydı saklamak, dağıtmak, ortaya koymak... bu sadece suç değil, bir ilan."

Leyla dizlerinin içine düşen bir ağırlık hissetti. "Kayıt kime zarar veriyor?" diye sordu, sesi kısık, hemen kendine zarar veren bir soruydu.

Ece kısa bir sessizlikte düşündü: "Taraflara göre. İlk elbette Mert. Çünkü bu, doğrudan emir verenin parmağıyla işlenmiş bir suçun kanıtı. Ardından Vural İmparatorluğu'nun iletişim ağı, PR ekibi—ve özellikle ifşa edici olarak sana. Ama en tehlikeli olan, bu kaydı dinleyen herkesi risk altına sokan bir şey var: telefon hattının başka bir numarayla bağlı olması. Harici bir müşteri. Yani olası bir siyasi bağlantı."

Leyla gözlerini kapadı. O küçük karton kutunun içindeki dosyaların, ofisteki bir telefonu dolayısıyla birinin doğru zamanda doğru kelimeyi kullanmasıyla nasıl bir bomba haline geldiğini düşünmek onu sersemletti.

Kapı bir kez daha çarptı dışarıda. Bu sefer daha yakın. Adımlar. İnsan nefesleri.

Ece hızlıca sesin hızını düşürdü; kayıt yavaşladı, kelimeler bir ressamın fırça darbeleri gibi uzadı. "Şu an kimse bilmiyor. Ama ses tonunda bir tanıdıklık var. Bunu açıklığa kavuşturup, aynı zamanda izi karartmamız lazım."

Leyla ayağa kalktı; elleri hâlâ kırıktı. "Neden ben?" diye sordu sessizce. "Neden adım?"

Ece sessiz kaldı. "Çünkü adını geri almak istedin. Çünkü onlar için iyi bir hedef oldun. Ve çünkü Kara Defter var."

Leyla'nın elinde duran küçük USB'nin metal soğukluğu, gerçekliğin dokunduğu yerdi. O defter; Vural İmparatorluğu'nun kasasının kanıtıydı. Bir miras iddiası olarak adını bağlayan ip, şimdi kesilmek isteniyordu. O ip onun kadar kırılgandı.

Bir ayak sesi daha yaklaştı. Bir gölge kapının önünde bir an durdu; ışığın sınırı bir çizgi çekti masanın üstüne. Leyla tüm kemiklerinde bir elektrik hissetti. Her şey bir kedi burnu gibi dikenlenmişti.

Ece fısıldadı: "Sakın hareket etme. O kişi beklediğimizden daha yakın olabilir. Ben veriyi alıp bir kopya yolluyorum. Kayıtları sakla; hiçbir yerde ağda paylaşma."

Leyla başıyla onayladı. Parmağı, diskin metal yuvasına bastı, bir klik sesi duyuldu. Ece birkaç komut daha söyledi; verinin şifresini kırdı, kopyayı ayrıştırdı. Dosya ikiye ayrıldı: görüntü ve ses. Ses dosyası küçük, ama içinde dünyaları yakacak bir kelime vardı.

Kapının kolu hafifçe çevrildi. İçeriden gelen nefesin tonu, tanıdık bir ritmi taşıyordu: gergin, ama kontrol edilmiş. Leyla'ın çaresiz bir şekilde umudu, "umutsuz"un tatsız bir çeşidiydi.

Kapı tam açılacakken Ece kestirip açtı: "Oynatıyoruz," dedi.

Ekranın hoparlörü son bir defa hayat buldu. Siyahın içinden çıkan o ses, Leyla'nın adını söyledi: "Leyla Arman..."

Söz yarıda kesildi. Leyla kendi nefesini duyamıyordu artık; her şey bir sis perdesinin ardına itilmişti. Kapı tamamen açılmak üzereydi; gölge yaklaşıyordu.

Ve tam o anda ses durdu—tam da Leyla'nın adı tekrar edilmek üzereyken.