Chapter 9
Taş zeminin derin uğultusu iki kalbin ritmini bozdu. Nazlı, nefesini bir anlığına kaybetmiş gibi durdu; göğsündeki mühür, derinin altında sıcak bir taş gibi attı. Parmak uçları titredi; avuç içi terledi. Kulaklarında çınlayan uğultu, dış dünyanın sınırlarını eritti, sadece taşların, nefeslerin ve uzak bir yerden gelen ince bir su damlasının ritmi kaldı.
Aras, onun arkasında belirdi; gölgesiyle Nazlı'nın göğsünü hafifçe örttü. Gözleri karanlıkta iki soğuk poyraz gibi parladı. O anda bir şey daha vardı — aralarında söylenmeyen sözler, bir sürü soru, ve Nazlı'nın dudaklarının kenarında yeni doğmuş bir hatıra kıvılcımı.
"Ne uyandı?" diye fısıldadı Aras, sesi sürtünmüş mızrak gibi keskin. Nazlı'nın dili araladı; o tek hecenin yankısı hâlâ dudaklarında dolaşıyordu. Duyduğu tek şeyin anlamı vardı ama zihni onu yakalayamıyordu. "Bir kapı," dedi sonunda, sesi neredeyse boğuk. "Ya da bir anahtar…"
Karanlık odanın duvarları üzerindeki kabartmalar, sanki söylenen heceyle derinleşmişti. Taşlar yeni yaralar almış gibi gölgelerini uzattı; oyuklardan sıcak, demir kokusu gibi bir şey yükseldi. Kullandıkları fenerin sarı ışığı, tozla dans edip aralarında küçük, narin hayaletler oluşturdu. Her toz tanesi bir tarih parçasıydı; Nazlı onları izlerken çocukluk camlarında biriktirdiği tozlu hatıralar aklına geldi. Bir an için zamanın kıvrıldığı hissetti.
Aras adım attı; ayakkabısının sesi zemine sert bir çizgi çekti. "Bu odanın altında bir şey var," dedi. "Burası, kitaplarda kalan mitin, gerçek kısmı olabilir. Senin mührünle bağlantısı var. Hissedebiliyorum."
Nazlı, mührün altındaki sıcaklığı parmaklarıyla yokladı. İçten bir güç, boğazına doğru sürünerek yükseldi; tüyleri diken diken oldu. Bu güç, sınırlarının ötesine geçtiğinde bir alfa bile ezilebilir miydi? O düşünceyi aklından kovdu; şimdi yapılacak şey bulunmuyordu. "İçeri bakmalıyız," dedi. "Ritüelin parçaları burada değilse, izleri burada olmalı."
Aras gözlerini kısıp odanın köşelerini taradı. Cümlesinin altında başka bir şey vardı: koruma, sahiplenme ve bir yemin gibi soğuk. "Sana güvenemeyiz," dedi Nazlı aniden, sesi üstüne yapışan bir buz tabakası gibi gergin. Aras gülümsemedi; o gülüş onun için silah gibiydi. "Bu şehirde kimseye tam olarak güvenme, evet. Ama şu an beni doğru yerde tutan tek şey sensin. Mührü kimseye vermeyeceğim. Ne olursa olsun."
İkisi birlikte, yerdeki taş plaklardan birini kaldırdılar. Altında, nemli toprak ve küçük bir metal kutu vardı. Kutunun kapağı pas tutmuştu; kenarlarına eski hatların oyulmuş olduğu bir harita sıkıştırılmıştı. Nazlı titreyen elleriyle kutuyu açtı. İçinden çıkan kokunun ilk vuruşu, rengi solmuş kağıdın ve zamana karışmış kanın kokusuydu. Harita, el yazısıyla doldurulmuş işaretlerle birlikte, birkaç küçük nesne — bir cam parçası, siyah bir kemik parçası ve küçük bir madeni pul — ile birlikte konulmuştu.
Harita eski İstanbul'un sınırlarını çiziyordu ama farklıydı; Boğaz'ın altındaki galeriler, unutulmuş hamamlar, bir zamanlar kapatılmış ritüel evleri gibi yerler işaretlenmişti. Her işaretin yanında bir sembol vardı; nazikçe çizilmiş, bazıları küçük noktalardan oluşan, bazıları karmaşık geometrik şekiller. Haritanın bir köşesinde kırmızı bir damla kurumuş, sanki o sembollerden birinin kanla mühürlendiğini söylüyordu.
Nazlı, kalbinin hızlı atmasını bastırmaya çalıştı. Parmakları haritanın üzerindeki bir sembolde durdu; şekil, göğsündeki mührün kıvrımlarını andırıyordu. "Bu…" dedi sonra, sesi kesik kesikti. "Benim işaretim. Bilmiyordum…"
Aras, haritayı eğip yakından baktı. Gözleri keskin bir detektifin lambası gibi sembollerin arasına daldı. "Üç parça," dedi sayar gibi. "Bu haritaya göre ritüel üç öğeyi bir araya getiriyor. Birincisi burası. İkincisi —" parmağı başka bir merkeze vurdu, "— kuzeydeki bir sarnıç. Üçüncüsü ise…" bir an durdu, kaşlarını çattı, "— bu harita üzerinde eksik."
Eksik. Kelime, taş duvardan çıkan bir yankı gibi havayı doldurdu. Nazlı başını kaldırdı. Haritada, diğer sembollerin dizildiği bir halkanın ortasında, boş bir daire vardı. Kağıdın lifleri yanık bir izle çevrelenmişti; burada bir şey kesilip çıkarılmış gibi görünüyordu. "Yerinden kesilmiş," dedi Nazlı, gözleri boşluğa takılı kaldı. "Biri bu sembolü almış."
Aras, parmağını boş dairenin kenarına sürerken yüzünde bir gölge geçti. "Eğer biri bu sembolü aldıysa..." dedi. "Ritüelin parçalarını bir araya getirmek için onu bulmamız şart."
Oda sessizleşti. Su damlasının sesi daha tek başına asılı kaldı. Nazlı, haritayı daha yakından inceledi; yanındaki notlar, eski bir dilin, Osmanlıca'nın kıvrımlarıyla yazılmıştı. Bir kelime tekrarlanıyordu: 'Ayna.' "Ayna?" diye tekrar etti Nazlı. "Ritüelde ayna mı var?"
Aras dudaklarını kıstı. "Ayna, ışığı toplayıp yönlendirir. Eski ritüellerde aynalar, hem gerçeği ortaya çıkarır hem de gizlilerin yeri olur. Eğer bu eksik sembol bir aynaysa, o parça başka bir yerde, gölgede saklı bir aynada olabilir."
Nazlı'ın aklı bir anda çocukluğundan bir kareye savruldu; küçük elleriyle bir aynaya bakıyordu. Aynada, annesinin gölgesi vardı—ama yüzü olmayan bir gölge. Şimdi aniden bir ayna düşüncesi, göğsünde bir yerleri tırmaladı. Mührün anahtar olduğu fikri, aynayı bekleyen bir kilit gibi belirdi. "Benimle ilgili olabilir," dedi nazikçe. "Mührün, aynanın anahtarı olması mümkün mü?"
Aras başını öne eğdi; çenesindeki çizgiler keskinleşti. "Mühür seni işaret ediyor. Ama ritüel, dışardan bir element de gerektirebilir. Bir aynanın özel bir ışığı, veya belirli bir kan damlası." Sesinde hem hesap hem tehlike vardı. "Senin kanın zaten bir parça olabilir, Nazlı."
Nazlı, göğsündeki ağrıyı hissetti. Mühürün altında bir canlılık vardı; tıpkı bir hayvan gibi — bazen sakin, bazen çırpınan. Aras'ın sözleri iğne gibi saplandı. "Ben istemiyorum," dedi. "Bilmeden kimseyi öldürmek istemem."
Aras ona baktı; gözleri bir an için yumuşadı, sonra tekrar sertleşti. "Bu güç ister istemez bir seçim ister. Eğer parçaları birleştirirsek, kontrol bizde olur. Eğer başkası birleştirirse, ölüm getirebilir."
"Kim almış olabilir?" diye sordu Nazlı, sesindeki heyecan korkuyla karışmıştı. Aras haritayı geri koydu, kutunun içinde duran diğer küçük nesnelere baktı. Siyah kemik parçası, bir tür hayvanın dişi gibiydi; cam parçası ise, bir güneş kırıntısı gibi ışık tutuyordu. "Harita üzerindeki diğer işaretler, bilindik yerlere işaret ediyor," dedi. "Ama eksik sembol, haritanın merkezinde olmayıp kenarda, başka bir katmana işaret ediyor olabilir. Burası sadece başlangıç."
O sırada, odanın en karanlık köşesinden bir ses geldi; ince bir tıkırtı, bir musluğun hafifçe açılıp kapanması gibi. İki gölge, duvarda birbirine yaklaştı. Nazlı bir anda ürperdi. Sesin geldiği yöne doğru baktı; duvardaki kabartma bir kapı gibi açılmıştı; içinden mavi, ince bir ışık sızıyordu. "Ne oldu?" diye sordu Nazlı, ama sesinde bir ısrar da vardı; bulmaya, anlamaya mecbur bir soruydu.
Aras fenerini o yöne çevirdi. Işık, küçük bir koridoru ortaya çıkardı. Koridorun sonunda, zemine gömülü bir levha vardı; üzerine işlenmiş simgeler, haritadakiyle aynıydı. Nazlı hızlı adımlarla ilerledi; ayaklarının altındaki taşların soğukluğu, avuç içi terini artırdı. Levhanın tam ortasında, bir delik vardı. Delik küçüktü; içine bir parmak bile sığmazdı. Kenarları siyaha dönmüş, tıpkı haritadaki eksik sembolün çevresindeki yanığı andırıyordu.
Nazlı delikten baktı; içeriden, küçük bir fenerin ışığıymış gibi bir ışıltı geliyordu. Ama daha fazla bakamadı; birden göğsünde bir çekilme hissetti. Mührün içinden, pul pul bir siyahtan çok ince çığlıklar yükseliyormuş gibi bir his… Nefesi sıkıştı.
Aras eğildi ve levhaya dokundu. Parmak uçları gri, soğuk tozla kaplandı. "Burada bir şey alınmış," dedi. "Bu delik bir zamanlar bir şey için kilit görevi görüyordu. O şey belki de haritadaki eksik sembolün kendisiydi."
Nazlı, delikten gelen ışıltıya bir kez daha baktı. İçinde bir yansıma vardı; çok eskiden kırılmış bir ayna parçası gibi. Ama yansıma düz değildi; içinde bir yüzün kesintili hatları vardı ve yüz, Nazlı'nın kendi gözleriyle buluştuğunda titredi. "Benim yüzüm…" fısıldadı Nazlı. "Yansımasım, yoksa bir iz?"
Aras başını kaldırdı. Gözlerinde ani bir kararın kıvılcımı vardı. "Eğer ayna buysa… onu taşınmış, saklanmış bir yerde aramalıyız. Haritanın boş yerinin nerede olduğunu bulmak için daha fazla işaret lazım."
Nazlı haritayı tekrar eline aldı. Eksik sembolün etrafındaki çizgiler, bilinçsizce bir pusula gibi yön gösteriyordu. Ancak bir çizgi, haritanın kenarına doğru uzanıp kesiliyordu; kesilen yerde, kağıt liflerinin arasından küçük bir parça çekilip alınmış gibi görünüyordu. Aras parmağını oraya bastırdı; kağıdın altına eskiden yapışmış bir not parçası çıktı. Not, solmuş mürekkep harflerle yazılmıştı: "Ağlar ışığın altında saklanır — Tuzlu, eski, altınla değil."
Nazlı notu mırıldandı. Tuzlu. Boğaz aklına geldi; gecenin tuzlu havası, rüzgârın sahile çarptığı anın kokusu. "Boğaz'ın altı…" dedi fısıltıyla. "Kadim galeriler, tuzlu su ve gemi enkazları…"
Aras gözlerini daralttı. "Bir ayna, tuzla saklanmaz. Ama biri onu orada saklamış olabilir. Tuz, aynanın yüzeyini değiştirir, ışığı kırar; aynı zamanda saklanacak mükemmel bir koruma da sağlar."
Nazlı, haritanın boş dairesine bakarken birden durdu. Haritanın kenarındaki yazıların birindeki harf, göğsünde taşıdığı mühürdeki küçük bir kıvrımla aynıydı. Avuçları sıcakla doldu. "Eğer o sembol oradaysa…" dedi, nefesi sıkıştı. "O zaman ben orada neyle karşılaşıyorum? Kardeşimle ilgili bir iz olabilir mi?"
Aras ona baktı. Yüzünde bir sertlik, bir umut ve çok ince bir merhamet karışmıştı. "Her parça bir yüzden ibaretse," dedi, "o yüzü bir araya getireceğiz. Ama dikkatli olmalıyız. Bizi izleyenler var."
O söz aniden odanın dışında yankılandı; taş duvarların ötesinde, bir adım sesi. Nazlı başını kaldırdı, fenerin ışığı titredi. Haritanın eksik dairesi bir anda daha büyük, daha önemli görünmeye başladı. "Harita bizi Boğaz'a götürebilir," dedi Nazlı. "Ama ilk önce bu delik, bu boşluk neyi saklıyor? Ve eksik sembol nerede saklı?"
Aras, haritayı iç çamaşırı gibi dikkatle katladı. Gözleri karanlığa takıldı, tıpkı bir avcının avını inceler gibi. "Bir ipucu var," dedi düşük sesle. "Notta 'tuzlu' diyor. Harita, Boğaz altı galerilere işaret ediyor. Ama 'ışık' derken aynanın özellikleri… sadece unutulmuş bir enkaz değil. Bir yer, denizle karanlığın buluştuğu bir nokta olmalı."
Nazlı yutkundu; bir anda kalbinin içinde bir kilit tıklandı. Mührün ısısı dalga dalga yayıldı. Bir şey, taşın altında, kendi ismini fısıldadı. "Kaybolmuş bir liman," dedi yumuşakça. "Eski bir tersane. Orada, suyun altında saklanmış bir odada…"
Aras ona baktı; dudaklarının kenarı sert bir çizgi yaptı. "Öyleyse hazırlan," dedi. "Boğaz'a iniyoruz. Gece bizim için kötü bir düş olabilir — veya kurtuluşumuzun kapısı. Ama önce bu haritada eksik olan sembolün nerede saklı olduğunu netleştirmeliyiz."
Nazlı haritayı tekrar açtı. Boş daire, sanki gözünü onun üzerine dikmiş bir canlı gibi duruyordu. Parmak uçları boşluğun soğuk kenarına değdi; aniden bir sıcaklık hissetti, kalp atışı gibi bir tıklama. Haritanın altından bir ses geldi — çok ince, neredeyse zili andıran bir tık; gözlerini kapadı ve o anı dinledi.
O tık, bir yönü işaret ediyordu. Haritanın eksik sembolü, bir haritanın ötesinde saklanıyordu; bir suyun gölgesinde, altındaki taşların arasında. Nazlı gözlerini açtı. Sembol hâlâ eksikti. Sembol nerede saklı?