NoveliqaKaderin Pençesi: Alfa'nın Yasak Eşi / Kayıp Kardeşin İzi :0%
Log in

Chapter 7

Kayıp Kardeşin İzi

Bekleyen kim?

O cümle, odadaki havayı bıçak gibi ikiye ayırmıştı; nefesler bir anda düzensizleşti, lambanın sarı ışığı kan gibi titredi ve Nazlı'nın göğsünde öğlenden beri hissedemediği bir şey, ağır bir buz bloğu gibi çöktü.

Parmak uçları kurşun gibi ağır, dizleri titreyerek ayağa kalktı. Havadaki kan kokusu, eski kağıtların tozu ve bekçinin giysisinin yanık derisi karışmıştı; hepsi birlikte unutulmuş bir mezarlığın kokusunu hatırlattı.

Çevresindeki yüzler bulanıklaştı; kütüphanenin müdürü Baran'ın çenesindeki çizgi, bekçinin göz kapaklarının düşmüş hâli, birinin cebinden çıkan metalik anahtarların şıngırtısı... Her detaya yapışmaya çalıştı; sarsılan ellerinden bir kağıt parçası düştü yere.

"Kendine gel, Nazlı," dedi Baran; sesi kaloriferin hırıltısı gibi alçaldı. "Polis çağırdım. Kapıları kilitleyeceğiz. Kimse dışarı çıkmamalı."

Kilitlemek. Sessizleşmek. Beklerin gölgesinden saklanmak. Nazlı, sözlerin arkasındaki gerçekliği hissettiğinde dudakları kurudu; o gerçeklik, artık kaçınılmazdı: bekleyen biri vardı ve o kişi hâlâ yakın olabilirdi.

Bekçinin ceketi, yere serilmişti; Nazlı eğilip onu eline aldı. Ceplerinden bir tanesi yıpranmış bir deri torbaydı. İçine doğru ilk defa bakmak istemez gibi durdu bir an, sonra bir içgüdü kadim bir kilidi açar gibi ellerini yönlendirdi.

Torbanın dibi tozlu bir fotoğrafla sürtündü; köşeleri sararmış, bir yerde su lekesi var. Fotoğraf siyah-beyazdı; arka planda Boğaz'ın bir kıyısı, ön planda çocukların olduğu bir kalabalık. Üst köşeye açılmış bir çentikte bir isim yazıyordu; mürekkep solmuş: "İsmail - 1999."

Nazlı'nın parmakları titredi. İsmail... Kardeşinin adı. Nefesi kesildi; dudaklarının arkasında sanki yıllardır bekleyen bir düğüm çözülüyordu. Fotoğrafı göğsüne bastırdı; soğuk, pütürlü kağıt damarlarını okşadı. İçinde bir yere, bir şey oturdu; hafif ama sap gibi.

"Bu... Belki bir iz," dedi kendi kendine. Sesinin ucu kırılgandı ama bir şeye tutunuyordu. Bir iz.

Baran fotoğrafı görmek için yana eğildi; gözleri sertleşti. "Bu mı?" dedi. "Bizim bekçi nereden aldı bunu?"

Bekçinin cebinden başka parçalar çıktı: küçük bir harita kırıntısı, üzerine karalanmış bir adres—Balat, Zübeyde Hanı 4—ve bir not parçası; sadece tek kelime okunaklıydı: 'Tanık'.

"Tüm kütüphane kayıtları buradaydı," mırıldandı bekçinin patronu, yaşlı bir gölge gibi arka sıradaki Arzu. "Ama bu... Nazlı, bunu daha önce görmüş olmalıydın. Fotoğrafın kalitesi, filigran—belli bir atölyenin işi."

Kalbinin ritmi davul gibi homurdanırken Nazlı zaten kararını vermişti. Bekçinin ölümünün gölgesinde, bir adım öne çıkmanın riski kendini daha az korkutucu hissettiriyordu; çünkü korkunun sınırlı bir zamanı vardı: eğer hareket etmezse, geçmişi de kendisi gibi yok olacaktı.

"Bu adrese gideceğim," dedi Nazlı. Sesi sertti, ama içinde barut kokusuna benzeyen bir kararlılık vardı. "Orada bir tanık olabilir."

Baran ellerini havaya kaldırdı. "Nazlı, bekle—"

"Bekçi burada öldü, Baran. Soruşturma karışacak. Bu da bizimle ilgili." Nazlı fotoğrafı cebine sıkıştırdı; kağıdın soğukluğu göğsüne değince bir kez daha o düğüm sıyrıldı. "Gideceğim."

Dışarı çıkar çıkmaz hava üzerine çöktü; gece nemi saçlarının ucuna asılmıştı. Balat istikametine yürürken köşe başlarında duran eski lambaların ışığı altında yüzler gibi kabaran ev cepheleri, Nazlı'nın adımlarını sayıyordu.

Sokaklar çürük ahşap panjurların, yazıhane kapılarının ve denizin tuzunun kokusuyla doluydu. İnsan sesleri geride kıvrılıp kayboluyordu; sadece martıların uzak çığlığı ve bir arabanın gece inlemesi kaldı.

Zübeyde Hanı numara 4, küçük bir fotoğraf restoratörü dükkanıydı; vitrininde eski makineler, kurutulmuş çiçekler ve bakır çerçeveler vardı. Kapıyı çaldığında içeriden bir koku yayıldı: sabun, reçine ve uzun zamanın pası.

Kapıyı açan adam, kısa boylu, gözleri sık sık küçülen bir yüz ifadesi taşıyordu. Saçları ağarıp dalgalanmıştı; ellerinde birkaç fotoğraf negatifine bakıyordu. Nazlı fotoğrafı uzattı.

"Bu fotoğrafın filigranını tanıyor musunuz?" diye sordu, sesi çatalağa kaçsa da kontrolündeydi.

Adam aldı; parmak uçları fotoğrafın dokusunu okşadı. "Hikmet," dedi. "Hikmet Usta. Evet, bunlar benim makinelerin işi. Bu kağıt, özel bir seri—Galata'daki matbaada basılırdı, ama benim de restore ettiğim işlerdendir."

Hikmet'in sesi bir polaroidin klik sesi gibi netti. "Bu ayrıntı burada… bak." Parmağını fotoğrafın arkasına götürdü, küçük bir mühür. "1999'da çok işler geldi. Çocuk bayramları, mahalli şenlikler... O yıllarda pek çok yüz geçip gitti elimden."

Nazlı'nın kalbi küçük bir ritim bozukluğu yaşadı. "Bu fotoğraf nerede çekildi?"

Hikmet gözlerini kısarak fotoğrafın köşelerine daldı. "Boğaz kıyısı, Galata tarafı... ya da Beşiktaş. Ama arka plan, şu duvar—bak, taşların düzeni. Burası daha çok Üsküdar ya da Çengelköy'e benzer." Utangaç bir gülümseme belirdi. "Fotoğrafçı günlüğü buranın bir kopyasını taşırdı ama artık ne o günlüğü ne de fotoğrafçı adını hatırlıyorum; öldü çoktan."

Nazlı daha fazla soru hazırlamıştı, ama Hikmet'in eli cebinden küçük bir fotoğraf parçası çıkardı; yüzü gördüğünde dondu. Gözleri, yılların küfünce çizilmiş bir hafızanın tozunu sildi.

"Bu kadar net bir yüz, hemen fark edilir," dedi. "Çocuk, soldaki... Bakar mısın, bakışında bir şey var. Sanki bütün şenlik onu rahatsız ediyor gibi. İkinci sıranın arkasında duran o adamı görüyor musun? Yüzü... bir yerden tanıyorum."

Nazlı fotoğrafın arkasından gelen bir hırıltıyı andıran sesi duymak istedi sanki; her kelime bir düğüm çözüyor ya da daha sıkı bağlıyordu.

"Tanıyor musun?" diye sordu.

Hikmet bir an durdu; gözlerinin içine bir çivilenmiş acı düştü. "Evet. Ama onu tanımak, bildiğim birini bulmak gibi değil. Onu bir fragment gibi biliyorum; bir tek parça. Bu adam, fotoğrafta arka planda duruyor ve elindeki pozu tanırım. Bütün bu semtte yıllar önce birisi vardı, bir sürü çocuk kayboldu diye dedikodular çıktı. Adamlar geçerdi arabanın arkasında, üzerinde bir amblem olurdu—tıpkı bekçinin cebindeki o işaret gibi."

Nazlı'nın kalbi boğazına yükseldi. "Hangi amblem?"

Hikmet bakışlarını yere indirdi, sonra fısıldar gibi konuştu: "Volkan sembolüydü. Basit bir alev işareti. Gençler 'Volkan'ın arabası' derdi. Birileri oraya bakardı ve sonra evlerine dönmezdi bazıları."

Sözcükler havada asılı kaldı; 'Volkan' adı bir çığ gibi büyüdü. Nazlı'nın parmakları daha sıkı bastırıyordu fotoğrafa. Volkan—Aras Volkan'ı düşündü. Şehrin adının, güçlü bir ailenin adının düştüğü bir karanlık efsaneydi. Bir nefes kadar yakın.

"Bu adam... fotoğraftaki arka planda duran... onun yüzünde bir işaret var mıydı?" Nazlı sordu. "Yüzünde bir ben, yara ya da benzeri bir şey… İsmail'i tanıyorsanız, belki hatırlarsınız."

Hikmet başını çevirip yüzünü yakınlaştırdı; gözlerindeki detay açıldı. "Şu çukur benzeri iz..." dedi, parmağını fotoğrafın arka plana dayalı adamın yanağına götürerek. "Sol elinin baş parmağı yanında küçük bir ben vardı. Herkes ona bakmazdı ama ben ayırd ederim. Yüzde bir iz daha var, belki bir kesik izi."

Nazlı nefesini tuttu; fotoğrafın üzerine eğildi. Evet—arka plandaki yüzü daha önce bir yerde hissetmişti. Bir oyuncakçı penceresinde ayakta duran bir poster mi? Bir rüyada geçiş yapan bir siluet mi? Kayıp yılların boşluğu, bir anda bir benzetmeye dönüştü.

"Bu iz… Kardeşim İsmail'in sol yanağında bir ben vardı," diye fısıldadı Nazlı. Sözcükler dışarı çıkınca tuzlu bir tat ağzına yayıldı; sanki yıllarca beklemiş bir acı kabarcığı patladı.

Hikmet ona baktı; gözlerinin içindeki sıcaklık bir an değişti. "Bu kesinlikle... benzer," dedi. "Ama eski fotoğraflarda hatalar olur. Gölge, ışık, pozisyon... Bazen bir ben, bir gölgeye dönüşür."

Nazlı fotoğrafı daha yakından tuttu. Kadrajda, kalabalığın arasından sivrilmiş bir yüz, sanki film karelerinden sıyrılıp gelmişti. Yüz çizgileri nazikti ama belirgindi; aynı burun yapısı, aynı çenenin kesimi. Gözlerin derinliği vardı—bir koru gibi sıkışmış, bakarken kavrulan bir şeyler saklayan.

Kapı ağzında bir gölge belirdi. Nazlı irkildi. Dışarıdan gelen sesi duydu; birinin ayakkabı tabanı kaldırıma sürtünür gibi ses çıkarıyordu. Hikmet başını çevirdi ama müşteri bir rüzgâr gibi geçmişti, belki de yalnızca geceyi zorlayan bir yabancıydı.

"Bu adam... kimdi?" Nazlı kendine sordu. "Fotoğraftaki arka plandaki adam gerçekten İsmail olabilir miydi?"

Hikmet uzun uzun baktı. "İmkansız dememek gerek," dedi. "Ama doğrulamak başka bir mesele. Eğer senin kardeşinse... o zaman birileri yıllardır peşindeydi. Belki o fotoğraf onunla ilgili bir anahtardır."

Nazlı'ın dilinde bir ateş yanmaya başladı. Anahtar. Mührün bekçisinin ölüsü, bu fotoğraf, Volkan sembolü—parçalar birbirine yaklaşırken bir resim silueti verdi; resimde İsmail yaşıyor olabilir, ya da öyle bir iz bıraktığından emin olunuyordu. Ama kesinlik, o ince çizgi, henüz görünmüyordu.

"Başka ne hatırlarsın?" diye sordu Nazlı. "O dönem oraya kimler gelirdi? Fotoğrafçıya gidenler? Ne zaman çekildiğiyle ilgili daha net bir şey var mı?"

Hikmet derin bir nefes aldı; parmakları masanın üzerindeki eski bir negatif kutusuna değdi. "1999'un baharıydı. O zamanlar kimse böyle şeyleri dert etmezdi. Ama ben hatırlıyorum—o gün yağan yağmur sonrası güneş çıktı ve çocuklar denize doğru koşturuyordu. Birkaç aile vardı, el ele tutuşan anneler ve arada bir adamlar... Onlardan biri, sigara izmaritini epey belirgin bir şekilde taşıyordu. Dışarıdan geldi; İstanbul'un kıyılarına ait olmayan bir yürüyüşü vardı."

"Volkan'ın adamlarından mıydı?" Nazlı sordu, sesi bir bıçak gibi doğrudan.

Hikmet gözlerini kapadı. "Belki. O zamanlar insanların kim olduğunu anlamak daha zordu. Ama fotoğrafın arkasında bir isim yazıyor: 'İsmail - 1999.' Bu, o zamanın tek emin işareti."

Nazlı cebinden fotoğrafı tekrar çıkardı. Parmağıyla fotoğrafın arka planındaki adama işaret etti; gözleri ışığa takılıp karardı. "O adamın yüzü tanıdık geliyor bana. Bir yerlerde görmüştüm. Annemin anlattığı hikayelerde belki. Ya da bir rüya—"

Hikmet çok düşük bir sesle, sanki kelimeler uzaklardan geliyormuş gibi, "Bazı suretler rüyadan çıkar, Nazlı hanım," dedi. "Ve bazı suretler sizi rüyaya sokar. Ama rüya ya da gerçek, eğer o adam senin kardeşinse, bu fotoğraf yalancı değil."

Dışarıdaki hava bir an daha yoğunlaşıp sessizleşti; Boğaz'dan gelen nem, camları ince bir sisle örtüyordu. Nazlı fotoğrafı avuçlarına aldı, gözleri nemlendi ama karar vermişti. Bir tanık bulmuşlardı belki; ama tanıkla buluşmak ayrı, gerçeği yüzüne vurmak ayrıydı.

"Yarın sabah tekrar gel," dedi Hikmet. "Ben bu filigranı, bu negatifleri karıştıracağım. Belki daha net bir baskı çıkarırım. Ve—" Sesi daha yükseğe çıktı. "Eğer gerçekten arıyorsan onu, dikkatli ol. O isim, bazıları için kapı çalıyor demektir."

Nazlı dışarı çıktığında şehir sanki daha da derin bir nefes almış gibiydi; evlerin gölgeleri uzamış, camlarda bir hışırtı dönmüştü. Cebinde fotoğraf sıcaklığını koruyordu; parmak uçları fotoğrafın kenarlarını ezgiler gibi hissetti.

Bir adım attı; sonra durdu. Fotoğrafa son bir bakış daha attı. Arka plandaki yüz, daha da belirginleşmiş gibiydi. Nazlı'nın dilinin ucunda bir kelimeydi; bir isim değildi, daha çok yılların içine gömülmüş bir çağrıydı.

"Belki de," diye fısıldadı kendi kendine, "belki de o yüz gerçekten İsmail'inkiydi."

Ve tam o anda, fotoğrafta arka planda duran adamın yüz çizgisinde, Nazlı yıllardır görmediği o küçük ışığı gördü: İsmail'in sol yanağında, çocuktan kalma o küçük, yuvarlak ben—fotoğrafın siyah-beyaz yoğunluğunda soluk ama oradaydı.

Nazlı'nın parmakları fotoğrafın üzerinde titredi; kalbi bir boşluktan aşağı yuvarlanır gibi oldu. Gözleri bir an için kapanıp tekrar açıldı; yüzün çizgilerinde babasının gözleri, annesinin alaycı gülüşü vardı. Hepsi aynı karede sıkışmıştı.

"Bu... bu gerçek mi?" diye fısıldadı Nazlı.

Arka plandaki adam gözlerinin içine bakıyordu, uzak bir dakikada sabit kalmış gibi. Nazlı adımlarını geri çekip sersemlemiş bir halde kaldı; rüzgâr köşeden dönüp fotoğrafın köşesini hafifçe kaldırdı. O an, sokakta bir kapı gıcırtısı yankılandı ve uzaktan bir motosikletin silüeti kaydı.

Nazlı elindeki fotoğrafa daha sıkı sarıldı; içinden bir ses, ilk kez bu kadar yüksek fısıldadı: Belki de, diyen ses, senin kardeşin gerçekten burada, ama bir cevap yoktu—henüz.

Fotoğrafın arka planındaki o tanıdık yüz, Nazlı'nın gözüne saplandı; kalbinin içinde bir şimşek çaktı ve dünya bir saniyeliğine durdu.

O yüz gerçekten İsmail miydi?