NoveliqaKaderin Pençesi: Alfa'nın Yasak Eşi / Yakınlaşma ve Gerilim :0%
Log in

Chapter 5

Yakınlaşma ve Gerilim

Kapı yarı açıktı. İçeriye soğuk ve nemli bir hava yayıldı; eski bir kitabevinin tozu, kitapların sararmış derileri, İstanbul'un gece yağmuru—hepsinin kokusu bir anda üstüne çöktü. Nazlı, parşömenin son satırının boşluğuna bakarken, göğsünde bir elektrik gibi yayılan o hissi tekrar hissetti: uyarı mı, mühür mü, yoksa... bir çağrı mı?

Gölgesinin kenarında bir adam belirdi.

Aras Volkan.

Adeta karanlıktan doğmuş gibiydi; üstü başı ıslaktı, saçları aralığında damlayan su damlaları gibi yüzüne takılıyor, gözleri sanki odanın bütün ışığını emip kalmıştı. Yokluğu değil, gelişiyle tüm havayı değiştiriyordu.

Nazlı’nın parmakları parşömenin kenarına daha sıkı yapıştı. Kağıdın yıpranmış kenarları, mürekkebin solmuş kıvrımları, haritanın üzerindeki o küçük sembol—hepsi bir an daha parladı gibi oldu ve sonra söndü.

Aras bir adım attı; zemin tahtaları onun yaklaşmasıyla hafifçe inledi.

“Bunu bulmuşsun,” dedi, sesi gece kadar koyu. “Beklediğimden daha çabuk.”

Nazlı’nın kalbi boğazına sıçradı; kelimeler boğuk, istemsiz bir tepki ile dudaklarından döküldü. “Sen... nasıl—”

Aras gülmedi. Sanki gülümsemez yüzünde bir boşluk var gibiydi. “Zamanım var, Nazlı. Senin kadar değil belki, ama var.”

O cümlede kendi adını duymasının içinde bir tuhaflık vardı; adının birine ait olma hissi, hem tehdit hem de davet gibi. Nazlı elini göğsüne götürdü; mührün bulunduğu yer, göğsünün sol üstü, küçük bir nokta gibi oradaydı; soğuk, ama aynı zamanda içinden yükselen bir sıcaklık vardı.

Aras bakışlarını oraya çevirdi. Gözleri ani bir parlama ile daraldı; bir emir gibi, ama kelimesiz. Nazlı nefesini tuttu. Tahta raflarda asılı bir lambanın ışığı titredi, gölgeler dans etti.

“O sembol,” dedi nazikçe, ama kelimeleri bıçak gibiydi. “Parşömenin ortasında değil. Bir yerlerde eksik. Eksik parça—seninle alakalı.”

Nazlı aklına geleni söylemeye çalıştı, ama sesi kısıldı. “Ben... bilmiyorum. Haritayı sadece buldum. Kimin elinde olduğunu—”

Aras bir adım daha yaklaştı. Arasının hava bir sıcaklık dalgası yayıldı; deri ceketinin keskin kokusu, çamurlu sokak ve bir çeşit metalik ter kokusu iç içe geçti. Nazlı istemsizce geriye doğru süründü; sırtı bir raftaki eski ansiklopediye çarptı, sayfaların hafifçe hışırtısı kulaklarında yankılandı.

“Yalan söyleme,” dedi Aras. “Sana sormuyorum.”

Söylediklerinde bir ağırlık vardı; emir, tehdit ve bir tür koruma üçgeni. Nazlı’nın avuç içleri terledi. Gözleri parşömenin boş satırına takıldı; eksik kelime, eksik harf, bir boşluk... Onun eksik geçmişi gibi.

“Beni serbest bırakırsan... yardım edersin,” fısıldadı Nazlı, sesi titredi. “Eğer kanımda bir anahtar varsa, eğer—”

Aras omzunu hafifçe kaldırdı, aldırışsız bir hareket gibi, ama hareketiyle birlikte Nazlı’nın dünyası bir an çöktü; çünkü o hareket onun için bir seçimdi. “Yardım mı istiyorsun yoksa pazarlık mı yapıyorsun, Nazlı?” dedi. “Senin bilmediğin şeyleri bilmiyorum. Sadece biliyorum ki, bu şehir seni arıyor. Bense seni buldum.”

Nazlı’da bir isyan kıvılcımı belirdi; göğsündeki lekeyi bir şey diye adlandırmak istemeyen bir direnç. “Ne istersen yaparım ama beni bırak, Aras. Ben sana mührümü teslim etmem.”

Aras’ın gözlerinin kenarında, bir anlık bir şey çöktü; sertleşti, sonra düzeldi. “Teslim olmak” kelimesi dudaklarından bir karanlık melodinin mısraları gibi döküldü. “Teslim olmak mı? Senin gibi birini 'teslim' kelimesine nasıl mahkûm edebilirim, bilmiyorum.”

Nazlı'nın dudakları kısık bir kahkaha çıkardı; tuhaf, keskin. “Beni nasıl görüyorsun, Aras? Bir ödül mü? Bir alete mi bakıyorsun sadece?”

Aras iki adım daha attı; bu kez aralarında sadece birkaç nefeslik mesafe kaldı. Onun nefesi Nazlı’nın yüzüne çarptı; ıslak bir fırtına kokusu, ıslak yollardan gelen toprak, uzak bir kaplanın soluk soluğa nefesi gibi. Nazlı hissedebiliyordu: Aras’ın varlığı onu hem boğuyor hem çekiyordu.

“Senin ne olduğunu bilmiyorum,” diye itiraf etti Aras, ama sözleri düşman değil, bir itiraftı. “Biliyorum ki bir anahtarın var. Biliyorum ki o anahtarla şehri yeniden yazabilirim. Biliyorum ki sen kayıtsın. Ama seni tanımak... seni bu kadar yakın görmenin getirdiği tehlikeyi de görüyorum.”

Nazlı’nın gözleri parladı. “Tehlikeni biliyorum,” dedi sessizce. “Ve yine de—”

Aras eliyle Nazlı’nın çene hattına değdi. Dokunuşu çabuk, kesin ve titizlikle ölçülmüştü. Parmak uçları, cildinde sıcak bir iz bıraktı. “İçindeki işaret,” dedi yumuşak bir tehdit tonuyla, “beni deli eden şey bu. Ne olduğunu bilmiyorum ama hissedebiliyorum. Sen benim etrafımda mı döneceksin, yoksa benim etrafımdan mı geçeceksin?”

Nazlı dudaklarını ısırdı. Her kelimesi tüylerinin diken diken olmasına neden oldu. Aras’ın istemeden bıraktığı yakınlık, onu dikkatli olmaya zorluyordu. Aynı anda bir başka duygu kabardı: merak. Bu adamın neden onu bu kadar istikrarlı, neden onu çözmekle bu kadar ilgili olduğu.

“Bırak,” dedi Nazlı. “Bu şekilde yaklaşamazsın. Ben—ben bunların hiçbirini bilmiyorum. Ben sadece—”

“Bilmemeni istemiyorum,” dedi Aras, sözü keserek. Sesi bu kez daha düşük, daha keskin. “Bilmeni istiyorum. Ama sana zorla öğretemem.”

Nazlı’nın dudağının köşesi titredi. “Zorla mı?”

Aras bir an eğildi, öylece yüzünü Nazlı’ya yaklaştırdı. Nefesi kulak memesinde ısındı. “Bazen insanlar kendi güvenlikleri için birkaç kuralı unutur,” dedi. “Ve bazen o kuralları hatırlatmak gerekir.”

Nazlı bir adım geri çekilmek istedi ama Aras bunun izin verilmeyeceğini anlamıştı. Elini Nazlı’nın bileğine koyup, bileğini rafta asılı kalmış eski bir haritaya bastırdı. Nazlı’nın avuç içi aniden soğudu; haritanın kıvrımı altında bir şey sertti—küçük, metalik bir cisim mi, yoksa sadece bir iz mi?

Aras gözlerini inanılmaz bir dikkatle Nazlı’dan ayırdı. “Parşömen,” dedi. “Burada, o satırda...” Dudaklarının arasından çıkan kelimeler neredeyse bir fısıltıydı. “Eksik parça birine verildi. O kişinin izini takip ettim. İzler seni buraya getirdi.”

Nazlı’ın aklı bir an durdu. “Kimin?”

Aras yüzüne bir gölge düştü. “Bir zamanlar bir mate vardı,” dedi, sanki kelimeleri ezberinden söylermiş gibi, ama her harfinde acı vardı. “Onun adı... geçmişe ait bir sır. Ama senin aradığın kişi belki de o değil. Belki de kayıp kardeşinle ilgili bir ipucu veriyor. Bunu bilmiyorum. Ama bilmiyorum derken, senden bir şey saklamıyorum; seni de sömürecek şekilde bilmiyorum.”

Nazlı gözlerini kararttı. Kardeşi—o isim aklına dolan bir hayalet gibiydi. Küçükken bir gecede kaybolan, hatıraları yarım kalan, annesinin gözyaşlarının gölgesinde kalan bir boşluk. Her düşünce onu sızlattı.

Aras yanağını Nazlı’ya daha da yaklaştırdı. Hatta bir tüy dokundu; Nazlı nefesini tuttu. “Bana güvenmeni beklemiyorum,” dedi fısıldayarak, “ama şunu bil: seni korumakla ilgili bir tür saplantım var. Kendi bildiğim yollarla. Eğer bana yardım edersen, sana karşı olan borcumu ödemiş olurum. Şehirle, konseyle, pack'lerle... hepsi senin arkasında bir bomba gibi.”

Nazlı’nın zihninde ziller çaldı. Koruma mı? Saplantı mı? Bu adam sadece rakiplerden değil, kendi içindeki bir şeyden de kaçıyor gibiydi. Belki de kardeşinin kaybı onun için de bir yara olmuştu.

“Peki ya ben?” dedi Nazlı alçakça. “Ben ne kazanacağım? Sen bana bir şey veriyorsun ama bunun karşılığı nedir? Teslim olmak mı? Köle olmak mı?”

Aras gülümsedi; o gülüşünde ne sıcaklık ne de dostluk vardı. Daha çok bir kararın, bir sınırın çizilmesi gibiydi. “Kölelik mi?” tekrar etti. “Hayır. Ama bir tür bağlılık—evet. Kaderin pençesi derler bazen. Senin gibi biri için uygun bir tanım.”

Nazlı’ın damarları attı. “Kaderin pençesi mi? Beni ne zaman böyle adlandırdın sen?”

Aras’ın gözleri bir an sevecenleşti, sonra tekrar kamçılı bir soğukluğa döndü. “Senin adını asla güzel bulmadım, ama kaderin kendisi güzel olabilir. Seni kaybetmektense seni teslim alırım. Kaybetmek acıtır. Sahip olmak... daha da acıtır; ama düzen sağlar.”

Nazlı dudaklarını ısırdı; Aras’ın kelimeleri bir tür ip gibi boğazına dolanıyordu. Onun konuşmasıyla beraber rafların arasından bir esinti geçti; dışarıda rüzgâr daha sert esmeye başlamıştı; sokaktan gelen su sesleri, uzak bir sirenin in-cesi bir uğultu gibi.

“Sen hala bu parşömenin eksik satırının nerede olduğunu söylemedin,” dedi Nazlı, sesi titriyor ama çelik gibi bir kararlılık taşımaya çalışıyordu. “Neden buradasın, Aras? Beni neden takip ettin? Beni neden burada tuttun?”

Aras yüzüne eğildi; burnu ile Nazlı’nın yüzü arasındaki mesafe santimetrelerle ölçülüyordu. Gözlerindeki koyuluk bir emir veriyordu; sesinin tonu alçaktı, bir davet ya da tehdit arasında duruyordu. “Seni deniyorum,” dedi. “Senin sınırlarını. Gücünü. Cesaretini. Ve belki de... sana ne kadar yakın olabileceğimi.”

Nazlı’nın nefesi düzensizleşti. Her kelime bir kapıyı aralıyordu; her aralanan kapı arkasında ya bir kurtuluş ya bir uçurum saklıyordu. Göğsündeki mühür istemsizce ısındı; sanki Aras’ın yakınlığı onun içinde bir şeyi titretiyordu.

Aras yavaşça dudaklarını Nazlı’ya yaklaştırdı. Fısıldayan hava ikisinin arasından geçerken, odamın tüm varlığı sustu; raflardaki kitapların hışırtısı, dışarıdaki yağmur, Nazlı’nın kendi kalp atışları—hepsi bir defada büyüdü.

Gözleri Nazlı’nınkilerinden ayrılmadı. İçinde bir emir vardı, kelimesiz ama kesin: teslim ol.

Nazlı’ın dilinin ucunda bir çığlık, bir itiraz, bir arzu ve bir korku vardı. Elleri titredi; bileklerindeki damarlar kordon gibi görülebiliyordu. İçinde bir savaş başladı—geçmişin boşlukları mı yoksa bu adamın karanlığı mı galip gelecekti?

Aras’ın dudakları dudaklarına bir nefes uzaklığındaydı. Gözleri ise bir komut taşıyordu; sanki dünyadaki her şey onun kontrolündeymiş gibi sakin, amansız.

Nazlı bir karar vermeliydi; ama o karar, sadece kendisine değil belki de şehre, kardeşine, ve göğsündeki mühre dair her şeyi değiştirebilirdi.

Aras’ın dudakları neredeyse değmek üzereydi. Gözlerindeki o emir, Nazlı’ya her şeyi bırakmasını söyleyen bir çağrıydı.

Nazlı tüm vücudunun titreştiğini hissetti, kalbi limon suyu gibi buruktu; dudaklarının ucunda bir kelime vardı—teslim miyim, direniş mi?

Aras son bir nefes çekti. Dudakları daha da yaklaştı. Gölgeler rafların arasında daha koyulaştı. Kapının aralığından sızan sokak lambası, ikisinin yüzüne düşen bir çizgi gibi parladı ve kesildi.

Nazlı’nın dünya durdu. Aras’ın gözlerindeki emir bir kez daha tekrarlandı: şimdi.

Nazlı dudaklarını araladı—ve o anda kapı hafifçe daha da açıldı; içeriden bir gölge daha görünürdü; rafların arasından bir şey fırlamaya hazırlanıyordu—