Chapter 4
Notun iki ismi yan yana yazdığında, kâğıdın ucundaki mürekkep hala ıslak gibiydi; sanki yazan el, kelimeleri bitirir bitirmez kaçmıştı.
Nazlı, parmağının ucuyla adının üzerindeki çizgiyi geçerken, göğsünde bir ağırlık çöktü. Nefesi kesildi; boğazının arkasında bir düğüm belirdi. O düğüm, geçmişin boşluklarıyla aynı şekli alıyordu: tanıdık ama anlaşılmaz.
Aras, kâğıdı sessizce aldı. Işığın altında yüzündeki gölgeler daha keskin görünüyordu; çenesi sert, gözleri odaklanmış. Parmağını notun kenarındaki küçük bir mürekkep lekesine götürdü, sonra Nazlı'ya baktı.
“Bunu bıraktıklarını düşünüyor musun?” dedi, sesi gece kadar soğuktu.
Nazlı’nın aklı bir anlığına boş kaldı. “Bırakmak mı? Kim bırakır ki? Bunu kimin yazacağını, kimin saklayacağını bilsek…” Cümlesi yarıda kaldı. Sözlerin ardında sığınak arayan bir insanın çaresizliği vardı.
Aras, kütüphanecinin omuzlarını hafifçe sıktı; hareketinde hem beklenen bir koruma hem de hesaplanmış bir mesafe vardı. “Bunu araştırmalıyız. Burada, elimdeki kayıtlarla, bir ipucu olabilir.”
Kütüphanenin ağır kapısını araladılar. Yağmur, sokak lambasının altında süt beyazı bir perde gibi iniyordu. Kitapların arasına adım attıklarında, taşın soğukluğu burunlarına tütünümsü, nemli bir koku getirdi. Kitaplar, eski zamanların nefesini içine çekmişti; deri ciltlerin kenarları çatlamış, sayfalar köşelerinde toz biriktirmişti.
Nazlı rafların arasından ilerlerken, elleri otomatik hareket ediyordu. Bir kütüphanecinin refleksi: tozun arasından saklanan sırrı koklamak. Her dokunuşunda, unutulmuş kelimelerin ağırlığını hissediyordu. Kendisinin de bir yerde unutulduğunu hatırlatan bir ağırlık.
Aras arkadan geliyordu. Varlığı, eski kitapların arasındaki havaya bir şey ekliyordu; tüyleri diken diken eden, hayvanı hatırlatan bir üstten gelen uyarı. Nazlı, adımlarının ritmini ona göre ayarladı. Savunmasız gibi görünüyordu ama içindeki alarm çanları durmadan çalıyor, küçük, yüksek bir zil gibi.
“O eski rafların ardında saklanan bir bölüm var,” dedi Nazlı, sesi fısıltıya düştü. “Yerel eserlerin, tapınak kayıtlarının olduğu. Çok az kişi bilir.”
Aras, gözlerini üzerinden çekmedi. “Beni götür.”
Aralarında bir kelime daha geçmedi. Nazlı yalnızca başını salladı ve bir anahtar çıkarıp, gizli kapak bölgesini gösterdi. Ahşap panellerin arasındaki bir çizik, yılların sabrı altında yumuşamıştı. Parmak uçlarını çizikte gezdirirken, eski bir kilidin tıkırtısı duyuldu; metalin gıcırtısı gecenin içinde bir nota gibi yankılandı.
Kapı açılınca içerideki hava, yüzlerine çarpan bir zamanın nefesi gibiydi: gövde çürüğü, mum balmumu ve çok eski, tükenmiş kitap mürekkebi. Aşağıya inen merdivenler taşın soğukluğunu taşıyordu. Her adımda tahtalar hafifçe inliyor, adımların ritmi gölgelere bir hayat veriyordu.
Alt kata indiklerinde, ışık daha azdı ama daha yoğun; küçük bir gaz lambası, uzun bir masanın üzerinde sönük bir halkanın etrafında parlıyordu. Masada, bir harita, birkaç not ve eski sayfalar düzensiz bir şekilde yayılmıştı. Haritanın kenarında Bosphorus’un altındaki tünellerin eskizleri, eki hiyeroglifimsi işaretlerle karışmıştı. Nazlı bir anlığına durdu; haritaya dokunduğunda, ince bir ürperti omurgasından aşağı kaydı. Haritadaki bir sembol, göğsündeki mührün kıvrımlarına ürkütücü şekilde benziyordu.
Aras o sembole bakınca durdu. Gözlerinin rengi değişti; sanki içeride bir şey kıvılcımlanıp söndü. “Buna sadece efsanelerde rastlanır,” dedi alçak bir sesle. “Ve cenaze kayıtlarında.”
Nazlı, parmaklarıyla lambanın altında duran bir kitaplık kutusunu itti. Kutunun altından, kalın bir derinin arasına gizlenmiş bir parşömen çıktı. Kenarları eski kırmızı mumla mühürlenmişti; mührün üzerinde aynı sembol minyatür bir kabartma gibi duruyordu. Nazlı’nın elinin içi terledi; parşömeni tuttuğunda ağrılı bir sıcaklık geçti sanki dokunduğu yerden.
Parşömeni açtılar. Mürekkep, solmuş ama hâlâ okunabilirdi. Satırlar, Nazlı’nın diline tuhaf gelmeyen ama bir an önce çözmek istediği bir ritimle dizilmişti. İçerideki harfler eski Osmanlıca’nın kıvrımlarıyla, daha eski bir dilin arapecelerini taşıyor gibiydi. Nazlı okurken, kelimeler tüylerini ürpertip kalbini hızlandırdı.
“’Mührün çağrısı, bağlanan kanla uyanır. İki ruh yan yana durduğunda, kapı titreşir. Ama anahtarın tam gücü, yalnızca kaybolanın adıyla tamamlanır...’” Nazlı sessizce okudu, sesinin ucunda bir çarpıntı vardı.
Aras yüzünü kitaptan kaldırdı. “Kaybolan… adıyla tamamlanır.” Sesi, duvarlardan geri dönen bir boşluğun içinde çürüyordu. Gözleri daralıp Nazlı’ya saplandı. “Bu, mührün eşleşmesine dair bir kayıt. Eğer parşömen doğruysa, birinin adı eksikse, anahtar eksik demektir.”
Nazlı’nın parmak uçları, göğsündeki mührün üzerinden geçti. Kaşları çatıldı; deri altında mührün kenarları sanki bir iz gibi yanıyor gibiydi. “Peki ya kaybolan kim?” diye sordu. Soru, yıldırım çarpmış bir ağacın gövdesindeki çatlak gibi sessiz kaldı.
Parşömeni daha dikkatli incelemeye başladılar. Satırların altındaki not çizgilerinde, bir şey göze çarpıyordu: son satırın olduğu yerde kağıt kesilmiş, neredeyse bir el kiri gibi yırtılmıştı. Kesik kenarlar, bir bıçakla alınmış gibi pürüzsüz değil, düzensizdi; bir acele işi, bir kargaşanın izini taşıyordu.
Aras parmağını kırık kenara götürdü; parmağın ucunda siyah bir leke vardı. “Yanık,” dedi. “Yakılmış ama söndürülmüş.” Gözleri bir an için pürüzsüz bir buz yüzü gibi donar gibi oldu. “Ya biri bilerek kopardı ya da burada bir mücadele oldu.”
Nazlı yavaşça parşömenin yırtık kısmına soktu; parmak ucu bir şey buldu: ince, nemli bir iz. Bir mürekkep damlası değildi. Daha derin, kan gibi değil ama kanın verdiği ağır bir his vardı. Bir not, hızlı bir el yazısıyla yarım bırakılmıştı; kelimeler yarıya kadar okunuyor, sonra kopuyordu: “…eğer onu bulursan—” ve orada kesiliyordu.
Aras derin bir iç çekti. “Kimin adına yazılmış olduğunu bilsek…” dedi. Sözün içinde hem merak hem de keder vardı. Nazlı, adının orada yazılmasını istemiyor ama aynı zamanda bilmeyi de arzular gibi hissetti.
“Belki eksik parça burada bir yerde,” diye fısıldadı Nazlı. “Ya da onu özel birileri almıştır. Konsey, eski muhafızlar...”
Aras dudaklarının kenarını çekti. Bir gülümseme değildi; daha çok hafif bir kabartı. “Konsey’i düşünme. Onlar kayıp parçayı saklamaz; kullanırlar. Esas soru,” dedi, sesi birden soğuk bir bıçak gibi keskinleşti, “eksik parçayı kim saklıyor?”
Nazlı parşömeni tekrar açtı, gözleri kelimelere saplanmıştı. Satırlar, mührün gücünü açıklıyordu; hatırlamaya çalışan bir dilin zor sesleri gibiydiler. “Anahtar—bir vücutla bütünleşmezse, kötüye hizmet eder. Bir alfa, bir şehir, bir yemin... Hepsi kırılabilir. Ve eğer isim tamamlanmazsa, anahtar yarım kalır; o yarım, sahibini çağırır, ama çağrı boşluğa düşer.”
Nazlı bu bölümde durdu. Boğazında bir tat değişti; sanki kurumuş bir metal tadı vardı. Mürekkebin arasından sızan eski sözler göğsünde bir yankı yaptı: çağrı boşluğa düşerse, yanıt gelmez. Ama yanıt gelirse? Aras’ın elinin içi, Nazlı’nın omzuna değdi; temas kısa ama ağırlığı vardı.
“Yani birisi, bir şey için ismi istiyor,” dedi Aras. “Eksik ismi bulursa, mührün gerçek gücünü çıkarabilir.”
Nazlı başını kaldırdı. Gözleri parlardı; karanlıkta kitapların gölgeleri ona bir tabutun kapaklarını anımsatıyordu. “Peki kim ismi bilir?” diye sordu. “Ve neden bizim adımız?”
Aras’ın bakışı bir an için yumuşadı. “Çünkü bazen kader iki ismi yan yana yazar ve insanlar bunu görmeye cesaret edemez.” Sesi nadiren bu kadar samimi gelmişti. Nazlı, dudaklarının kıvrımında eski bir yankı hissetti; Aras’ın gözlerinde kaybolmuş bir acı.
Tam o anda, parşömenin kenarında, çok ince bir işaret fark ettiler. Bir el izi, neredeyse görünmez, tozun altındaki bir iz gibi. Parmak ucuyla Nazlı işarete dokundu; elinden ince bir ısı yayıldı, sonra sustu. İz, bir yüzüğün kenarından alınmış gibi daireseldi. İçinde bir harf vardı: R. Nazlı’nın yüreği bir kez daha hızlı attı.
“R…” fısıldadı nazikçe. R… Aras’ın soyadının ilk harfi değildi sadece; onun geçmişinden gelen bir çağrı mıydı, yoksa başka birinin işareti mi?
Aras gözlerini kısıp izlere baktı. Sonra dedi ki, “Bu bir ipucu olabilir. Ya biri kendini belli etti… ya da bizi kışkırtıyorlardı.”
Kapının dışından uzaktan, kütüphaneye ait olmayan bir ayak sesi duyuldu — iki adım, sonra durdu. Her şey durdu. Gaz lambasının alevi bir an dalgalandı, gölgeler dans etti. Nazlı nefesini tuttu; Aras’ın eli instinktif olarak beline doğru gitti, ama durdu; hareketinde hem koruma hem hesap.
İki adım daha, bu kez daha yakın. Nazlı parşömeni daha sıkı tuttu, kağıdın kenarı parmaklarının arasına yapıştı. Lambanın ışığı, parşömenin eksik kısmının kenarındaki yanık izlerini vurguladı; siyah tüten izler, sanki bir şeyin acı içinde geri çekildiğini söylüyordu.
Aras fısıldadı, sesi bir fırtına öncesi rüzgârı gibi: “Bunu yapan, ya emin biri ya da korkak biri. Korkak olan parçayı saklar; emin olan ise onu kullanır.”
Nazlı gözlerini kapadı. Tüm bildiklerinin ötesindeki bir his, göğsündeki mühürün derinlerinden yukarı doğru tırmanıyordu. Sanki parşömenin kelimeleri, kalbinde bir yankı uyandırmış; bir kapının daha aralığını kokluyordu. Kalbinin altında, neredeyse duyulmayan bir tıklama oldu.
Kapı arkasından gelen ikinci adım, kütüphanenin derinliklerinden bir gölgeyi çekti. Adım, nazikçe ama kesin bir niyet taşıyordu.
Nazlı, parşömeni Aras’a doğru itti. “Son satırı eksik,” dedi sessizce. Sesinde hem hayal kırıklığı hem de ateş vardı. “Eksik parça burada değil. Birileri onu almış. Peki kim saklıyor?”
Aras derin bir nefes aldı. Gözleri parşömenin yırtık kenarına ve Nazlı’nın yüzüne gidip geliyordu. Bir an için gözlerinde merhamet ve açgözlülüğün aynı anda çarpıştığını gördü. Sanki iki farklı dünyanın eşiğindeydi.
Kapının kolu yavaşça çevirildi. Lambanın alevi sarsıldı; gölgeler uzun, keskin çizgilere dönüştü. Kütüphanenin içine doğru bir siluet belirdi — tanıdık bir duruş, tanıdık bir adım değil ama birinin gelişinin ağırlığını taşıyordu.
Nazlı’nın nefesi düğümlendi. Parşömenin eksik köşesinden sızan bir şey vardı; belki yarım bir kelime, belki bir imza. Aras gözlerini kapatıp bir kez daha derin bir ses çıkardı, sonra fısıldadı: “Eksik parçayı kim saklıyor?”
Cümle, kütüphanenin taş duvarlarına çarparak geri döndü. Kapının eşiğinde duran gölge bir adım daha ileri attı. Gölgeler, parşömenin yarım kalan satırının etrafında birleşerek bir zarf oluşturdu.
Aras’ın parmakları, Nazlı’nın bileğinin etrafında bir an sıkıldı. Nazlı o sıkışı hissetti: bir uyarı mıydı, yoksa bir mühür mü? Gözlerinin kenarında, haritanın üzerindeki sembol bir an için parladığını sandı.
Gölgeler hareket etti. Kapı tam açılmak üzereydi.
Parşömenin son satırı eksikti. Eksik parçayı kim saklıyordu?