Chapter 3
“Mührün bizim işimiz.”
Cümle odada çarpıp döndü. Duvarların kağıdı, kitap raflarının gölgeleri, gece lambasının sarı hali hepsi birden gerildi. Aras olduğu yerde sertleşti; sanki kelimeler bedeniyle aynı ritme vurmuş ve artık yerinden kıpırdamayacak bir heykel gibiydi.
Nazlı, kalbinin göğsünde bir elin sıkıca bastığını hissetti. Nefesi kesik, içindeki buzlu düğüm daha da sıkıştı. Parmak uçları masanın kenarını ezdi; ahşap, gece nemini saklayan soğuk bir yüz gibiydi. Gözleri Aras’ın yüzünü zorla taradı: çene hattı keskin, gözleri gece mavisi ve bir gölün dibini andıran derinlikteydi. Üstündeki koyu paltodan yağmurun getirisi gibi toprak kokusu yayılıyordu—temiz, ferah ama üzerindeki karanlığın habercisi.
—Bunu nasıl yapacağını söyle, dedi Nazlı. Sesi kısık, ama titremiyordu. Sadece gitgide artan dikkat var, bir zehre doğru yaklaşırken alınan nefes gibi.
Aras bir adım geri çekildi. Meşakkatle, kütüphanesinde duran bir sandalyeyi çekti; metalin sürtünmesi küçük bir gıcırtı yaptı. Oturdu, ama oturuşu hep üstünlük işaretiydi; bir yere çökme değil, yerle bütünleşme.
—Koruma, bilgi ve yollar, dedi. Herkesin bildiği gibi, şehirde istediğini verene güven olmaz. Ben istiyorum ki sen hayatta kal. İstiyorum ki bizimle çalış: bana mührü kullanmanın anahtarını, ya da nasıl çalıştığını göster. Karşılığında seni ve aradığın şeyi bulmana yardım edeceğim.
Nazlı’nın gözleri keskinleşti. Anahtar. Bir kelime, kütlesi olan bir şeyin kapısını hatırlattı. Göğsündeki mühürün; o gece parlayan, sıcak ama aynı anda buz gibi olan işaretin anlamı. O anahtarın, belki de kapı değil bir zincir olduğunu düşündü. Bir zincir, bir kelepçe—ya da bir kilit.
—Yani… sen… diye başladı. Sözcükler birbirine takılıyordu. —Bunun için ne istiyorsun? Bedeli nedir?
Aras gülümsedi; gülüşü sıcak bir bıçak gibi geçti. O bıçak hem davet hem de tehdit taşıyordu.
—Bedel kelimesi, Nazlı, senin gibi birinin cebine sığmaz. Ama basit söyleyeyim: sen benim alanımda, benim gözetimimde olacaksın. Benim adamlarım seni koruyacak. Şehrin maarifli kütükçülerinden bilgi alacağız. Birlikte geçmişin izlerini süreceğiz. Ben de sana geçmişin seninle ilgili kısımlarını açacağım.
Nazlı dudağını ısırdı. Bir parmak kanı getirdi; çabuk ama sessiz. Tadın içinde metal vardı. Kayıp kardeş, boşluğun köşelerinde bekleyen fotoğraflar, geriye dönmeyen yıllar—böylesi bir teklif, cehennemin kapısını aralayacak kadar cezbediciydi.
—Ve eğer reddedersem? dedi Nazlı. Sesinde bir damla bile umutsuzluk yoktu; daha çok meydan okuma vardı.
Aras'ın gözleri bir an donuklaştı. Gece dışarıda bir an rüzgârla anlattı hikayesini; pencereden gelen köpeğin uzak uluması Boğaz'ın karşı kıyısından yankılanıyordu. Kulaklarına çarpan her ses, ikisinin ortasındaki gerginliği bıçak gibi kesti.
—Reddedersen, dedi Aras soğuk bir tonla, herkes bildiği şeyi yapar: saklanırsın, gizlenirsin. Ama bir gün bir kapı çalar; içeriye girenler senin kimsesizliğini kartlarına oynarlar. Bizim gibi büyük güçler küçük, savunmasız çizgileri yerinden söküp çürütür. Sana verilen yardımın karşılığı olmadığında, dünyanın daha acımasız yüzü seni bulur.
Nazlı omuzlarını dikleştirdi. Karşısında duran bu adam bir tehditse—ve bir kurtarıcı—o zaman onunla dans etmesi gerekiyordu. Ama güvenir miydi? Güven, Nazlı için bir lüks değildi; yıllarca kaybetmenin karalarla ördüğü bir borçtu.
Aras masanın üzerindeki bir zarfı çekti. Elindeki zarf siyah, damga gibi bir işaret taşıyordu. Nazlı nefesini tuttu. O işaret, Aras'ın rütbesinin küçük bir yansımasıydı: Volkan pack’inin damgası. Zarfı hafifçe itti; Nazlı’nın gözleri zarfın üzerine yapıştı.
—Bunu imzalarsın, dedi Aras. —Geçici bir koruma anlaşması. Senin hakların korunacak. Ayrıca—diğer tarafın da uyması gereken maddeler var. Bunu hukuk gibi düşün; ama eski, dişleri daha sivri.
Nazlı parmaklarını eğip zarfın kenarına dokundu. Derin bir iç çekti. Kelimelerin arkasındaki pratik gerçekleri seçiyordu: koruma—ama o koruma onun üzerinde bir kontrol olmadan verilemeyecek kadar pahalıydı. Bilgi—ama Aras’ın bilgilendiği her şey aynı zamanda bir araçtı.
—Sana inanmamam için sebeplerim var, dedi Nazlı. —Senin türün insanları, olmazsa olmazları kararlarına göre feda etti. Bana onlardan biri gibi davranabilecek misin?
Aras'un yüzü ıslandı; bir gölge geçti. Gözlerinin içi karardı ama içindeki ateş sönmedi.
—Benim türüm zaten pek çok şeyi feda etti, dedi. —Ve ben, benim için feda edilenlerin hesabını tutarım. Ama bu farklı. Bu senin hikayen. Bu mühür… bir eşyadan öte. Bunu kullanan da, bundan etkilenen de bir düzlem değil. Bu oyunu bitirebilir. Belki de bitirmemiz gerek.
Oyun kelimesi, odada bir titreşim yarattı. Nazlı geçmişindeki kırık plaklardan birinin ritmi gibi beyninde çınladı. Oyunlar, kurallar, hepsi manipülasyon. O oyunun içinde olmak istemiyordu. Ama bilmek—bilmek için her şeyini satardı.
—Senin geçmişine dokunmam için beni bağlaman mı gerekiyor? diye sordu Nazlı. —Bir anlaşma mı? Bir sözleşme?
Aras masaya koyduğu zarfı araladı. İçinden başka kağıtlar, bir kalem, ince bir siyah ciltli defter çıktı. Defterin kapağında küçük, özenli harflerle yazılmıştı: KAYITLAR. Nazlı’nın adı yazılmış bir sayfa çekildi ve masanın ortasına kondu.
—Bu, dedi Aras, bu bir kayıt. Korunanların isimleri, takibi, olası tehditler—her şey burada not edilir. Senin adın burada olacaktır. Sözleşmeyle birlikte; yani eğer kabul edersen, şehrin kayıtlarına geçeceksin. İnsanlar bilirler ki kayıtlar altında olan biri Volkan korumasındadır.
Nazlı gözlerini deftere dikip, kendi el yazısının yerini aradı. Kendisini resmi kayıtlarda görmek, göğsündeki mühüre bir not koymak gibiydi: daha görünür, daha dokunulabilir. Kayıp kardeşinin adı varsa? Orada bir iz bulabilecekti belki.
—Ama kayıt, dedi Nazlı. —Bu, onların da seni hedef alması demek değil mi? Bir kaydın olması bir nevi bir etiket. Eğer onları cezbeden bir şey varsa…
Aras başını salladı. Yorgun, kabullenmiş bir baş sallamasıydı.
—Evet. Kayıt bir etiket. Ama kayıt varsa ve altında benim adım varsa, onları benimle yüzleşmeye zorlar. Gelip seni alırlarsa, karşılarında benim adamlarım olur. Kaçak bir caddenin çocuğuysun, Nazlı. Tek başına yok edilemiyorsun; ama yalnızsın. Ben yanında olduğumda seni yok etmek isteyenler doğrudan benimle çatışmak zorunda kalır.
Saat odanın köşesindeki bir eski makinenin tıkırtısıyla örttü. Dışarıda bir vapur uğultusu, denizin tuzlu kokusunu pencereden taşıdı. Nazlı, bu kokunun arkasında bir barut kokusu tanıdı; her savaşın bir ön kokusu vardı.
—Senin için çalışacaklar mı? diye sordu Nazlı. —Kardeşimi bulacak mısın? Benim kaderimdeki boşlukları dolduracak mısın?
Aras bakışlarını bir an uzaklara diktirdi. Gecenin derinlikleri, Boğaz’ın altındaki galerileri hatırladı mı? Nazlı onun yüzünde bir anlığına bir şey çöktü: kayıp mate'ının fotoğrafı, uzaktaki bir isyan, bir yemin.
—Aradıklarını bulma garantisi veremem, dedi. —Ama izler varsa, onları takip ederiz. Eğer biri kardeşinle oynadıysa veya onu bir yere hapsedip işaretledi ise, izlerini süreriz. Söz vermiyorum; ama elimdeki kaynakları sana açarım.
Nazlı gürültüyle bir nefes aldı. Kaynaklar. Bir kapı daha aralanıyordu: Aras’ın devrettiği güç ve ağı. Sürüklenmenin başlangıcıydı belki de. Gözleri deftere geri döndü; sayfalar arasında bir boşluk vardı—taze bir boşluk, henüz kimse doldurmamış kırılganlık.
—Tamam, dedi Nazlı, kelimeler boğazından çıkmakta zorlandı ama kararlıydı. —Bir tek şartım var.
Aras bekledi, onun sözü şartları açığa çıkaracak mıydı?
—Şartım şu: sen benim oyunum olmayacaksın. Geçmişimi, mührümü ve kardeşimi benim istediğin gibi kullanamayacaksın. Eğer bunu istiyorsan… diye başladığı cümleyi bitirmek için nefes aldı. —Ben, sözleşme ister, sen de özgürlüğünü istiyorsun. Bu çifte denk düşmeli.
Aras’ın gözleri bir kıvılcım attı; sanki beklediği tereddüt içinde bir karşılık bulmuştu. Ağır bir sessizlik çöktü. Nazlı, kendi içindeki korkunun yerini bir tür plan duygusunun almasına izin verdi. Bu, pazardı. Ve pazarda her şeyi satıyordu: korku, bilgi, gönül.
—Sana başlangıç için güveneceğim, diye fısıldadı. —Ama söz ver ki beni manipüle etmeyeceksin. Birbirimizi yemeyeceğiz.
Aras’ın çenesi bir an gevşedi. Yavaşça elini uzattı, parmak uçlarıyla defterin bir sayfasını tuttu. Üzerine küçük bir kalp çizmiş gibi görünse de, o sadece bir işaretti: iki küçük çizgiyle başlayan bir ruh hali. Nazlı gülümsemedi; gülümsedi ama ağırlığı yeni bir sorumluluğun kıskacında hissediyordu.
—Tamam, dedi Aras. —Kayıtlara geçecek bir isim, bir koruma, ve bilgi. Fakat imzalamadan önce bilmen gereken bir şey var.
Nazlı başını kaldırdı. Adı defterin sayfasında, henüz mürekkep değmemişti. O an, masanın kenarına gömülü ince bir kağıt parçası gözüne ilişti. Düşük ışık altında beyazdı; masanın üstüyle aynı değildi. Kağıt kenarı yeni yırtılmıştı.
—Ne? diye sordu Nazlı.
Aras, masanın altından bir el hareketiyle küçük bir zarf çıkardı. Zarfı açtı; içinden bir notu yavaşça çıkardı, parmakları titremeden. Kağıt, çalıntı bir notun sessiz çığlığı gibiydi. Üzerinde birkaç kelime hızlı, acı dolu bir el yazısıyla yazılmıştı.
Nazlı’nın gözleri nota kitlendi. Kelimeler hem tanıdık hem de yabancıydı; bir tüy gibi ince, bir bıçak kadar keskin.
Notta tek bir satır vardı. Harfler karalı, mürekkep daha henüz kurumamıştı:
“Onlar peşinde. İsimler: Volkan — Eren.”
Nazlı’nın boğazında bir şey koptu. Not, masanın üzerine düşerken bir kuşun kanadının çırpınmasına benziyordu. Her şey bir anda dondu; Aras’ın gözleri, Nazlı’nın yüzüne geçti. Ardından, aynı anda, ikisi de bir kelimeyi aynı anda fısıldadı:
—Peşindeler.
Nazlı, kalemin ucuyla son bir kararın ağırlığını hissetti. Deftere imza atacak parmakları terledi. Her harf, bir ölüm ya da kurtuluş kapısını aralayabilirdi. Arasının verdiği teklif şimdi bir sınavdı: ne ile değiştirilecekti hayatı?
Nazlı derin bir nefes aldı. Masanın üzerindeki notu bir daha okudu; mürekkep taze, tehdidin taze. Ardından başını kaldırdı ve Aras’ın gözlerine baktı. Kabul edecekti—ama o anın içine bir sorunun ritmini sakladı:
—Tamam, dedi Nazlı. —Kabul ediyorum.
Tam o anda, masanın üzerinde duran notun sağ alt köşesindeki küçük ek yazıyı fark etti: ince bir çizgiyle, başka bir el, belki de bir iz bırakan.
“Kime ile başladılar?” diye fısıldadı Nazlı. Soru dudağından çıktı ama cevabı anında yetersiz kaldı.
Aras parmaklarıyla notu işaret etti, ama gözleri bir başka şeyin üzerindeydi; pencereden daha uzak bir sokak köşesine, gölgelerin daha koyu olduğu yöne bakıyordu. O an, Nazlı anladı: yalnızca fiziksel bir koruma değil, aynı zamanda bir hedef haline geliyordu. Defterin sayfası imzalanmayı bekliyordu. Ama notun taze kelimeleri, dışarda yazanların daha fazla olduğunu fısıldıyordu.
Kapı hafifçe aralanıp geceye doğru bir çizgi bıraktı. Okunaklı bir el yazısı, kalemiyle henüz bitmemiş bir cümle gibi ortada duruyordu. Nazlı’nın parmakları, imza için kalemi aldı; ama aynı anda içindeki bir ses, masanın köşesindeki o küçük notun, aslında çok daha fazlasını söylediğini haykırıyordu.
O anda Nazlı, kabul ederken fark etti: birinin peşinde oldukları, sadece kulaktan dolma bir söylenti değildi. Bir yazılı işaret vardı. Ve bu işaret, ikisinin adını yan yana yazmıştı.