NoveliqaKaderin Pençesi: Alfa'nın Yasak Eşi / Alfa'nın Gölgesi :0%
Log in

Chapter 2

Alfa'nın Gölgesi

Aras'ın gölgesi eşiğin öbür tarafında bekleşirken oda bir an daha inceldi; sanki duvarlar nefesini tutmuş, mobilyalar gerilimle dikleşmişti.

Nazlı, göğsünün üzerinde bir yerin daha sertleştiğini hissetti—mührün olduğu yerde derin bir zonklama, soğuk bir ipin etrafını sıktığını. Parmak uçları masanın kenarına gömüldü; tırnakları ahşabın çıplak liflerine çizik bıraktı.

"Burada... neden?" cılız çıktı sesi. Kelime bir istekten çok, kendi kendine yöneltilmiş bir soru gibiydi; geçmişinden kopmuş bir taşın çıkardığı yankı.

Aras adımını attı. Ayakları halının ince dokusuna değince odadaki hava değişti; yağmur sonrası toprak gibi, demirin ve eski kütüphane kağıdının karışımı bir koku salındı. Üzerindeki uzun kaban hala ıslaktı; tüyleri çamurdan arınmış bir kurtun durgun parlaklığını taşıyordu.

Yüzü ışıkla gölge arasında asılı kaldı. Gözleri—şafak öncesi bir Boğaz gibi, sert ama derin—Nazlı'nın üzerinde gezinirken içindeki hesaplaşmayı saklayamıyordu.

"Sen sormadan önce cevap vereyim," dedi Aras, sesi yumuşak ama bıçak kenarı kadar net. "Beni burada merak ediyor olmamalısın, Nazlı. Seni uzun zamandır izliyorum."

İzlemek. O kelime Nazlı'nın midesine bir taş attı. İzleniyordu—uygunsuz bir hayal değil, canlı ve nefes alan bir gerçek. Birisinin adımlarını, gülüşünü, kaçamak bakışlarını, gecelerini takip etmesi.

Nazlı çekildi, koltuğun sırtına yaslandı. Pastel renkli bir kitap sırtı parmağının ucuna değdi; sayfaların tozu burun deliklerinin kenarına yapıştı. Kendi nefesini dinledi; düzensiz, hızlanan bir daktilo vuruşu gibi.

"Nasıl—" diye başladı, fakat Aras sözcükleri kestirmeden aldı.

"Berlin'deki o eski arşivde seninle aynı çizimi gördüm," dedi. "Karanlık katın duvarında, mum ışığı altında, el yazması bir parşömenin köşesine kazınmıştı. Senin göğsündeki işaretin aynısıydı. Onu bir kez gördüm mü, aradım. Sonra başka izler buldum; sahafın vitrinine yapışmış bir tüylü telgraf kağıdı, bir kedi gibi gizlenmiş notlar, gece yarısı çıkışından sonra yerde bıraktığın adımlar."

Nazlı'ın başında bir sis çöktü. Berlin? Arşiv? Hatırlamadığı bir yer, bir yüz. Kafasında eksik bir fotoğraf albümü—karanlık, soluk köşelerde imajlar. Kardeşiyle ilgili yanıp sönen çocukluk anıları; bir sahaf önünde kaybolan bir el. Her hatırayı yakaladığında bir köşesi yok olup gidiyordu.

Aras diz çökmüş gibi alçaldı; bu hareket onun tehditini azaltmayacak, tam tersine yakınlığını artıracaktı. Yüzü daha yakındı; her birinin nefesi başka bir iklimden geliyordu.

"İzledim, çünkü mührün koleksiyonumuzda olabilir," dedi. "Ve koleksiyonlarımızda olan şey, kimsenin tek başına sahip olmasına izin verilmez."

Nazlı gözlerini kısarak ona baktı. "Koleksiyon?" Kelimeyi tanımıyordu, ama içinde bir şimşek çaktı; pack'ler, alfalar, gizli sayılar. Kütüphanesinde bulduğu yarım cümlelerde aniden canlanan bir dil gibi. O cümleler bir yerlerde onun beynine kazılıydı ama anlamları bulanık.

Aras hafifçe gülümsedi—gülüşü sıcaklık değil, evrakı mühürleyen bir damga gibiydi. "Volkan pack'inin koleksiyonundan bahsediyorum. Bizim tarihimiz, bizim kayıplarımız, bizim intikam planlarımız." Sesi bir mantra gibi alçaldı. "Senin göğsündeki işaret... benzer izleri yıllar boyunca takip ettim. Galerilerde, tapınak kazılarında, eski alfa defterlerinde. Bu, tesadüf değil."

Nazlı'nın elleri refleksle göğsüne gitti. Mührün altındaki deri, sanki o anda alev alev yandı. Soğuk ve sıcak aynı anda darbeler yapıyordu; geçmişin bir parçası vardı orada, ama o parça kimdi? Kimin elinden geçmişti bu işaret? Kimin kanı bu çizgileri taşıyordu?

"Sen ne istiyorsun?" diye fısıldadı Nazlı. Kelime zar zor çıktı. Soru basitti ama taşıdığı risk bambaşkaydı.

Aras bir an durdu. Gözleri karanlık bir liman gibi dalgalandı, sonra geceyi yararcasına konuştu. "Önce anlamak istiyorum," dedi. "Nasıl oldu. Kim koydu. Ve ne için."

"Anlamam için beni kurcalayacak mısın?" Nazlı, sesi titredi ama yüzünde bir kıvılcım vardı. Korku böceği gibi titriyordu ama içindeki bir başka hayvan—çırpınıp dışarı çıkmak isteyen bir şey—uyanmıştı.

Aras başını hafifçe eğdi. "Kurcalamak mı? Nazlı, ben eski usul işler yaparım. Sorular sorarım, kapıları açarım, gereken yerde kan isterim." Sözleri bir tehditten çok, doğrudan bir gerçek gibiydi. "Ama seninle konuşmak istiyorum. Çünkü bu iş sadece bilgiyle çözülmez; buna bir bağ, bir bağlayıcı lazım."

Nazlı nefesini tutup bıraktı. Bağlayıcı. Hafızasındaki boşluklar birdenbire anlam kazanan bir kelimeyle titreşti. "Bağlar mı? Ben... ben bir insanım." Sıradan bir savunmaydı, mantığın son kalesi.

Aras'ın ağzının kenarında bir çizgi oluştu; o çizgi bir çukura benzeyen acıyı taşıyordu. "Evet, insansın," dedi. "Ve işin garibi, insan olduğun için daha değerlisin. Mührün... öyle sıradan bir şey değil. Eskiler, böyle işaretleri insanlara değil de belirli görevlere asign ederdi. Bağlama törenlerine, muhafızlara, anahtar gibi davranacak kişilere."

Sözcüklerin arasına fısıltılar karıştı; eski ritüellerin adları, köşeli harflerle yazılmış metinler. Nazlı kokladı; odanın havası aniden daha ağırlaştı, mum dumanı ve deniz tuzu bir araya gelip yıldızsız bir gökyüzü gibi genişledi.

"Galeri," dedi Aras, gözleri bir an dalıp gittiği bir hatıraya takıldı. "Boğaz'ın altındaki güney galerilerden birinde bir kapı vardı. Üzerinde pek çok sembol; seninkine benzeyen çizgilerle doluydu. Kapıyı açmak için bir 'anahtar' gerekiyordu—bir kişi, bir işaret, belirli bir kan kaydı. O zamanlar fikirlerimiz farklıydı. Ama şimdi, düzen bozuldu. Sınırlarımız erozyona uğradı. Bizim gibi pack'ler için anahtarlar her zaman tehlikelidir ama gereklidir de."

Nazlı'ın dünya dönmeye başladı ama yavaş. "Anahtar... benim mi?" Sesinin ucunda küçük bir çığlık vardı; kendi değeri, kendi kaderinin ağırlığı karşısında sersemlemişti.

"Belki," dedi Aras, bu kez bir sırdaş gibi. "Ya da belki sen sadece taşıyıcısın. Bazen anahtar bir kutuyu açmaz; kutuyu aratır. Bazen bir işaret, kapıları kapatır. Farklı ellerde farklı şey yapar."

Nazlı alnını ovuşturdu. Her kelime bir taş gibi kafatasına çarpıyor, eski bir evin duvarlarını tıpatıp döşüyordu. Hatırlamak istediği bir anı zihninde dalgalanıyor, ama kenarları yıpranmıştı; belki de hep öyleydi—anılar bir yerlere sürgün edilmiş.

Aras ayağa kalktı. Hareketi odayı yeniden doldurdu; havadaki tozlar onun etrafında bir bulut yaptı. "Beni izlediğini düşündüğün için—kodlarımızla, ritüellerimizle, koleksiyonlarımızla korkmana gerek yok," dedi. "Çünkü bize ait olduğunu söylemiyorum. Sana ait olduğunu da söylemiyorum. Sadece sana diyorum ki; bu mesele bizim dünyamızın sınırlarına dokunuyor."

Nazlı dikkati dağılan bir cadı gibi etrafa bakındı. Pencereden Boğaz bir çizgi halinde görünüyordu; uzakta vapur geceyi yarıyordu. Şehir iki yüzlüydü: yüzeyinde insanlar, altında kurallar. Aras'ın sözleri o kurallardan birinin sınırına işaret ediyordu.

"Sen niye benimle böyle ilgileniyorsun?" diye sordu Nazlı. "Hani, senin işi şey—kural falan?"

Aras bir adım daha attı, mesafe anlamsız hale geldi. Kötü bir rüzgâr çaldı kapının kolunu, eski bir haritadan kopup gelen bir kıvraklık gibi.

"Çünkü kaybettim," dedi Aras, sesi bir diken gibi kalbini delip geçti. "Ben de bir şeyler kaybettim. Kendi bağımı, kendi düzenimi. Mate'ımı kaybettim. Onu intikamla değil, düzeni yeniden tesis ederek anmak istiyorum. Ve eğer mührün—senin işaretin—bize o kapıyı açabilecekse, kullanırım. Gerekirse seni korurum, gerekirse seni zincirlerim. Ama mührün bizim işimiz."

Kelimeyi fısıldadı ve ses, Nazlı'nın kulağına kaydı; yumuşak, ama içinde katmanlı bir kararla. O andaki tüm kasvet, tüm tehditler o birkaç kelimeye sıkıştı. Aras'ın gözlerinde bir şey kalınlaştı: sahip olma, planlama, ve çok daha derin bir yalnızlık.

Nazlı'nın nefesi durdu. Dudakları aralandı. O küçük, zarif işaretin bir anda bir şehrin kaderini sürükleyebileceği düşüncesi hem inanılmaz hem de öldürücüydü.

Aras orada durdu; odamızın, kütüphanesinin, gecenin içindeki iki kişinin arasında bir hüküm gibiydi.

Mührün bizim işimiz.