Chapter 15
Bedeninin içinden bir şey, ince bir tel gibi gerildi ve koptu. Nazlı, nefesinin kesildiğini hissetti; hava göğsüne dolup ani bir panikle boğuluyordu. Kulaklarında bir uğultu, zeminde yankılanan adımlar gibi; yavaşça, sonrasında hızlanarak. Sesin sahibi gitmiş miydi, yoksa daha yeni mi başlıyordu?
Gözleri karardıktan sonra etrafındaki dünyayı kısıtlayan bir tünel oluştu. O tünelin sonunda yalnızca bir kapı vardı — hep olduğundan daha yakın, daha çağırtkan. Nazlı sanki o kapıyı açmak için doğmuş gibiydi; adımları onu sürükledi.
Kitapların kokusu, İstanbul’un yaz gecesindeki nemi ve uzun zaman saklanmış kağıtların tatlı, topraklı kokusu başına çarpınca gerçekliğe geri döndü. Kütüphanenin koridorları gece sessizliğine gömülmüştü. Dış kapı kilitliydi; anahtar işi bitmişti belki ama içeride hâlâ bir sır daha barınıyordu. Nazlı, parmak uçları rafların kenarlarına sürünerek ilerledi. Her dokunuş toz bulutları halinde uçarak havada gidip gelen ışık parçalarını dağıttı.
Bir rafın ardında, gözüne yıllardır fark etmediği bir çatlak ilişti. Çatlak bir düz çizgi değildi; sanki kasıtlı olarak saklanan bir kapıydı. Kalbi bir istem dışı hızla çarptı. Avuçları ıslandı. Parmaklarını çatlağa bastırınca tahta bir sürgünün sessizce tıklandığını duydu.
"Bu kadar basit olamaz," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi raflar arasından bir hayalet gibi sektirdi; kelimeler uzun süre orada asılı kaldı.
Sürgüyü çekti. Tahta kapı alt taraftan, eski bir halkla kilitleniyordu. Kilit yuvasının etrafı paslıydı; içinde asılı duran küçük bir madalyon vardı—minik bir ay ve içi oyulmuş bir harf: E. Eren. Nazlı’nın nefesi aniden kesildi; parmakları titredi. Madalyonu eline aldığında soğuk bir şok yayıldı bileğine, göğsündeki mührün durgun sancılarıyla bir ritim tuttu sanki.
Madalyonu denize benzeyen bir özlemle kavradı. Parmak izleri hem yaş hem kuruydı; gençliğinin hatıraları, bir resimde asılı kalmış bir gülüş gibi filizlendi. Kardeşinin küçücük eli bir zamanlar o madalyona ne kadar sıkı tutunmuştu? Nazlı, hatırlamak için zorladı; gözlerinin arkasında kırpılmayan bir görüntü belirdi: çocukken sokak kenarında duran tezgâhın önünde oynayan iki siluet, küçük bir çocuğun parmağındaki çizik, annesinin uzak bir şarkısı.
Kapı yavaşça doğrulandı; içerideki hava taş duvarların yaşlığını taşıyordu. Nazlı dizlerinin altındaki sargı gibi bir eziklik hissetti ve gövdesini içeri itti. Oda beklenenden daha küçüktü; dimdik raflar, bir masa, bir tahta sandalye ve bir küçük metal kutu dışında neredeyse boştu. Aydınlatma yoktu; tavanın çatlaklarından sızan ay ışığı, toz taneciklerini bir yıldız sürüsü gibi sallandırıyordu.
Masaya konmuş küçük metal kutunun kapağında, tanıdık bir el yazısı vardı. Harfler Alice’in çocuk kitabındaki süslü harf gibi kıvrılmıyor, kalın ve keskin hatlarla yazılıydı. Nazlı parmak uçlarıyla kapağı yokladı; pasın kokusu burnuna çarptı, altına karışmış metalin soğukluğu dilinde hafif bir tat bıraktı. Kutuyu açtığında içinden çıkan şey, kalbini bir tokat gibi vurdu.
Bir oyuncak araba, bir kurdeleyle bağlı küçük bir saç teli, bir başparmak boyutunda siyah bir taş — hepsi toz içinde, fakat tanıdık bir düzen içindeydi. Taş küçüktü ama eline aldığında ağırlığı başka bir şeyin varlığını taşıyormuş gibi hissettirdi; yutkunurken boynuna kadar uzanan bir ısı dalgası. Saç telini tanıdı — kardeşinin saçlarına benzeyen, ama eskiydi; zamanla solmuş.
Kutunun dibinde bir zarf vardı. Zarfa tutunmuş, sararmış bir parşömen. Üzerinde birkaç çizik ve bir tarih... ama tarih silinmişti. Nazlı, parşömeni iki eliyle havaya kaldırdı. Kağıdın kokusu toprak ve sigara dumanı arasında eski bir yazın gibiydi. Harfleri okurken başının içinde bir zil çaldı; bir notanın hafif acılığı.
"Nazlı..." diye başladı. Harfler dalga dalga sayfada titriyordu; sanki yazan el hemen yanı başındaymış gibiydi.
Okudukça kelimeler kendi kendine anlam kazanıyordu. Cümleler kısa, parçalanmış, bir haritanın notları gibi. Ardında kardeşinin el yazısını benzetebileceği küçük bir iz var mı diye aradı; evet—bazı harflerin yuvarlanışı, "r" harfinin şuksu. Kalbi daha da hızlı atmaya başladı.
"Bulduysan..." diye devam ediyordu satırlara dökülen el. "Biliyorsun ki tek kelimelik bir cevap yok. Tüm kapılar bir anahtarla açılmaz. Bir parça sakladık. Kim bulduysa bilsin: parça kırıksa yeniden dokunulmalısın. Parça beklenenden daha yakındır."
Nazlı'nın gözleri sayfaları tararken bir nokta çakıldı; bir dizi sayı, ardından farklı bir elyazısı ile bir kod dizisi. Rakamlar, harfler, ve tuhaf simgeler. Kardeşinin not defterinde gördüğü eşsiz küçük sembollerden bazıları burada da vardı — ayın yarısı, bir dalga, bir küçük üçgen.
"Sen çözersin, değil mi, Nazlı?" diye fısıldadı o boş odaya. Sesinin çakıllı bir yankısı duvarlarda yuvarlandı. Kendi sesinin sıcaklığı bir nebze güç verdi; dizlerinin altındaki gerilimi hafifletti.
Parşömendeki bir cümlenin sonu silikleşmiş; fakat orada yeni bir satır vardı, hemen altında bir iz: "Saklanan parça —"
Nazlı, parşömeni ters çevirdi. Arkasında, içinde taraklı mürekkebe batırılmış harfler gibi duran, küçük bir not daha vardı. Bu, kardeşinden değildi. Harfler kalın, kısmi rulo yapmış, sanki biri yazarken elini buruşturmuş; ama tanıdık bir tehdit vardı o kelimelerin arasında. Yine de son satır, onun parmaklarının arasından bir zehir damlası gibi akıp içine siniverdi.
"Saklanan parça senin içinde."
Cümleyi iki defa okudu. İlkinde anlamı keskin bir bıçak gibiydi; ikinci okunuşunda, kelimeler içinden duman gibi yayıldı. İçinde mi? Kimin içinde? Nazlı’nın boğazında asılı kalan bir yumru, ağlama isteğini gıdıkladı. Gözlerinin kenarları ıslandı; bu, hatırlamak istemediği anılardan birinin kıyısında bekleyen bir duyguymuş gibi.
Bir parça. Kayıp parça. Onun içi. Kırıldı mı, saklandı mı, ya da kendi içinde bir odacıkta mı gömülü? Nazlı kendini sorguladı. Geçmişinde bir deliğin içinde bir şeyin kaybolduğunu biliyordu; o delik, kardeşinin yok oluşuyla aynı çizgideydi. Ama parça nasıl "içinde" olabilirdi ki? Fiziksel bir nesne mucizevi bir şekilde gömülü müydü? Yoksa bir anı, bir sırrın ağır kısmı mıydı?
Odanın sessizliği aniden baskı yapar hale geldi. Her nefes alışında parmağının ucunda titreşimler hissediyordu; göğsündeki o mühür, hafifçe sızladı. Parşömendeki mürekkep, gözüne karanlık bir ipucu verdi: bazı harfler, sanki elle sayıların üzerine tekrar tekrar yazılmış gibiydi. Nazlı notları birleştirdi. Üzerinde oynayan dingin bir matematik vardı; sayıların yerini harfler alıyordu, sonra bir harf dizisi ortaya çıkıyordu.
"EL-AN..." diye mırıldandı Nazlı, dudaklarının arasından. Harfler birleşip kayarken bir kelime çıktı: "ELAN". Bu bir isim miydi, yoksa "el an" gibi bir zaman belirtisi? Bir başka çizik bir üçgenle birleşiyor, bir dalga işaretiyle bitiyordu. Bir tuhaflık daha: parşömenin kenarında minik bir damla lekesi, kan gibi koyu. Nazlı elini hızla geri çekti; parmak uçlarına bulaşan tadı metalik, tanıdık ve korkutucuydu.
O anda kapı arkasından hafif bir hışırtı duyuldu. Nazlı irkildi; kalbi boğazına geldi. Adımlar yavaştı. Ses, kütüphanenin dışından değil, daha uzak bir yerden—derinlerden geliyordu. Sanki birinin sürgüyü yeniden yerine takmaya karar verdiği, ya da birinin uzun zamandır sakladığı bir kapıyı kapalı tuttuğu hissi.
"Kim var?" diye sordu Nazlı, sesinde kütüphanenin loşluğuna sızan ince bir titreme. Söylediği söz kendi kulaklarını bile şaşırtacak kadar küçüktü ama odanın her köşesine yayıldı.
Cevap gelmedi. Sadece duvarların içinde kendi kalp atışının yankısı kaldı ve parşömenin anlamsız harfleri üzerinde dönüp dolanmaya başladı. Nazlı dizlerini hafifçe bükerek masanın kenarına yaslandı. Ellerinin içi terliydi. Madalyonu cebine bastırdı; metal soğukluğunu bir dolaşma, bir teselli gibi hissetti.
Kendi kendine saydı. Kodları algılamaya çalıştı. Bir noktada kardeşinin bir zamanlar oynadığı oyunlardan birinin adının, bir şifre ağacının dallarında bir anahtar gibi saklı olduğunu hatırladı. On iki yıl önce, kardeşi not defterine rastgele sembollerle birlikte çocukça bir şifre yazmıştı; bir oyun, kaçış planı. Nazlı o zamanlar gülmüştü. Şimdi aynı oyun, hayatının merkezine yerleşmişti.
Parşömenin üzerinde, sol üst köşeye sıkışmış küçük bir işaret daha vardı. Bir harf, yarım çizgiyle kesilmiş: N. Nazlı'nın adı. Kalbi acı bir ritimle hızlandı. Harfler sadece işaret değildi; bir çağrıydı. Sanki not, ona özel olarak yazılmıştı. Sanki kardeşi hâlâ onunla konuşuyordu. Sanki birisi ona söylemişti: bunu bulman gerekiyordu.
Nazlı, dudaklarını nemlendirdi. Kaderin bir telkini gibi, vücudu karar verdi; oturdu, parşömeni daha dikkatle inceledi, parmaklarıyla nottaki sembollerin üzerinden geçti. Birden, parşömenin arkasında başka şeyler olduğunu fark etti: ince bir kağıt daha, katlanmış, neredeyse görünmez. Ellerini biraz daha derinleştirip o gizli katlamayı açtığında içinden küçük bir eşyaya benzeyen, siyah bir kumaş parçası çıktı. Kumaş nemliydi; hoş bir koku küf ve bahar yağmuru arasında gidip geliyordu. Kumaşın içine bir şey sıkıştırılmıştı—ince, sert, bir parça.
Nazlı parça için biriken nefesini tuttu. Parmağını uzattı; parça eline kâğıt gibi kaydı. Küçük, solgun bir metal plaka. Üzerinde o bildik simgelerden biri: yarım ayın içinde küçük bir üçgen. Plakanın kenarındaki oyukta minik, tanımsız bir iz vardı; tıpkı göğsünün üstündeki mührün küçük benzeri. Nazlı metalin yüzeyine parmağını sürünce, elinde bir karıncalanma belirdi—göğsündeki mühür ansızın sancı verdi, sıcak ve keskin.
"Hayır..." diye fısıldadı, kendi kendine. Bir yalancı ayin gibi, parça ve mühür birbirine bir kapı açmıştı. Gözleri plakanın üzerinde takılı kaldı; beyninde bir ışık yanıp söndü. Plakanın üstünde, zarın kenarındaki mürekkep lekesinin hemen yanında, bir satır daha gömülüydü. Yazı inceydi, neredeyse görünmez; okudukça harfler ürpertti.
"Saklanan parça senin içinde."
Cümle odaya yayıldı. Nazlı onu bir kez okudu, sonra tekrar. Birden bütün soruların ortasında bir soru daha belirdi: parça gerçekten o muydu? Bu metal parça mı, yoksa içindeki bir şeyin metaforu muydu? Nazlı parmağını plakanın kenarına bastırıp hafifçe çevirdi; sanki parça bir anahtar gibi, bir şeyin yerini işaret ediyordu. İçinde, bilinmeyen bir kapı aralığının hava akımı vardı.
Dışarıdan, uzak bir kapı daha gıcırdadı. Bu defa ses daha yakındı; ayak sesleri, birinin ağır adımlarla taş basamaklardan inmesi gibi. Nazlı aniden olduğu yerde dondu. Oda küçüldü, duvarlar üzerine çöktü. Nefesi kısa, hızlı, kesik kesikti.
Parşömeni ve küçük metal plakayı elinde tutarken, Nazlı derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı bir an için. Kardeşinin adı ağzında bir dua gibi. O ana kadar kendisine yaslanan her şey; kayıpları, korkuları, gizemleri, hepsi ellerinin ucundaydı. Ama parşömenin sonunda yazan üç kelime, sanki bir bıçak gibi durdu: "Saklanan parça senin içinde".
Nazlı gözlerini açtı, plakanın soğuk yüzünü bir daha inceledi. Kapıdan gelen ayak sesleri durdu. Sessizlik, bir nefes kadar uzun sürdü. O an, Nazlı bir seçim yapmak zorundaydı. Plakayı cebine koydu, madalyonu boynuna daha sıkı sardı, sonra kapıya doğru yürüdü—her adımı yerdeki tozu kaldırıyor, havada asılı kalan küçük tanecikleri onun için alkışlıyordu.
Kapı koluna elini uzattığı esnada, beyaz parşömendeki son satır zihninde yankılandı bir kez daha: "Saklanan parça senin içinde."
Nazlı durdu. Elini inatla geriye çekti. Bir an için, kararın eşiğinde kaldı; içeride bir parça vardı, ama o parça somut muydu yoksa ruhunun bir yarası mıydı? Cevap, kapının diğer tarafında mı bekliyordu, yoksa kendi içinde mi saklı kalmaya devam edecekti?
Kapıyı çevirirken parmak uçları titredi. Soğuk metal, onun terli ellerini yaktı. Kapı aralandı; koridorun loş ışığı odanın içinde bir şerit halinde süzüldü. Kapının dışında, gölgeler bir araya gelmiş, bir figürün silueti beliriyordu—sırnaşık bir gölge ya da bir dost mu bilinmez.
Nazlı bir adım atmak üzereydi ki, o cümlenin anlamı bir kez daha beynini kudurdu: "Saklanan parça senin içinde."
Soru, cevap arasındaki ince çizgide asılı kaldı. Nazlı bir nefes daha aldı. Sonra, tam o anda, kapının eşiğindeki gölge hareket etti ve sessizlik bir kez daha parçalandı.