Chapter 14
Aras’ın dudaklarından çıkan son sessiz kelime, odanın ağır neminde eriyip gidince bir sessizlik çöktü; öyle bir sessizlik ki, zaman onun etrafında bükülmüş gibiydi.
Nazlı göğsünde bir ağırlık, kaburgalarının altına saplanmış bir sıcaklık hissetti. Aras hâlâ sıkıca tutuyordu; avuçları sırtına gömülmüş, parmak uçları deriyle kemik arasındaki ince titreşimleri dinliyordu. Her nefes alışlarında, iki bedenin akciğerleri aynı ritmi yakalıyordu.
Dışarıda hafif bir yağmur vardı. Pencere camına düşen damlaların ritmi odaya paralel, uzak ve yumuşak bir davula benziyordu. Ancak Nazlı’nın içindeki davul, daha derindi; kalbinin altında, göğsünde, mührün bulunduğu yerde bir şey tık tık çarpıyordu.
Aras başını nazikçe çekti ama ellerini bırakmadı; parmak uçları omzuna, avuç içleri beline hâlâ temas halinde. Gözleri kapalıydı; kirpiklerinin gölgesinde bir boşluk büyümüştü. Nazlı, gözlerini kapatmadan onun yüzünü izledi; çenesindeki kıllar, dudaklarının kenarındaki ince çizgi, göğsünden yayılan hafif buhar.
"Ne demek istiyordun?" diye sordu Nazlı, sesi fısıltıya dönmüştü. O fısıltı odanın sınırlarında yankılanıp geri döndü.
Aras açtı gözlerini bir anda. Bakışları çarpıcıydı; içinde kontrol etmek istediği bir fırtına ve aynı anda kibirli bir kırılganlık vardı. "Söyleyemedim," dedi kısa, sanki sözcükler boğazında bir bıçak gibi kıvrılıyordu. "Kelimeler birbirine dolandı."
Nazlı, göğsündeki mührün üzerinde soğuk bir el gezdiriyormuş gibi hissetti. Mührün kenarından ince bir sıcaklık dışarı sızıyordu; parmağını oraya götürdü. Cildi kıpkırmızı oldu. Orada, etin altında, minik bir ven gibi bir ışık atımı geçti.
Aras bunu fark edince tüyleri diken diken oldu. Elini nazikçe göğsüne yerleştirdi; otuz yıldır duymadığı bir merak ruhunu yüzüne taşımıştı. "Bu… bundan haberim vardı ama böyle değil," dedi dizlerinin üzerine çökerken. "Seninle… bu… bağlantı kuruyor."
"Bağlantı?" Nazlı'nın sesi alçaldı; bir güvercinin göğsüne sıkışmış gibi. "Ne bağlantısı? Ne oluyor bana?"
Aras pantolonunun cebinden hafifçe aldığı mendili göğsüne bastırdı, parmak uçları hâlâ Nazlı'nın tenini arıyordu. "Açıkça hissettim," dedi. "Kalbinin ritmi benimkinin ritmine takıldı. Sen nefes aldığında ben de bir atım geciktim; sen gözlerini kapadığında benim gözlerim istemsizce kapandı. Bu… kader bağlarıyla ilgili bir şey olabilir."
Nazlı sanki bir duvara çarpmıştı. Kader bağı. Televizyon dizilerinden, eski hikâyelerden hatırladığı bir kelime. Usulca bir gülümseme kaçtı dudaklarından; ama bu gülümseme korkuydu. "Kader… Aras, ben belki de sadece bir kütüphaneciyim. Kitapların arasında kaybolmuş biriyim. Böyle şeyler… benimle olmaz."
Aras'ın bakışı acımasızca yumuşadı. "Sen kimsin olursan ol, bu işin içinde bir şey var. Mührün—" Dudaklarının arasından çıkan kelime kesildi; bir kararsızlık kıvılcımı belirdi. "Senin göğsündeki işaret… sadece bir simge değil. Tamamen canlı."
Nazlı, göğsünde birdenbire yayılan bir sızı fark etti; sanki bir iptir de, her çekişte daha da sıkılaşıyordu. Başını geri çekmek istedi ama Aras onu bırakmadı. "Niye beni tutuyorsun?" diye sordu sertçe. "Beni kontrol etmek mi istiyorsun? Kullanmak mı?"
Aras yüzünde bir gölge oynadı. "Kullanmak…" kelimesi en son dudaklarından dökülürken gözleri kapaladı. "Bunu sana açıklamak kolay olmayacak. Pack'lerin kurduğu düzen… o düzenin içinde acı vardı. Ben—ben çok şey kaybettim. Mate’ım—" sesi kırıldı, tamir edilemeyen bir yaradan damla düşürdü. "Onu geri getiremem. Ama sana böyle bakınca… bir fikrim oluşuyor; bir yol olabilir."
Nazlı yutkundu. Aras'ın çenesindeki çizgi sıkıydı; gözlerinin içinde bir egemenlikten vazgeçmiş bir sızıntı vardı. "Beni kullanamazsın," dedi. Sözleri basit bir emirdi, ama altında bir kurşun kadar soğuk bir tehdit vardı.
Aras dudaklarını kıstı. "Bunu biliyorum. Ama yine de… eğer mührün gücü doğru şekilde açılırsa—" O an, ikisinin arasında bir şey kıvılcımladı; sanki odanın havası, kelimenin ağırlığını yutuyordu. "Şehir… pack'lerin düzeni bile değişebilir."
Nazlı'ın içindeki korku, meraka döndü. "Peki ya ben?" diye sordu. "Peki ya ben olsam? Ya bu gücü açmanın bedeli benim hayatımsa?"
Aras bir an durdu. Gözlerinin içinde iki seçeneğin ağırlığı sallanıyordu. Bir an için Nazlı, onu bir lider olarak, bir intikam makinesi olarak değil, bir insan olarak gördü. Bu insan gözyaşlarını sakladığı için daha da tehlikeliydi.
Kapının dışında bir adım sesi duyuldu. Her ikiler de duraksadı. Birinin varlığı, odanın sıcaklığını ani bir şekilde düşürdü. Aras'la Nazlı göz göze geldi; kelimeler olmasa da her şey anlatılıyordu: Sakla. Sakla yoksa.
Adım tekrarlandı; bu sefer bir tık daha yakın. Aras başını hafifçe kaldırdı, çenesinin altında bir gölge daha belirdi. "Efe mi?" diye sordu fısıldayla.
Nazlı fark etti ki bu hayatının artık iki kat daha tehlikeliydi. Bir yandan içindeki sır ne kadar çağırıyorsa, dışarıdaki dünya da o kadar sinsiydi. "Senin pack’in mi?" diye sordu. Cümlenin sonunda saklı bir sarkazm vardı. Aras'ın dudakları eğildi; gülümsemesi bir kurşun gibi soğuk ve güzel.
Kapı hafifçe aralandı. Bir yüz, bir çift göz büzük büzük içeri baktı: Mert. Gözlerinde hem merak hem emir vardı. "Aras," dedi kısa. "Dışarıda bekleyenlar var. Liderlerin toplantısı başladı. Sizi çağırıyorlar."
Aras'ın omuzları düştü; fakat elini Nazlı'nın elinden çekmedi. İçindeki ona sabit bir yer yapmıştı. "Tamam," dedi. "Giyin."
Nazlı göğsündeki mührün hafifçe sıcaklığını hissetti. Aras ona baktı; bakışlarında bir dua, bir emir, bir tehlike. "Kimseye söyleme," fısıldadı. "Sadece yanımda kal."
Nazlı giyinirken her hareket küçük bir ritüel gibi oldu. Giysiler kumaşın cildiyle sürtünmesi, çıplak ayakların yere vurması, saçlarının ensede toplandığı ipeği hissetti. Aras kapıda bekliyordu; uzun boyu odayı daha da dar gösteriyordu.
Dışarıda İstanbul gece telaşını sürdürüyordu; sokak lambaları buharlı, taş kaldırımlar ıslaktı. Boğaz’ın rüzgârı tuzlu bir udun tınısını taşıyordu. Aras Nazlı'nın elini aradı ve bu sefer parmakları kısıt koymayan ama güven veren bir şekilde onun eline geçti. Aralarında, şehri ayıran görünmez bir ip gerilmiş gibiydi; adımları bu ipi titretti.
Arabaya bindiklerinde sessizlik uzadı. Mert arka koltukta bir an için kendi içine daldı. Ön camdan geçen ışıklar, Aras'ın profilini çiziyordu; yüzünde savaşla barış arasında bir harita. Nazlı her dönüşte, her hızlanışta göğsündeki mührün titrediğini hissetti. Aras ile arasında oluşan ritim, arabanın motoruyla birleşiyor; dışarısı ile içi arasındaki ayrım bulanıklaşıyordu.
"Bu gece," dedi Aras sonunda, "konsey senin olayı tartışacak. Senin geçmişin… onların iştahını kabartacak. Sen yalnızca bir katalizör olabilirsin."
Nazlı kafasını çevirdi. "Katalizör müyüm?" Sözcük asi bir yumru gibi ağzından çıktı. "Benim hayatım, anılarım, kardeşim—bunlar sadece tartışılacak şeyler mi?"
Aras yüzünü ona çevirdi; gözlerinde bir şey kırılmaya başladı. "Nazlı, beni dinle," dedi, sesi bir emri andırıyordu. "Ben sana zarar vermek istemiyorum. Fakat egemenlik oyunları… onlar acımasızdır. Mührün sadece seni bağlamıyor; bizi de bağladı. Eğer bunu başkalarına verirsek, İstanbul kullanılıp atılacak."
Nazlı dudaklarını ısırdı. İçindeki öfke bir taş gibi sertti; ama aynı zamanda bir tür erozyona uğramıştı, sanki her kırılma onu daha gerçek yapıyordu. "Peki ya ben ne istersem?" diye sordu. "Ben istemezsem?"
Aras bir an için sustu. Uzak bir düşünce, onun kontrolünü test ediyordu. Sonra başını hafifçe eğdi; arabanın içinde dış dünyanın uğultusu sadece bir perde gibiydi. "Bunu söylemen için bir mecburiyetin olmadığını biliyorum," dedi. "Fakat kader dediğin şey… o güç bazen insanları zorlar. Bazen de göstermeden bağlar."
Nazlı'ın gözleri doldu. Kendi içindeki boşluk, bir zamanlar kaybolmuş bir kardeşin sesiyle yankılanıyordu; onun yokluğu bir boşluk, ama şimdi bu boşluğun içinde bir başka varlık nefes alıyordu. Mührün sıcaklığı bu sefer daha belirgindi; bir yankı, bir çağrı.
Aras arabayı durdurdu. Boğaz’a bakan yüksek bir köşede, şehrin ışıkları bir halı gibi serilmişti. Gecenin soğukluğuna rağmen, orada biraz durmak istediler. Aras Nazlı'nın ellerini tuttu; parmakları arasındaki temas nazikti ama kesin.
"Dinle," dedi Aras. "Bu senin yolun. Ben sadece yanında yürüyeceğim. Eğer istemezsen, asla zorlamam. Ama bilmeni istiyorum; eğer güç açılırsa, ikimizi de değiştirecek. Belki şehri kurtarırız, belki de daha fazlasını kaybederiz."
Nazlı dudaklarını ısırdı; gözlerinin arkasında eski bir görüntü belirdi: küçük bir çocuk elinde bir oyuncakla koşuyordu; sonra bir kapı çarpıldı; sonra bir çığlık. Görüntü kayboldu. Nefesi parçalandı.
Aras bunu gördü. "Gördün," dedi. "Ben de gördüm." Onun sesi titredi ama kararlıydı. "Bu bağ… hem güç hem kelepçe. Hem hediye hem lanet."
Nazlı, gözlerini kapadı. Kısık bir rüzgâr dolaştı; göğsündeki mührün altında, sanki bir şey kıpırdandı. Bir fısıltı—kelimeler henüz şekillenmemiş bir mırıltı—kulak zarına dokundu. Nazlı nefesini tuttu; ses gerçek miydi, yoksa kalbinin oyun muydu?
"Bu şey seni çağırıyor," dedi Aras alçak bir sesle, sanki kendine itiraf eder gibi. "Duyuyorum. Ben de."
Nazlı bir an için Aras’a baktı. Gözleri şimdi bir ateşin kıyısında duran iki insanın gözlerine benziyordu; içlerinde hem korku hem istek vardı. "O zaman… o zaman ne yapacağız?" diye sordu Nazlı.
Aras elini Nazlı'nın saçlarına götürdü; parmakları ensede dolaştı. "Uyku," dedi tek kelimeyle. "Uykuda, mühür seslere daha açıktır. Belki de cevap orada. Yarın konsey var; seni korumak için bu geceyi kullanmalıyız."
Nazlı yatağına geri çekildiğinde, Aras yanında diz çöktü; gece lambasının soluk ışığı yüzlerini çiziyordu. Onun nefesi Nazlı'nın saçlarının kenarına değdi; ılık, karanlık bir koku. Nazlı gözlerini kapadı. Vücudunun bir köşesinde yeni bir sıcaklık yayılıyordu; mührün altında bir damar gibi patladı.
Uyku geldiğinde, Nazlı bir kapı gördü—taşlardan, tuzlu su kokulu bir galeri. Kapı aralandı; içinden bir ses emdi onu. Ses hem tanıdık hem yabancıydı. Bir rüzgâr geçti; içinde final bir talep vardı.
"Beni serbest bırak."
Nazlı gözlerini açtı. Odanın karanlığı, Aras'ın gölgesiyle birleşmişti. Sesi konuşan kim? Bu cümle o kadar netti ki, gerçeklik perdesinde bir delik açtı.
Aras uyandı mıydı? Gürültüsüzce dönerek ona baktı; gözleri hâlâ uyku izleri taşıyordu ama dikkat kılı kırk yarıyordu. Nazlı, nefesini topladı. Aynı kelime tekrar etme zorunluluğuyla dudaklarını birbirine bastı.
"Beni serbest bırak," dedi yine—ama bu sefer sesi daha da yakıntı. Hem dışarıdan hem içerden geliyordu. Nazlı titredi; gözleri karardı. O an, hiçbir şeyin daha önce olduğu gibi olmayacağını içtenlikle hissetti.
Kimin sesiydi? Kimin isteği bu kadar acil—ve kim, gerçekten serbest bırakılmak istenen?