NoveliqaKaderin Parçalanışı: Yeniden Doğan Kader Avcısı / Kayıp Kehanetin Parçaları :0%
Log in

Chapter 9

Kayıp Kehanetin Parçaları

Böyle anlarda zaman büsbütün yavaşlar, her şey ya donakalır ya da alev alırdı. Ömer’in ciğerlerini yakan nefesi, karanlığın içinde yankılanırken, kapının ardından gelen ağır adımların gölgesi üzerlerine çökmüştü.

Ayak sesleri, donuk ama kararlı adımlarla, yavaş yavaş yaklaşıyor, her biri sarsıntı yaratıyor zihinlerde. Ömer, gölgesinden daha ağır basan bu adımların yarattığı titreşimi bedeninde hissediyordu. Karanlığın içinde bile parçalara ayrılan geçmişten bir resim beliriyordu sanki: Kayıp bir kehanetin eksik parçası.

“Ömer…” İnceden gelen, titreşimle dolu bir ses. Ömer, donakalmış gözlerini karanlığa doğru çevirdi. Henüz şekillenmeyen siluetin üzerinde, geçmişe ait bir yansıma gizliydi. Ses, hafifçe titrerken, geçmiş ve geleceğin kesiştiği o andaydı.

“Beni bulduğun yerde dur.” Ses, eski yaralar gibi derinden ve sertti. Kimin konuştuğunu bilmiyordu; dost ya da düşman… Fark etmezdi. Önemli olan, orada, onun önünde, kayıp kehanetin bir parçasının olduğunu bilmekti. Bedeninde kasılmış bir dirençle, yavaş yavaş adımladı karanlığa doğru.

Soğuk, ağır bir esinti yüzünü yaladı. Ağaçların arasında, hafifçe alevlenen bir parıltı göz kırptı uzakta. Ömer, adımlarını hızlandırdığı anda o ışık dans etmeye başladı — bir rüyanın kırılgan hatırası gibi. Her adımda, ayaklarının altında çürüyen yaprakların hışırtısı, karanlığın yükünü biraz daha artırıyordu.

Ve işte, yere serili eski, sararmış bir parşömen çıktı karşısına. Ellerini uzattı, parşömeni alırken titredi. Kâğıdın dokusu eski zamanların efsanelerini fısıldıyordu.

“Bu… bu kehanet, benim geçmişimle ne ilgisi var?” diye fısıldadı kendi kendine. Okudukça kelimeler zihninde tıkanıyor, ama gizlenen anlam parçalara ayrılıyordu:

“...Yeniden doğan avcı, kaderin kırık parçası… Soluklanmadan düşmanlarını yok edecek, ancak kalbinin iki yolu arasında kalacak…”

Ömer’in yüreğinde yankılanan cümleler, avuçlarında tuttuğu parşömene sanki yaşam mührü vuruyordu. Çok derinlerde bilinmeyen, gizlenen bir seçim vardı. Kaderi, kendisinin ve dünyanın kaderini değiştirecek bir tercih.

Şimşek gibi çakan bir düşünceyle, yüreğine bir korku karıştı: “İki yol mu? Hangi iki yol?”

Bir an için her şey dondu. Ömer parşömeni sıktı, kolları titredi, nefesi kesildi. Okeanın altında kaybolmuş eski bir efsanenin ortasında kalakalmıştı.

“Bu kehanet, bana neyi söylüyor? Seçimim nedir?”

Ay ışığının altında, eski parşömenin üzerindeki simgeler hafifçe titreşti; birden biri parlak bir ışık kustu. Ömer, şaşkınlıkla geri çekilmek isterken, ışık ona doğru hızla yayıldı, bedenini sararken soğuk bir tılsım gibi sardı.

Karanlıkta yankılanan bir ses, içinden geliyordu: “Seçimini yap. Kaderin hangi yüzünü tutacaksın? Kurtarıcı mı… Yoksa yıkımın elçisi mi?”

Ömer’in kalbi patlamak üzereydi. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ama sarsıntı durmuyordu. Ne yapmalıydı? Seçmek zorundaydı ama kimdi gerçekten? Kötülüğe mi boyun eğecekti, yoksa yenilenmenin mi kapısını aralayacaktı?

Birden kapı önü pat diye aralandı. Dışarıda, ay ışığı altında, siyah zırhıyla Lord Varkos belirdi. Gözleri alev gibi parlıyordu.

“Ömer,” dedi, sesi ölümcül bir soğuklukta. “Kehanetin parçalarını toplamak için daha ne kadar zaman kaybedeceksin? Dünyanın kaderi senin seçiminde gizli. Artık karar ver.”

Zaman durmuş, dünya sessizleşmişti. Ömer, önünde duran bu adamın sadece düşmanı değil; kaderini yıkıp yeniden kuracak bir test olduğunu anladı.

Parşöme parmaklarının arasından yavaşça kaydı.

“Seçim… ya kurtuluş, ya felaket…” diye fısıldadı.

Ve o anda, kaderin keskin bıçağı, onun önünde bekliyordu...