Chapter 8
Kapı aralandığı an, gölgeyle karışan sessizlik salonu sardı. Ömer’in kalbi, o uğultulu fısıltıyla birlikte öyle bir hızlandı ki, göğsünde sanki yırtılacak sandı. Nefesini tutmuş, kapıya kilitlenmişti. Sakin olması gerekiyordu, ancak düşünceleri savaş alanı gibiydi. “Bizi dinliyorsan...” ta iç kan beynine saplandı. Kimdi bu kişi? Ne kadar yakındı? Ve en korkuncu, neden Can’dan bahsediyor gibiydi?
Ömer adımlarıyla salonun derinliklerine doğru ilerledi. Her bir hareketi planlanmışçasına dikkatliydi. Kulakları, her gölgeye, her sessizliğe açık kalmıştı. Can’ın yüzü gözlerinin önünde belirdi. Son birkaç gündür aralarındaki mesafe, her an hissettirdiği anlamsızlığı büyütmüştü. Ömer, yumuşak sesiyle kendiyle konuşuyordu: “O, gerçekten benimle aynı tarafta mı?”
Yine de, içindeki sorular alevlendiğinde, Can’ın odasına gitmeden edemedi. Kapıyı çaldı, bekledi. Ses yok, sadece derin, mekanik bir tıkırtı; ortak duvarın öteki tarafındaki hafif nefes alışlar... Kapıyı itekledi — şaşırmadı: kilitliydi.
Ömer aniden irkildi, yanında duran sehpadan küçük bir delici çıkardı. Kilide öyle beceriksizce eğildi ki, kalp atışları ritmini bozduğunda parmakları titrediyse de, birkaç denemeden sonra kapı açıldı.
Oda karanlıktı, sadece ay ışığı ince bir çizgi gibi perdeden içeri süzülüyordu. Can yoktu. Masanın üstünde ise eski, yıpranmış bir kağıt uçuşuyordu, rüzgarsız bir odada kendi kendine kıpırdanıyor gibiydi. Ömer dikkatlice eğildi, kağıdı yakaladı. Üzerinde silik bir yazı vardı:
“Her şey sandığın gibi değil, dostum. Gözlerini aç. Lord Varkos’un gerçek eli buradadır.”
Soğuk bir rüzgar gibi bir ürperti Ömer’i sardı. Arkasını döndüğünde koridorda zayıf bir sesi duydu. “Ömer...” Kahverengi saçları ve yorgun bakışlarıyla Can belirmişti, ancak gözlerindeki eskiden tanıdığı güven ışığı yoktu.
“Can?” dedi Ömer, sesi sertti; içinde kırgınlık ve şüphe bir arada çatışıyordu. “Sen... buradaydın değil mi?”
Can’ın dudakları sıkıldı. “Seni uyarmak için geldim. Varkos’un planı seninle, benimle, hatta kalbimizde saklanan ihanetlerle dolu.”
Ömer adım attı, gözlerinde kararlılık ateşi yanıyordu: “O zaman neden gitmedin? Neden gizlendin? Neden…”
“Çünkü... benim gerçek görevim…” Can cümleyi tamamlayamadı, boğuk bir nefesiyle gözlerinde katlanılmaz bir yük vardı. “Ben... o tarafındayım, Ömer. Lord Varkos için çalışıyorum.”
Kelimenin ağırlığı zırh gibi bindi Ömer’in ruhuna. İçinde kopan fırtınayı bastırmaya çalışarak, bir adım daha yaklaştı, elleri yumruklandı. “İhanet... benden hiç beklemediğin...”
Ama Can’ın gözlerinde pişmanlıktan çok karanlık bir azim vardı.
“Bana güvenirdin, biliyorum. Ama bu oyunda taraflar değişir.”
Ve tam Ömer kelimeyi boğazına takmışken, Can aniden karanlığa karıştı. Zihninde yankılanan o son sözün ardından, odadaki zaman bile kitlenmiş gibiydi.
Ömer, Can’ın yokluğunun ardından karanlık bir boşlukta kalakaldı. Telefonuna baktı. Mesaj yok, arama yok, tek kalan eski kağıt ve Can’ın ardında bıraktığı sessizlik...
Birkaç saniye daha durdu, sonra kararlı bir adımla dışarı çıktı. “Gerçek şimdiye kadar hiç olmadığı kadar yakınımda. Ama Can... sen, gölge misin yoksa düşman mı?”
Ömer’in gözleri, koridorun sonunda, kapının ardında gizlenen karanlığı yara yara ilerledi. İhanetin tokadı kanlıydı, ama savaş yeni başlıyordu.
Ve o anda, uzaklardan ağır adımlar duyuldu. Sanki bu karanlıkta başka sırlar da ortaya çıkmaya hazırlanıyordu.
---
Devam edecek...