Chapter 7
---
Ömer, yere çakılmıştı. Ateş gibi yakan göğsünün içinde bir volkan patlamaya hazır bekliyordu. Nefesi düzensiz, yüreği göğsünde deli gibi çarpıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyup birkaç kez derin nefes almaya çalıştı, ama boğazında düğümlenmiş bir yumru vardı; bu yumru, tıpkı geçemediği o karanlık tünelin sonunda bekleyen belirsizliğin ta kendisiydi.
Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Akşam karanlığı, soyulan rengarenk yaprakların ve soğuk esen rüzgarın arasında ağır ağır çökerken, üzerindeki puslu dünya daha da bulanıklaşıyordu. Kulaklarında hala hoparlörden fırlatılan o sessiz sözler yankılanıyordu — bir tuzağa çekilmişti, evet, ama şimdi o tuzağın içinde ne kadar derinde olduğunu daha iyi anlıyordu.
“Ömer!”
Arkasından yükselen ses, kuru yaprakların arasından fırlayan bir ok gibi yerini belli etti. Başını yavaşça çevirdiğinde Can’ı gördü. Gözlerinde endişe, sesi kırılgandı.
“İyi misin? Koşmanı istemiştim ama...”
Ömer hafifçe başını salladı. Can yanına oturdu, soğuk havaya rağmen alnındaki teri silmeden önce kendini zor tuttu.
“Beni koruyamadım,” dedi Can fısıldar gibi, “Yoksa...”
Ömer parmaklarıyla Can’ın elini kavradı. “Sen buradayken, kimse bana zarar veremez,” dedi kararlılıkla. “Ama o adam... Öyle bir güce sahip ki...”
Can’ın gözlerinde hiç tanımadığı bir korku ve merak aynı anda parladı.
“Hangi güç?” dedi, sesi alçaldı. “Hadi, anlat. Her şeyi ihtiyacımız kadar biliyorum, artık gizlemene gerek yok.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ömer, son gerçekle yüzleşmiş gibi yutkundu:
“Lord Varkos Karanlıkkan… O, sadece bir isim değil. Kaderin kendisiyle bir oyun oynuyor, Can. Bu adam, benim içimdeki sırları ele geçirip bütün dünyayı kendi karanlık tahtının altına almak istiyor.”
Can’ın eli sıkıldı. Göz bebekleri büyüdü. “Karanlıkkan… Şehirde fısıltılar var, ama kimse böyle bir gücü doğrudan dile getirmedi. Seni hedef alması... Bu iş düşündüğümüzden çok daha büyük.”
Ömer, yaşanmış onca şeyden sonra artık yorgunluk nedir bilmez olmuştu. Ama Can’ın varlığı içindeki buzları yavaşça eritmeye yetiyordu. Dostluklarının en kırılgan anında bile, aralarında kırılmaz bir bağ olduğunu hissetmek içinde bir sığınak demekti.
“Yarın sabah, Varkos’un adamları daha da yaklaşacak. Seninle birlikte hareket etmeliyim.”
Can başını kararlı bir şekilde salladı. “Beraberiz, Ömer. Ne olursa olsun yanındayım.”
Aralarındaki sessizliğe rüzgar karıştı. Sonbaharın serin nefesi, ağaçların yapraklarını hışırdattı. Can cebinden çıkardığı küçük, kırmızı bir kağıdı Ömer’e uzattı. Üzerinde karmaşık ve yozlaşmış semboller vardı – eski zamanlardan kalma, unutulmuş bir yazı dili.
“Bu, gizli bir mesaj,” dedi Can. “Örgütte gizlendiğini duyduğum eski dostlarımızdan geldi. Seninle paylaşmam gerektiğini söylediler ama... Kime güveneceğimi bilmiyorum artık.”
Ömer kağıdı aldı. Parmakları titredi. Kağıdın yüzeyindeki semboller yavaş yavaş sanki canlanıyordu, titreşir gibi oldu.
“Bunu kim gönderdi?” diye sordu.
Can başını eğdi, yüzü karanlığa gömülüyordu.
“Bilmiyorum. Ama içinde tehlikenin daha büyük olduğunu söylüyor. Varkos’un planlarının ötesinde.”
Birden, uzaktan bir uğultu duyuldu. Ömer, Can’ın gözlerine bakarak sarsıldı.
“Hazır olmalıyız. Burası güvende değil.”
Tam o sırada, uzak bir korna sesi duyuldu. Ömer hızla başını kaldırdı; gece boyunca dolanacak bu yeni tehlikenin habercisiydi o ses.
Ama henüz tam anlamını çözememişti.
---
Gecenin koynunda, iki eski dostun arasında kurulan bu sessiz ittifak, karanlıkta gizlenen bir örgütün varlığını fısıldıyordu.
Ve şimdi, kader onları bambaşka bir oyunun içine çekmek üzereydi.
---
Kapıdan hafif bir tıkırtı geldi. Ömer, bir an durdu. Can da aynı sessizlikte karşılık verdi. Gözlerini kapıya diktiler.
Tıkırtı tekrarlandı, bu sefer acil, gizemli, gölgelerle dolu bir çağrı gibi.
Ömer, nefesini tuttu.
Kapı yavaşça aralandı ve içeriye uğultulu bir fısıltı sızdı:
“Ömer... bizi dinliyorsan, dikkat et... çünkü senin düşündüğünden çok daha yakınım.”
---
Devam edecek…