Chapter 5
Kapıdaki tıkırtı, ormanın derin sessizliğini bir anda parçalayan bir bomba gibiydi. Ömer’in kalbi göğsünde hışırdayan kuru yapraklar gibi; öyle hızlı, öyle düzensiz attı ki, sanki mantığı onu terk etmiş gibiydi. Gözleri, bronz çerçeveli ağır kapının demir tokmağına takılıp kaldı.
Karanlık odanın henüz kargasından fazla yoktu. Duvardan sızan ay ışığı, dıştaki ağaçların devasa gölgelerini yumuşak, mavi-gri bir hüzmeye dönüştürüyordu. Fakat Ömer’in yüreğindeki yangın, o soğuk ışıktan çok daha kıymetliydi. İçinde uyanan güçlerin, geçmişin özlemleri kadar kırılgan değil; öfkeli, vahşi ve coşkuluydu.
Bir an… Derin bir nefes aldı, parmak uçları hafifçe titredi ama bedenini sallamadan, bir hareket yaptı.
Kapıyı yavaşça araladı. Göz göze geldiği şey, suratı puslu, eski bir adamdı; uzun gri sakalı, bembeyaz saçları dağınık ama duruşunda sarsılmaz bir güç vardı. Gözleri, sanki bir çocuğun dünyaya ait sorularını yılların bilgesi gibi taşıyordu.
“Ömer,” dedi adam, sesi odadaki sessizliği deldi. “Vaktin geldi. Kaderin diğer yarısı seni bekliyor.”
Ömer’in yutkunması, boğazında bir düğümün çözülemeyişiydi adeta. Bu kelimelerle birlikte, odanın havası daha da yoğunlaştı; büyünün eski koku ve titreşimleri bir dalga gibi dalgalandı.
“Kim… Neden beni buldunuz?” dedi Ömer sessiz ama kararlı bir tonda.
Adam hafifçe gülümsedi. “Adım Arion; bu dünyanın kadim büyü ustası. Geçmişin zincirlerini çözmenin, geleceğin gücünü yaratmanın zamanıdır. Hem kılıç hem sihir ancak en yüksek dengeyle bir araya geldiğinde, gerçek güce ulaşılır.”
Ömer bir adım geri çekildi, ama gözündeki ateş sönmedi. “Ben… o yangını hissediyorum. İçimde yanan o anı, o acıyı. Ve şimdi, hem savaşıp hem büyü yapmamı mı istiyorsun?”
Arion’un yüzündeki çizgiler daha da derinleşti. “Evet. Öyle ya da böyle, seni bekleyen mücadelelerden kaçamazsın. Lord Varkos’un gölgesi her yerde. Gücünü bilmezsen, içinde kaybolur, kaderin seni yok eder.”
Ömer, ağır bir nefes çekti. Sesindeki mücadeleyi Arion duymuştu. Bir elini havaya kaldırdı, yavaşça parmaklarını oynatarak havada karmaşık desenler çizdi. Aniden parlayan ışık huzmeleri, Ömer’in önünde küçük alevler ve kıvılcımlar yarattı.
“Öncelikle kılıç ustalığı,” dedi Arion, hafifçe doğrularak. “Kılıç, arzularını keskinleştirir. Ama sihir, kalbine rehberlik eder. Bugün başlıyoruz.”
*
Sabahın ilk ışıkları, kalenin dış duvarlarını altın rengine boyarken, Ömer donanımlı bir kılıcı elinde tuttu. Kılıcın soğuk demiri, parmaklarının ucunda titreşiyordu. Elleri ufak bir ter damlasıyla kaplıydı ama duruşu inatçıydı.
Arion’un keskin bakışları onu düzeltiyor, her hareketi detaylarıyla izliyordu.
“Omzunu gevşet. Kılıcı değil, niyeti hareket ettir. Her vuruş, yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi,” dedi Arion.
Ömer, başını hafifçe salladı. Güneşin ilk ışıkları alnında süzülürken, bir yandan bedeninde uyanan eski anılar kıpırdanıyordu. Kılıç darbelerine eşlik eden iç sesi gittikçe daha yüksek yankılanıyordu:
“Sen sadece bir savaşçı değilsin. Aynı zamanda kaderin kendisisin.”
Saatlerin midir, günlerin midir geçtiğini bilmiyordu ama her anı bedeninde hissediyordu. Kılıcın ağır darbeleri vücudunu zorluyor, ter damlaları alnını yakıyordu. Arion zaman zaman ileri atılarak, kendi eliyle Ömer’in duruşunu düzeltiyor, nefes kontrolünü öğretiyordu.
“Güç değil, kontrol. Hızı değil, doğru zamanı hisset,” diye ekledi ustalıkla.
*
Öğleden sonra, eğitimin ikinci aşamasına geçildi.
Büyü.
Bahçenin arka köşesindeki eski taş platforma taşındılar. Platformun kenarları yosunlarla kaplı, üzerindeki semboller belirgin ama solgundu. Arion yerde yuvarlak bir figür çizdi, eski dillerden kelimeler mırıldandı dudakları arasında. Gözleri ışıl ışıldı; sanki doğanın özüyle konuşuyordu.
“Ömer, büyünün kalbine hoş geldin,” dedi. “Kılıçla olduğu gibi, sihir de ruhunun yansımasıdır. Onu kontrol etmeden önce, onu hissetmelisin.”
Ömer diz çöktü, derin bir nefes aldı. Elleri havaya kaldırdı, küçük bir parlak küre oluşturmaya çalıştı. İlk denemedeki ışık titrek ve zayıftı, ama küçük bir umut kıvılcımı oluşturuyordu.
“Çok kötü değil,” dedi Arion hafifçe gülümseyerek. “Şimdi, odaklan. İçindeki fırtınayı kullan. Korkma.”
Zamanla Ömer’in sihri büyüdü, ellerinden küçük ateş topları, ışık kıvılcımları uçuştu. Arion arada sırada müdahale ediyor, hata yaptığı yerde düzeltiyor ya da yeni teknikler veriyordu.
*
Antrenmanın sonuna yaklaşırken, Ömer yorgun ama kararlıydı. Ter, toprak ve büyü kokusu birbirine karışmıştı. Derin nefesler alıp verirken, aniden içinde bir titreme hissetti.
Arion onu dikkatle izliyordu. “O hareket son kez. Kılıcı kaldır, enerjini hazırla.”
Ömer kılıcını kaldırdı. Gözlerinin içine bir güç çöktü, garip bir huzursuzluğun içinde bir ateş yanıyordu. Nefesini tuttu.
Sonra, beklenmeyen bir şey oldu.
Bir patlama.
Kılıcın ucundan, bedenine doğru yayılır gibi ani bir enerji dalgası fırladı. Ömer’in vücudu alev alev yandı ama acı yoktu. Kafasında derin bir çınlama, ruhunda taşan dalgalar…
Gözlerini kapadı, dizleri titredi.
Arion, hızlıca yanına koştu. “Dur, bir şey yanlış! Kendi gücünü kontrol etmeden asla bu kadar yoğun kullanamazsın.”
Ama Ömer duramadı. İçindeki patlama, aniden büyüyen bir canavar gibi ruhunu sarıyordu. Kılıcını bıraktı, ellerini göğe açtı.
“Bu güç… Bu… Bu ne?” diye fısıldadı.
Gökyüzü, kapkaranlık oldu.
Ve o anda, kalenin duvarlarında eski semboller parlak beyaz ışıklarla yanmaya başladı.
Ömer, şaşkınlık ve korku arasında savrulurken, Arion’un sesi yankılandı: “Kaderin parçaları… belki de ilk kez UYANIYOR.”
Ve tam o anda, uzaktan gelen derin bir uğultu, yıkımın habercisi gibi gökyüzüne karıştı.
Bir şeyler değişmişti. Hem Ömer'in hem de dünyanın kalbinde.
Yeni savaş başlamadan önce, sonsuz bir sessizlik.
Ve kader, yeniden parçalanıyordu.