Chapter 4
Böğürtlen çalılarının dikenleri hâlâ bileğindeki küçük sıyrıkta yanıyordu. Karanlık ormanın derinliklerindeki o uğursuz çağrının ardından Ömer, göğsünü yükseltip alçaltırken, bir yandan da çevresine dikkatle bakıyordu. Rüzgâr, kuru yapraklar ve çürümüş ağaç dallarını hışırdatıyor, gecenin soğuk nefesi ense kökünü titretiyordu.
Karanlık, öyle yoğun, öyle kalındı ki, gözlerinin derinliğinde tuhaf bir ağırlık hissediyordu. O karanlığın içinde, kaderin gizemli iplikleri ince ince dokunuyordu yeniden. Ancak o ipliklerin nereden başlayıp nerede sona ereceğini Ömer bilmiyordu.
“Ömer…” Fısıltı yankılandı, sessizliği bölen, havada asılı kalan, hem tuttu hem serbest bıraktı onu. Ses, eski bir dostun ya da kadim bir sırrın varlığı gibiydi.
Ay ışığı ufuktan uzaklaşırken, adımlarının her birinde taşa, toprağa, yaprağa bastığında ortaya çıkan cılız sesler, onu bir yere sürükledi. Sanki ormanın kendisi de bu çağrıyı duyuyor, hatta bekliyordu.
Yürürken, zihninin en derin köşelerinde bir yerlerde, kaybolmuş anılarından parçalar ortaya çıkıyordu. O parçalar, sanki bir puslu aynadan bakılıyordu; net değildi, ama hissediliyordu.
Aniden, önünde küçük bir açıklık belirdi. Ormanın karmaşasından uzakta, hafifçe yumuşayan yıldız ışıkları, yaşlı bir adamın siluetunu zar zor gösteriyordu. Sararmış sakalları, düzensizce omuzlarına dökülmüş, gözleri ise bilgelik ve biraz da hırs karışımı bir parıltıyla bakıyordu.
“Bekliyordum seni Ömer Yılmaz.” Adamın sesi, kadim büyünün dokunduğu eski çağların yankısı gibiydi. “Adımların seni buraya getirecekti.”
Ömer tereddüt etti. Bu adam, bir büyücüydü. Onun bilgileri, yaşlılığı ve sini sözleri, yeni dünyasının karmaşasında kaybolmuş nefeslere ipuçları sunabilirdi.
"Sen... Beni nasıl tanıyorsun?" diye sordu Ömer, sesi hem merakla hem tedirginlikle titriyordu.
Büyücü gülümsedi; ellerini hafifçe açtı, sanki içine eski zamanların tozunu, gizemini davet ediyordu. “Kader avcısının soyundan gelen birini tanımamak mümkün mü? Seninle konuşmadan önce defalarca düşünüyorum. Ve şimdi, tartışmamız gereken çok şey var.”
Ömer adımlarını açıklığa doğru attı, havadaki büyü kokusunu içine çekti. “Geçmişim... Neden bilmiyorum, ama hep eksik ve karmaşık. Sana ihtiyacım var.”
Yaşlı adam, derin bir nefes aldı, sonra tahta oturduğu eskiçe kutunun üzerine ağır ağır indi. “Burada otur ve dinle.” dedi.
“Çok uzun zaman önce, bu toprakları eski büyü korumuştu. Ancak büyünün kendisi de bir sırlar yığınıdır ve sırların en derininde... sen varsın. Senin geçmişin, sadece kendi hayatın değil, bütün bu dünyanın kaderiyle örülmüş.”
Ömer’in kaşları çatıldı. Bu sözler, aklında bir fırtına koparmış, geçmişiyle geleceği arasında keskin bir bıçak gibiydi. “Ne demek istiyorsun? Neden benimle ilgileniyorsun?”
Gözleri yaşlı büyücünün gözleriyle kesişti, bir anda ciddiyet hücumu geldi. “Çünkü içinde, farkında olmadığın bir güç var. O güç, Lord Varkos Karanlıkkan’ın canını dişine takarak aradığı... ve aynı zamanda kendi içindeki karanlık sır...”
Ömer’in nefesi tutuldu. İçini bir buz parçası gibi sıkan, duyulmamış bir tehdit vardı söylenenlerde. Yüzüne gözle görülür bir ürperti yayıldı; parmakları hafifçe titredi.
“Sakladığın... bir sır mı var?” diye sordu büyücü, alçak ama keskin bir sesle. “Geçmişin, doğrudan geleceğini şekillendiriyor Ömer. Eğer bu sırrın ne olduğunu keşfedemezsen, ipler tümden senin elinden kayacak.”
Çevresi karanlıksa da, Ömer’in gözlerinde bir alev yanıyordu. Kalbine oturan bu bilinmezlik, ona korkudan çok meydan okuma hissi verdi.
“Göster bana yolu,” dedi, sesi net ve kararlıydı. “Ne gerekiyorsa yapacağım.”
Büyücü başını salladı, alnında derin kırışıklıklar belirdi. “O zaman dikkat et. Çünkü yol acılarla dolu. Her adımında karanlık ve ışık iç içe geçecek. Ancak şunu unutma; ardında sakladığın sır, sadece seni değil, tüm dünyayı değiştirecek.”
Aniden, büyücü bir tokat gibi sözlerin şiddetiyle durdu.
Ömer, sanki kalbine bir yılan sokmuş gibi titredi. Gözlerini büyücünün yüzünden kaçırmadan, ama içine doğru çekilen bir ağırlık hissederek bekledi.
Ve sonunda, yaşlı adamın sesi kırık bir fısıltıyla döküldü:
“Ömer… geçmişin karanlık ve acı dolu. Ama o karanlıkta, hem bir lanet hem de bir umut gizli.”
Bir an için sessizlik çöktü. Karanlık ormanın içinde sadece ikisinin varlığı, sanki evrenin bütün dengesi bu sözlerin etrafında dans ediyordu.
Tam o esnada, uzaktan bir rüzgâr uğultusu yükseldi. Ömer’in sırtına düşen soğuk bir ter damlası, bunun sadece başlangıç olduğunu fısıldıyordu.
Büyücünün gözlerindeki ışık cilvesi hafifçe sönmeye başladığında öyle bir şey fark etti.
“Ve sana yalan söylemiyorum Ömer… Bu sırrın, Lord Varkos Karanlıkkan’ın gücünün anahtarı olabilir.”
Ömer bir adım geriye çekildi, kalbinin içinde patlayan bir fırtınayla. “O kim? Nasıl olabilir?”
Aniden büyücü, ellerini kavuşturdu. “Bunu öğrenmenin bedeli ağır olacak, ama önce kendinle yüzleşmek zorundasın.”
Ömer’in yüreği kıpırdadı, ama içindeki alev daha da büyüdü.
Çünkü biliyordu: Bu yol, dönmek değil, ilerlemek zorundaydı.
Bir an için göz göze geldiler ve zaman dondu.
Ve tam o anda, ormanın uzak karanlığından gelen bir çatırdama sesiyle, Ömer’in ruhundaki sarsıntı katlandı.
Büyücü sertçe ayağa kalktı, yüzünde beliren ciddiyetle:
“Hazır mısın, Ömer? Çünkü seni bekleyen, sadece düşmanlar değil. Kendi geçmişinin iç karanlığını da bulup çıkaracaksın.”
Ömer, derin bir nefes aldı. Küçük bir kutunun kapağındaki eski kitabın tozunu saçarken, büyücünün gözlerindeki gizem bir kez daha yansıyordu.
“Gizemli rehberim... Başlasın kaderin yeni hikâyesi.”
Tam o sırada, büyücünün sesi, neredeyse fısıltı gibi:
“Unutma. Karanlık sır, bir gün ışığı yakacak ya da dünyayı yutacak.”
Ve kapının arkasından gelen bir tıkırtı duyuldu.
Ömer irkildi, gözleri kapıya kilitlendi.
Ormanın sessizliğini bozan o ses, bambaşka bir tehlikenin habercisiydi.
Çünkü kaderin en karanlık parçaları, henüz ortaya çıkmamıştı.
Ve bu gece, gerçek savaş başlamak üzereydi.