Chapter 3
Ömer’in ciğerlerine dolan keskin hava, soğuktan ziyade gerginlikten yanıyordu. Gözlerini biraz açmaya çalıştı ama dünya hâlâ etrafında dönüyordu. İnişten hemen sonra yere kapanmıştı; nefesi, yanındaki genç kızın çığlığında boğuluyordu. Parmak uçlarındaki karıncalanma, kalbindeki daha derin sarsıntı kadar canlıydı.
“Ömer! İyi misin?” Kadim ormanın soğuk yeşilliklerinden yankılanan bu seste beliren endişe, biraz daha onu gerçekliğe çağırdı. Aylin’di bu. O genç kadının yüzüne baktığında, gözlerindeki korkuyu ve saygıyı aynı anda gördü. Yüzü hâlâ solgundu ama ellerindeki titreme azalmıştı.
“Yardıma ihtiyacım var.” Ömer’in sözü kesildi; hem yorgunluk hem sancı karışımı sesinde belirdi. Kalkmaya çalıştı, dizleri titriyordu ama bir karar aldı. O an olanlar, yeni hayatının ilk sınavıydı. Ve bu sınavdan kaçamazdı.
*
Ağaçların arasında sessizliği bozan tek şey, Ömer’in ayaklarının yere bastığı kuru yapraklar oldu. Her bir adımında etrafındaki büyülü varlıkların fısıltılarını duyabiliyordu. Ama en çok da içindeki o uyanan güç, damarlarında dalga dalga yayılıyordu. Karanlık, ona korku vermek yerine cesaret veriyordu artık.
Aylin onu izliyordu; gözlerindeki karmaşık hisleri çözmek zordu. “Hazır mısın?” diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Ömer başını salladı. “Başka seçeneğim yok.”
Yüksek bir kayanın ardından, uzakta yanan ateşin ışığı ve insan sesleri geldi. Duyduğu nefesler kadar yakın, düşmanın varlığı o an o kadar gerçekti ki.
“Onlar geldi.” Aylin vurguladı, ellerinin titremesi iyice belirginleşti. “Karanlık İmparatorluğu’nun ajanları. Seni bulacaklar, Ömer.”
Ömer’in gözleri kısıldı. “Beni kimlerden koruyorum? Savaşın ortasında kalmak zorunda mıyım?”
“Burası senin yeni dünyan,” dedi Aylin, hemen ardından da ekledi: “Ve gücünü göstermenin tam zamanı.”
*
Düşmanların durağından bir ses yükseldi; kalın, tehditkâr ve acımasız. “Ömer Yılmaz, kader ağını örerken kaybolacak. Ya teslim olursun ya da yok olursun.”
Sözler, geceye karıştı; soğuk, ölüm kokusu taşıyan havada yankılandı.
Ömer dizlerinin üzerinde havaya kalktı; elleri istemsizce havada durdu. İçten gelen ateş, yumruklarına, parmak uçlarına düğümlendi. İlk kez bu kadar net hissediyordu o eski gücünün isyanını. Yüzünde belirsiz bir tebessüm belirdi. Bu onun kaderi, bu onun yoluydu.
“Gelebilirsiniz,” dedi keskin bir sesle, “Ama korktuğunuzu biliyorum. Siz, gölge içinde sürünenler, aydınlıkla karşılaşmaya hazır değil.”
Ateşten kırık kıvılcımlar, avuçlarından dışarı taştı. Dalga dalga yayılan ısı, kaslarındaki uyuşukluğu dağıttı. İlk kez doğrudan büyüsünü kullanıyordu—ilk denemesi.
Ardından, birdenbire, karşısındaki biri hızla sıyrıldı; zifiri karanlık içinde süzülürcesine ileri atıldı. Ömer’in kalbi, ani bir tokat yemiş gibi hızlandı.
Çarpışma sessizdi ama içi doluydu. Düşman, ok gibi hedefe ilerliyordu. Ömer reflekslerle savunma pozisyonu aldı, yumruğundan çıkan enerji ışını karşı tarafa savruldu.
Bir anlık sessizlik.
Sonra düşman bir an için yere serildi; ayaklarının üzerinde hızla doğruldu ve gür, hırçın bir kahkaha patlattı.
“Beni alt edebileceğini mi sanıyorsun, yavşak?” dedi, sesinin çatallı tonu geceyi parçaladı. “Benden kaçamazsın, Kader Avcısı!”
Ömer gözlerini kısıp nefes aldı. Düşmanın yüzü, ay ışığındaki keskin hatlarıyla seçiliyordu. Ancak onun yüzünde sıradan bir düşmanınki gibi öfke değil; kibir ve planlı bir oyun vardı.
*
– O an bir şey fark etti. Düşmanın gözleri... Ömer’in eski hayatından, unutulmuş anılardan tanıdık, yaşlı ve karanlık bir parça vardı içinde.
Sanki geçmişiyle yeni dünyasının iç içe geçtiği tek nokta burasıydı. İyi ya da kötü, her şey birlikte örülüyordu.
Aylin titrek bir sesle fısıldadı: “Bu... bu bir ajan. Karanlık İmparatorluk’un en gizli yeteneklerinden biri. Seni takip ediyor, seni test ediyor.”
“Test edip ne yapacaklar?” Ömer soru fırlattı, ama cevabı duymuyordu. İçindeki güç, karanlığın ve aydınlığın dansında tutuşuyordu.
Savaş daha yeni başlamıştı.
Ve Ömer, kaderinin ilk kez kendi ellerinde şekillenen keskin kıyısındaydı.
---
Tam o anda, uzaklardan yeni bir ses geldi. İncecik ama güçlü, sanki rüzgarla beraber esen eski bir dostun çağrısı gibiydi.
Ömer, başını o sesin geldiği yöne çevirdiğinde, umut ve korku arasında incecik bir çizgide dengelendi.
Bu çağrı, geçmişin gölgesi miydi? Yoksa yeni bir yolun haritası mı?
Ama zamanı yoktu, çünkü düşman hâlâ oradaydı, gölgeler içinde sinsice yaklaşan.
Ve kader, parçalanmaya devam ediyordu.