Chapter 17
Ömer’in yüreği, Varkos’un o lanetli sözleriyle sarsıldıktan sonra, bedeninde kıtır kıtır çatlayan bir buz tabakası gibi parçalara ayrılıyordu. Karanlık amaklı lordun dili, sadece sözlerle değil, kâh fısıltılarla kâh tokat gibi çarpan gerçeklerle doluydu. Başını önüne eğdi; etrafındaki ormanın uğultusu, bileğini sıkarak tutan boynuzlu ağaçların fısıltısını bastırmaya çalışıyordu. Göğsünde, adeta bir uyuşma yayıldı; kalbinin üzerine bir avuç gri toprak serpilmiş gibiydi.
Oysa aralarında yanan sadece sözlerin ateşi değildi. Can, yanındaki genç adam, gözleri sanki ateş yakmak istercesine parıldıyordu. Uzun zamandır Ömer’in yanındaydı; zaaflarının, korkularının, hatta rüyalarının bile eşiğinden geçiyordu. Ama şimdi, Ömer’in en büyük savunmasızlığını keşfetmişti.
"Ömer," dedi Can, sesi yumuşak ama içinde titrek bir kararlılıkla. "Bu hikâye... senin bildiğin gibi değil. Biliyorsun, geçmişimiz hiç olmadığı kadar karanlık. Kader, sadece zincirler değil, keskin bıçaklar da taşır."
Ömer, başını kaldırdı; gözlerindeki o kavurucu karmaşa, Can’ın söyleyebileceği her şeyi sindirmekteydi.
"Sen ne demek istiyorsun?" diye sordu, sesinde keder ve korku karışımı bir tını vardı.
Can, kararlı adımlarla Ömer’in karşısına geçti. Gözleri dalar gibi. "İhanet sadece dışardan gelmez, dostum. İhanet bazen bizim içimizden doğar. Senin en büyük zaafın... geçmişine duyduğun bu bağı. Benim planım, o zaafı dönüştürmek. Hem sana zarar vermesin hem de Varkos’a karşı bir silah olsun."
Ömer’in dudakları hafifçe titredi. Bu sözler bir tokat gibi iniyordu. O an, kasvetli gökyüzünden serin bir rüzgar esti; kanatlarını açmak üzere bekleyen kargaların uğultusu gibi ürkütücü bir tını taşıyordu.
"Yani... bana ihanet edecek misin?" diye sorguladı Ömer, sesinde bir adım geriye çekilme vardı.
Can, o an öylece durdu; gözlerinde beliren gölgeye rağmen, yanında yığınla saklı tutkulu bir sadakat vardı.
"Hayır," dedi nihayet, "ama vazgeçmiyorum. Beni dinle... Sen olmadan hiçbir şey yapamam. Eğer seni kaybedersem, kalan her şey anlamsız olur."
Ömer, ellerini yumruk yaptı, parmakları derin çizgiler çiziyordu avuç içinde. İçinde kıyamet koparken, Can’ın sözleri onu sıkıca sarmalayan ipler gibi dokunuyordu:
"Sana yalan söyleyemem," diye devam etti Can, "Ama bu oyun karmaşık. Varkos’un gölgesinde kendimizi kaybetmek istemiyorum. Kendi yolumu çizmek zorundayım — belki de bu seni korumanın tek yolu."
Ömer’in aklındaki sessizlik, ağır, net, kırılgan bir cam kapı gibi gıcırdadı. Çaresizlikle ağır bir nefes aldı:
"Ne yapacaksın?"
Bir anlık duraksamadan sonra, cevap geldi:
"Kaderin parçaladığı eski zincirleri yeniden örmek... ve onu aldatmak."
Gölgenin içinde, gece yarısı yıldızları gibi parıldayan gözler, belirsiz bir güçle doluydu. Can, ayağa kalkıp, birkaç adım uzaklaştı; Karşısında dimdik dururken, içinde bir fırtına kopuyordu.
Ömer, onu izledi. Bu yeni plan, bir kurtuluşumuydu, yoksa daha derin bir felaketin habercisi mi? Can’ın kendinden bile sakladıkları vardı; bu karanlık sırlar, sonunda kaderlerini nasıl biçimlendirecekti?
Ormanın kusursuz sessizliği, birdenbire büyülü bir çığlıkla parçalandı: Uzaktan, Varkos’un askerlerinin ayak sesleri yankılandı.
Can’ın gözleri kaldı, Ömer’in gözlerine.
"İhanetin gölgesi düştü, Ömer. Ama sana söz veriyorum; bu yolun sonunda, seni yalnız bırakmayacağım."
Ve tam o anda, kapı gibi çarpan bir tokuyla, gece karanlığına dev bir sır salındı.
---
(Devam edecek…)