Chapter 13
Ömer’in kalp atışları tavana çarpan bir ok gibi hızla yükseliyordu. Kapının ardındaki ayak sesleri, karanlık koridordan onun aman dilemelere boğan sessizliğe bir tokat gibi indi. Adımlar yaklaştıkça, sere serotonin yangını gibi beyninin köşelerinde patladı. Bir nefes aldı; ama ciğerlerine dolan hava, iğne ucu kadar keskin, bırakması imkansız bir şey gibi boğazını sıkıyordu.
Ayakta, neredeyse hareketsiz duruyordu. İçi kıpır kıpır, dışı buz kesmişti. Elinin içi terli, parmakları titriyordu. Ömer’i çevreleyen karanlığın içinde gözleri puslu bir bahar yağmurunun içinde kalmıştı gibi dağılıyordu. Bir anlığına önce kendi sesini duymadı bile, bedeninin ona ait olmadığını fark etti.
Sessizlikten kırılma, çatırdama sesi... Ömer'in kulaklarında yankılanırken, niyetin nişanını nişanlayınca çözüldü korku. İçi şimşekler gibi çatırlar alev alev yanıyordu. O an, can bütünlüğünü hem korumak hem de afallatmak arasındaki dengeyi bulmalıydı.
Adımlar kapının hemen önünde durdu. Ağır nefes, kendi nefesi ile bile yarışıyordu.
"Ömer..." diye fısıldadı bir ses — çelikle buz arası kırık ve tuhaf bir ezgiyle.
Gözlerini dakika duraksamadan karanlığa dikti. Ses, tanıdık, hatta onun en korunaklı köşelerinden biri kadar sıcak ama şimdi korkutucu bir şekilde bozuktu.
Her şey hızlıca gerçekleşti. Karanlığın içinde parlayan kocaman iki göz aniden belirdi. Varkos Karanlıkkan… Ömer’in geçmişiyle, geleceğiyle, kâbusuyla yüzleştiği adam— şeytanın dilden dile geçen adı, fısıltılarla büyüdü.
"Nasıl buraya geldin?" diye sordu Ömer, sesi titriyordu ama içinde bilinçaltına sarkmış torpidolar patlıyordu. Gücüyle ilgili, o derin tereddütlerle iç içe geçmiş bir korku...
Varkos, ince bir tebessümle, sinsi bir yılanın sürünüşü gibi sırıttı. "Senin gücün... o güç... Kontrol edemediğin o güç, seni hep daha derine çekecek."
Ömer, onu gözlerken ciğerlerinde bir ağırlık hissediyordu. Eski büyülerden, kadim sırlardan doğan o gücün bedelini pahasına kullanmayı öğrenmesi gerekiyordu. Ama ya doğruca kafesin içine kapanırsa? Ya sevdiklerini yok ederse o kontrolsüz dalgalar?
"Neden buradasın?" diye tekrar sordu, bu defa daha sert, daha kararlı. İçinde yanan ateş biraz daha büyümüştü.
Varkos adım attı, gölgesi ellerinin etrafında kıvrıldı, karanlık bir çiçek gibi açılıyordu. "Dünya bizim kaderimiz değil mi? Seninle benim. Sadece sana ihtiyacım var ki, içindeki o ateşi kendi hain planlarım için kullanayım."
Ömer’in elleri istemsizce kıvrıldı, avuçlarında hissettiği büyünün titremesi kalbine iğne gibi dokundu. Bedeninde buz ve ateş birbirine karışıyordu. İçindeki güç onun kontrolünden kayıp giderken, bir yandan o defalarca tecrübe ettiği büyünün gerçek tehlikesiyle yüzleşiyordu.
Bir an her şey sessizliğe gömüldü, sadece uzaktan gelen hafif bir rüzgarın fısıltısı kalmıştı. Sonra Ömer fark etti: Gücün damarlarında hızla coştuğu anlarda, istemsizce yayılan bir ışık etrafını sarmıştı. Küçük, anlamsız bir kıvılcım zannedilen şey, öyle büyüdü ki odanın köşesindeki arkadaşlarının siluetleri mütemadiyen kıvrılıyor, tehlikeye doğru sürükleniyordu.
"Dur!" diye bağırdı Ömer, ancak sesi bile gücün arasında kaybolmuş gibiydi. Ellerinin arasından fırlayan enerji, dostlarının arasına yabancı, soğuk bir zehir gibi damlıyordu.
Yardım haykırışları, öfke ve korku birbirine karıştı dışarıda… Onun kontrol edemediği güç, şimdiye kadar yalnızca kendi içinde hapsolmuş, şimdi ise kendi meşalesini yakan bir bomba gibi çevresine zarar veriyordu.
Ömer’in yüreği aniden buzdağının dibinde batan bir gemi gibi parçalanırken, gözleri karanlığın içinde yanıp sönen o vahşi enerji dalgalarını takip etti.
"Bu… bu benim yapmamam gereken bir şey!" diye içini haykırdı kendiyle.
Bedeninin içindeki güç, özgürleşmek istiyor ve Ömer’i yitiriyordu.
*
Adımlar, zehirli büyüyle dans eden hararetli nefesler... Etrafındaki dostlarının yüzündeki panik, hiçbir sihir kitabında anlatılmamış bir kabus gibiydi. Gözyaşları, parmak uçlarına kadar soğuk ter… Her biri, Ömer’in kontrol edemediği bu kıyametin birer şahidi olmuştu.
“Ömer!” dedi Derya, telaş dolu bakışlarıyla ona baktı. "Ne yapıyorsun? Bize zarar veriyorsun! Kontrol et, seni sana geri götürecek tek şey bu!"
Ama Ömer’in elleri onun telkinlerinin üstünden geçip karanlık bir şiir gibi çırpınıyor, yeni doğan kadim bir avcının kaderini test ediyordu.
Gücü tüketmek istediğinde, o da onu tüketiyordu.
Ve o an, odanın kapısı ansızın çarparak açıldı. İçeriye bir gölge daha doldu; dışarıdaki fırtına, yanlarında korkunç bir sessizlik bırakarak.
Ömer’nin bedenindeki enerji doruk noktasına ulaştı. Gözleri için için parlıyordu. Doctor bildiği dünya paramparça olmaktan bir anlığına bile kurtulamıyordu.
Gücün bedeli acıydı. Ve şimdi o bedel, en yakındakileri tehdit ediyordu.
“Dur!” diye bağırdı Ömer, aynı anda hem kendine hem düşmanına. Ama bu çağrı, yalnızca karanlığı daha da derinleştirdi.
Odanın içinde, sessizliği yırtan tek şey -avcının içindeki o çaresiz kükremeydi.
Ve sonra— Bir çığlık yükseldi.
---
Kaderin parçalanışında, gücün bedeli ilk kez acımasızca ödetiliyordu. Ömer’in sırrı, zamanla değil, şimdiye karşı savruluyordu.
Yüreği, artık atıyor muydu, yoksa paramparça mı oluyordu?
Ve o güç… Ömer’in elinden kaçıp gittiğinde, bütün dünyayı paramparça etmeye hazırdı.