NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / İpucu Oyunları :0%
Log in

Chapter 9

İpucu Oyunları

Mira'nın başının içindeki yankı, fotoğrafın üzerinde gezdirdiği parmak uçlarına karıştı; mürekkebin pütürlü yüzeyi birden daha ağır, daha yakındı. Ciğerlerinin içine bir buz çivisi gibi saplandı o cümle: Sen gerçekten imzayı attın mı?

Nefesini tutup verdi. Göğsünde bir uğultu, kulaklarının içinde bir çınlama kaldı. O uğultu, yıllardır susmuş bir kapının menteşesinin tekrar yağlanmış gibi açılmasını bekler gibiydi.

Masanın üzerinde duran zarfı ilk kez fark etti. Fotoğrafı kaldırırken, zarf kenarından fırlamıştı; koyu karton, üzerinde bir damga—lamel renkli bir göz—ve el yazısıyla yazılmış tek bir kelime: OYUN.

Parmak uçları titredi. Zarfı çevirdi; arkasında, içine sokulmuş küçük bir not parçası vardı. Mürekkep siyah, kalemi ağır; harfler bir şekilde hem tanıdık hem yabancıydı, Mira’nın kendi el yazısını taklit eder gibi kıvrılıyordu.

"İpucu Oyunları," diye okudu Mira. Başlığı ayıkladı; kelimeler kenarlarından ışık sızıyormuş gibi titriyordu. İçindeki ilk satır, mürekkebin altındaki kağıdın dokusunu delip geçen bir soğukluk taşıyordu:

1. Saat on ikiyi bekle. Işıkları kapat. Camın önüne geç. Dışarıyı dinle. Bir şey söyleme. Kapıyı üç kez kontrol et. Anahtarı çevirirken gözlerini kapat. Aç.

Mira gözlerini kırpıştırdı. Kağıt, basit komutlar gibi görünüyordu; ama kelimelerin arasındaki boşluklar, harflerin eğriliği, satırların düzeni bir ritim hatırlatıyordu—yıllar önce öğrendiği bir ritim. Bir oyunun kuralları. Bir labirentin ilk taşları.

Oyun. Aksel’in tarzıydı bu. Kurallar, ritüeller, sahte güven alanları kurup sonra o zemini çekmek. Ama Aksel'le yüzleşmek, onu çağırmak, insanın kendi hafızasını düğümlemeye benziyordu. Mira'nın içi bir anda taş gibi oldu. Korku değildi tam olarak; daha çok bir boşlukla karşı karşıya kalmanın, eskiden var olan bir şeyin aniden yeniden var olması hissiydi.

Saat on ikiye üç saat vardı. Mira küçük lambayı kapadı. O ana kadar odanın doğal ışığından elde ettiği yorgunluğu içinden süzdü. Pencerenin camı buğu tutmuştu; yağmur dışarının yüzünü sanki kâğıda çizilmiş çizgiler gibi silkeleyecekti.

Küçük bir oyuncak tramvay radiyonun arka planına serpiştirilmiş gibi tıklandı. Apartmanın koridorundan gelen su birikintilerinin sesiyle birlikte, uzaktan bir kedi miyavlaması geldi. Dışarıdaki şehir asla tamamen susmazdı; fakat bir gece yarısı, özellikle yağmurluysa, şehir bir titreme, bir nefes halini alırdı. Mira o nefesi dinledi.

Notun ikinci satırı, parmak uçlarında bir iğne gibi dolaştı: "2. Bir anı seç. En küçük detayıyla söyle: Kokusu, sesleri, bir el hareketi. Eğer anı seni tanıyorsa, devam et."

Mira gözlerinin önünde bir çocukluk fotoğrafı belirdi; tahta bir salıncak, yaz güneşi, annesinin kolunda bezelye kokusu. Sonra o an parladı ve karardı; görüntü kaydı gibi atladı. El hareketi—salıncağın ipini sımsıkı tutan küçük avuç içi. O küçük avuç, yıllar içinde başka ellerle karışmıştı, değiştirilmişti. Mira dudaklarını sıktı; anıyı söylemedi, sadece düşündü. Kelimeler boğazında takıldı.

"3. Kapının önünde dur," satırı daha sertti. "Gözlerini kapat. Kapının arkasında hiçbir şey yokmuş gibi hayal et. Kapıyı açmadan önce, üç kez kendine adını söyle."

Mira'ta adının acı ile dolduğu anlar vardı; söylenişi, geçmişin kırık bir replikası gibi çarpıyordu. Kendine adını üç kez söylemek, sanki kendi varlığını onaylamaktı—ve bu not, Mira'nın varlığını test eden bir sınav idi.

Pencerenin önünde durdu. Işıklar kapalıydı; odanın köşelerinde geçmişten gelen gölgeler dizilmişti. Şehrin yağmur sesi, adeta bir sayfayı çevirmek için dışarıdan gelen düzensiz parmak sesi gibiydi. Mira bir adını fısıldadı. Sonra tekrar. Üçüncüde sesindeki titreme, kendi içine saklı bir şeyin kırılmasına neden oldu.

Kendine söylediği isim, onun için bir anahtar da olabilirdi, bir kilit de. Kapının önüne gitti. Ayakkabılarının tabanı soğuktu; kapı koluna dokunduğunda metalin ılık olmadığını fark etti. Parmak uçlarını kapı koluna bastırdı—titredi. Anahtar ağzının içinde duruyordu; kilit, zamanın altında tozlu bir dişli gibiydi.

Notun son satırı, küçük bir uyarı fısıldıyordu: "Eğer kapının arkasında bekleyen biri varsa, ona aç. Eğer yoksa, kapıyı kapat ve 4 no'yu bekle."

Mira'nın beyninde bir senaryo pop-up'ı belirdi; Aksel'in oyunu sandalyeler üzerine kurduğu, insanların anılarını satranç taşları gibi kullandığı görüntüler. Ona açmak, aynı zamanda bir davetiye göndermek gibiydi. Açmamak ise korkunun eseri sayılacaktı. Pero zaten hep böyle değildi mi? Seçimler… hepsi sonuç doğuruyordu.

Saat on ikiye on beş vardı. Mira, zarfı yaktı mı yoksa sakladı mı; arada durdu. Sanki her karar bir sigara gibi; bir kez yandığında geri dönemezdi.

Anahtarı üç kez çevirdi. Her dönüş bir tik gibi kulaklarında çınladı. Birinci dönüşte geçmişin ağırlığı parmak uçlarından kalbine geçti. İkinci dönüşte, fotoğrafın üzerindeki kurumuş mürekkep aniden bir çentik gibi gözünde cız etti. Üçüncü dönüşte gözleri istemsizce kapandı.

Kapı önünde durdu. Gözleri kapalıydı.

Dışarıdaki yağmurun ritmi bir nokta gibi odanın içinde durdu; sınırlı bir sese dönmüştü. Mira içinden adını fısıldadı—sonra tekrar etti. Üçüncü kez söylediğinde, kendi sesinin başka bir habercinin adını çağıracak kadar güçlü olduğunu hissetti.

Gözlerini açtı. Koridor simsiyah değildi; duvar lambasının hafifçe yayılan ışığı, yağmur damlalarının yansımasıyla perdeli bir tül gibi uzanıyordu. Kapının önünde, daha önce hiç görmediği bir gölge yoktu. Sadece apartman kapısının aşağıda aralanmasıyla yeni bir soğuk hava akımı gelmişti; dışarıdan gelen demir kokusu, ıslak lastik ve taze sigara dumanı harmanıydı.

Mira bir adım geri çekildi. Notun kuralı onu yakalamıştı; eğer arkasında birini bulmuyorsa, kapıyı tekrar kapatıp bekleyecekti. Fakat o an, koridor lambasının nadiren yaptığı bir titreme meydana geldi; ışık saniyelik bir dalgalanma ile kesildi. İçeriye doğru bir rüzgâr daha şiddetli esti, kapının altına sırılsıklam bir yaprak sıkıştırdı.

Kapı zili çalmadı. Ayak sesleri duyulmadı. Mira nefesini tutup kapıyı üç derece daha araladı—kilidin gıcırdamasına benzeyen derin bir ses çıktı. Koridorun en uzak ucundan, bir dumanımsı figür yavaşça ilerliyormuş gibi görünüyordu; ama görüp görmediği arasında bir çizgi vardı; gözleri o çizgiyi çizmek istemiyordu.

Kapı tam yarıdan açıldı. Birkaç santim. Mira'nın elinde hala notun köşesi vardı; kalemi iki parmağı arasında kıvrılmıştı. Koridorun kokusu içeri doldu: ıslak taş, atık kahve, sigara; ama arada bir nota daha, metalik bir koku vardı—temizleyici, kanımsı.

Ve orada duruyordu. Kapı eşiğinin hemen dışında, şehrin gece tarafının tüm yetimi gibi, bir kişi bekliyordu. İlk bakışta, bir yabancıydı; sonra Mira'nın zihninde eski bir dosyadan çıkan bir resim gibi yerleşiverdi.

Gözleri... keskin, sanki her ayrıntıyı etiketleyip ceplerine koyan bir göz. Yağmur mantosunun yakası yukarı kalkmış, saçları ıslaktı ama hem kirli hem de planlı bir düzensizliğe sahipti. Bir elinde küçük, ince bir zar vardı; parmaklarıyla zarın kenarına dokunurken parmak uçlarındaki titrek kanıtlar bir yazı gibi vücuda aktı.

Mira'nın kalbi akciğerlerinin altından bir yumrukla vuruldu. Tanıdı; her şeyi tanıdığı bir kişiydi. Hafızasının kenarlarında durup onu izleyen figürlerden biriydi—bir zamanlar mahkeme koridorlarında bahsettikleri, gazetelerde fotoğrafı çıkan, kamuoyu ile şehrin yüzünü paylaşmış biri: Aksel Tekin.

Aksel Tekin, Mira'nın kapısının hemen dışında, yağmurun göğsüne düşürdüğü bir düğme gibi duruyordu. Yüzünde bir tebessüm vardı ama o tebessüm hiçbir sıcaklık taşımıyordu; bıçakla açılmış bir güldür, kırık bir aynanın yansımasıydı. Gözleri Mira'ya çökmüş, onu tartıyordu; sanki Mira'nın hangi anısını oynayacağını o an belirleyebilirdi.

Mira'nın dili kuruydu. Zarfın kenarını daha sıkı tuttu. Aksel’ın varlığı, odanın içindeki hava basıncını değiştirmişti; bir soluk daha almaya çalıştı ama hava, kapının eşiğinden dışarı doğru bir bariyer gibiydi. İçeride kalmakla dışarı çıkmak arasında asılı kaldı.

Aksel adım atmadı. Sadece durdu, yağmurun altında mantosunun düştüğü çizgiyi koruyordu. Gözlerinin kenarında, Mira'nın yıllardır silemediği bir kayıt oynuyordu; isimler, tarihsel notlar, o imzanın gölgesinde kalan başka dosyalar. Mira hissetti—o imzanın ağırlığı, Aksel’in içinde çalan bir zil kadar net.

"Gece sürprizleri sevmezsin," dedi Aksel, sesi pürüzsüz bir kağıdı yırtar gibiydi. "Ama oyunlara bir son verecekse, en iyi zaman gece yarısıdır."

Mira'nın dudaklarından çıkacak kelimeyi alır gibi bir bekleyiş oldu. Dilinin ucunda bir suçlama, bir savunma, hatta bir yalvarış bile vardı. Ama notun kuralları onun üzerine bir perde gibi inmiş; ilk adımı atmıştı. Şimdi ya devam edecek, ya da geri çekilecekti. Önünde duran soru basitti ama ölümcül: Kapıyı kapatıp 4 no'yu bekleyecek miydi, yoksa Aksel’in karşısına mı çıkacaktı?

Aksel bir adım öne çıktı; kapı mindere çarpıp tekrar yerine oturmuş gibi, koridorun derinliğinde yankılandı. Yağmurun sesi hafifledi; sanki şehir iki kişinin nefeslerinin ritmine göre konuşmaya başlamıştı.

Mira elini kapı koluna götürdü. Kalbi, bir çekiç gibi sağ omzuna doğru atıyordu. Notun son cümlesi bir çığlık gibi beyninde çınladı: "Eğer kapının arkasında bekleyen biri varsa, ona aç."

Kapı tam olarak açılmaya başladığında, Mira'nın gözüne Aksel’in yüzündeki izler daha yakından yerleşti. Keskin kaşları, çenesindeki hafif çizikler, dudaklarının sağ tarafında beliren ince bir yara—hepsi bir hikâye fısıldıyordu. Mira bir anlığına, o yara izinin kendi geçmişinden gelen bir dokunuşla aynı olduğuna inandı. Sanki daha önce bir yerde karşılıkları olmuş, bir dizi olay birbirine bağlanmıştı.

Kapı aralandı ve içeriden gelen hafif bir rüzgâr Aksel’in mantosunu daha bir yaklaştırdı. Mira tam olarak ne olacağını bilmeden kendini dışarı attı; adımları düşünceli, elleri arkasında ceplerinde. Aksel’in gözleri, Mira'nın bu kararı beklerken dondurulmuş bir fotoğraf gibiydi.

Kapıyı açtığında, dışarıda ona bakan kişi...