NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Yalanan Anılar :0%
Log in

Chapter 8

Yalanan Anılar

Telefon hoparlörü hala titreşiyordu; Mira, odanın iki köşesini birbirinden ayıran karanlık çizgilerin arasında suskun bir uçurum gibi durdu.

"Hatırladın mı?" sesi, camdaki yağmur damlasının ritmine karıştı; soğuk, net, bir bıçak gibi. Kelime havada asılı kaldı. Mira'nın boğazında bir kuruluk yayıldı; dilinin ucuna metal bir tat oturdu. Nefesi, gece havuzuna düşen bir taşın yüzeyindeki hırıltıya benziyordu.

"—Ne hatırlamamalıyım?" dedi Mira. Sesi kendi kulağına uzak bir yankı gibi geldi.

"Gel," diye cevap verdi arayan. "Şu an dışarıdayım. Bir yer biliyorum. Gelmez misin?"

Telefon kapandıktan sonra Mira birkaç saniye daha öylece durdu. Ellerinin içini hafifçe sıkıp bıraktı; parmak uçlarında eskinin bir alışkanlığı — hep not defterine, tebeşir kutusuna bastırmak gibi. Rüzgâr pencere çerçevesiyle konuşuyordu; her vuruşta bir başka anının perdelerini titretiyordu. Mira o perdeleri itmek istemedi. Ama istemek yetmiyordu artık. Bir şeyler, çoktan hareketlenmişti.

Montunu aldı. Şehrin yağmurla yıkanmış yüzü, neonların el feneriyle çizilmiş miktarsız hatıra gibi parıldıyordu. Tramvay durağında beklerken, cebindeki küçük fotoğrafın köşesine dokundu; yüzünün hatları flu, ama ağırlığı gerçekti. Hafıza boşlukları bir akıntı gibi; bir tanesini takip etmek, diğerlerini de harekete geçirebilirdi.

Buluşma yeri bir zamanlar atölye olan, şimdi kirli masaların, eski sandalyelerin ve pencere önlerine asılmış sararmış kumaşların sessizliğiyle dolu küçük bir sığınaktı. Kapı paslı sürgüyle yarı açık duruyordu; içeriden boğuk bir radyodan gelen eski bir şarkı sesi sızıyordu.

İçeri girince asılı ışıkların altındaki bir kadının omuzları titredi; yüzü gölgede kaldığı için gözleri parlıyordu daha çok. Masada yalnızca bir fincan sıcak çay, bir adet yıpranmış not defteri ve birkaç fotoğraf vardı. Kadının dudakları kuru, elleri sanki sürekli bir şeyleri sıkıyordu — anahtar, dantel, belki de bir anı.

"Ben Mira," dedi Mira, sesi alçak ve ölçülüydu. "Telefonla arayan sensin değil mi?"

Kadın başını kaldırıp baktı; gözlerinin içindeki milimlik parıltı uzun bir seyahat yapmış gibiydi. "Aslı," dedi. Sözcükler dökülürken her birinin üzerine sabun köpüğü gibi ince bir gürültü oturdu. "Evet. Aslı."

Aslı'nın yüzünde yorgunluk değil, bir tür bekleyiş vardı; bekleyen yüz, karşısındaki kişinin bir kapı anahtarı olduğunu biliyormuş gibi. Mira masanın diğer tarafına oturdu. İki sandalye arasında bir hava sıkıştı; göğüs kafeslerine ağırlık gibi çöktü.

"En son ne hatırlıyorsun?" diye sordu Mira. Mesleği, yılların ezberlediği soruların intizamını getirdi; sesindeki yumuşak kontrol, kontrolsüz anları yönlendirmek içindi.

Aslı gülümsedi — gülüşü acı, bir yerden kapanmayan bir yara gibi. "Bir tramvay," dedi. "İnanılmaz kalabalık. Bir adamın kolu, kolunun üzerindeki dövme. Sonra... bir koku. Metal ve deterjan. Ve bir ses. Biri 'Sus' dedi. Çok alçak. Çok... emir verici."

Mira not almaya çalışmadı; not kağıdı artık gereksiz bir bariyerdi. Hisleri, mikro-mimikleri, terin oluştuğu noktalar: Aslı'nın elinin tırnaklarının iç tarafına giden beyaz çizgi, sol kaşının hafifçe çatılması. Her detay bir ip kopmasını önlemek içindi.

"İzleri takip edeceğiz," dedi Mira. "Şimdi derin nefes al. Burnuna odaklan. O kokuyu getir bana."

Aslı gözlerini kapadı. Pencereden gelen neon ışığı, kirli cam üzerinde külçe gibi aktı. Aslı'nın parmakları masaya ritmik bir tık tık vurdu; iki, üç, duraklama; Mira yüzüne baktı. Bu ritim, belleği uyanmaya zorlamak için basit bir anahtar olabilir — bir tıkının hatıraları açtığı o eski oyun.

"Metali al," diye fısıldadı Mira. "Kırmızı bir şey var mı? Bir parça kumaş, bir yara?"

"Aslı'nın dudağından zorlanan bir kelime çıktı: "Kırmızısı vardı. Bir eşarp. Küçük bir düğme. Onu da gördüm. Sonra... bir masa. Bir masa etrafında insanlar. Bir evrak. Bir imza..."

Mira'nın nefesi kesildi. İmza kelimesi odadaki ışığı daha keskin kıldı; geride duran, bekleyen ağır bir gölge gibi. İmza, geçmiş ile yük arasında bir köprüdü. İmza, bir akışkanın durdurulmasıydı.

"Aslı," dedi Mira yumuşakça, "İmza kimin üzerindeydi? Bir belge mi? Sen mi gördün?"

"Elimde," diyen Aslı'nın sesi bir fısıltıya döndü. "Evet... elime aldım ama elim titriyordu. Üstünde bir isim... Mira? Mira diye okudum. Harfler... tanıdıkmış gibi geldi. Senin omzundan düşen bir şal gibi."

Mira, omzundan geçen bir ürperti hissetti; göğsünün içinde bir şey zırhını çatlatıyordu. Dilinin ucunda kaçamak bir yalan tadı belirdi. Yıllar önce unutturduğu kendine ait kararlar, birer zombiye dönmüş gibi tekrar ayağa kalkıyordu.

"İmzanın şekli nasıldı?" diye sordu Mira, sesi kestiği kadar yumuşaktı. Profesyonel bir mesafe, bir emniyet ağıydı. Ama o ağın tellerinden biri şimdi kendi ayağına dolanıyordu.

Aslı gözlerini açtı. Gözlerinin beyazında birkaç damla nem birikmişti; bir şeyin eşiğinde, cam gibi parlarak tehlikeli bir berraklık kazandı.

"Yuvarlaktı," dedi Aslı. "Ama... bir köşe vardı. Sanki bir kalem, aceleyle çekilmiş. Ve... Mira, elin — elin o bilezik vardı, metalden. Işıldıyordu. Parmağında izler. Parmak izleri. Bir imza ve bir tarih. 07.07..."

Mira kendi nefesini duymadan duramazdı. Tarih beyninin bir köşesinde çivilenmiş gibi çakıldı; 07.07 ne anlama geliyordu? Yılların her biri tartıya koyulup başka bir sözcükle ağırlaştırılıyordu.

"Sen oradaydın mı, Aslı?" Mira sordu. Bir şeyi doğrulamak ya da yalanlamak için sözcükleri dikkatle diziyordu.

Aslı hafifçe başını salladı. "Etraf karanlıktı. Ama yüzler... bazı yüzler netti. Bir adam vardı, sigara. Tuhaf bir kokusu vardı. Bir kadın vardı; arkasından bakınca saçının ucunda bir yanık izi... ve sen — sanki sen duruyordun masanın başında. Bana baktın, Mira. Gözlerin böyle... sertti. Ama sonra eğildin. Evrakı eline aldın ve imza pusulasını uzattın. 'Onayla' dedin."

Mira'nın parmak uçları beyazladı. "Ben... onayla diyemem," diye başladı. Ama cümle nefesinin altında çarpılandı. Sözcükler, geçmişin bir bant kaydı gibi belirsizdi; her bir kelime silik bir görüntüyü çağırıyor, çağırdığı görüntü başka bir şey söylüyordu.

Aslı bir an durdu; vücudu küçük bir fırtına gibi titredi. "Sen sonra çıktıktan sonra bir şey oldu," dedi. "Bir çığlık. Kısa. Ve sonra herkes sessizleşti. Birisi fısıldadı: 'İş tamam.'"

"İş tamam mı?" Mira sordu. Kelime uçarcasına kötüydü; içinde bir şeyler tozlandı. "Ne işi?"

Aslı ellerini ovuşturdu; avuç içleri terliydi. "Bellek işi. Hatıraların... gittiğini hatırlıyorum. Bir cihaz vardı. Soğuk bir boru. Beyna tutulan bir şey."

Mira'ın kalbi bir taş gibi düştü; elleri masanın altına kaydı, avuçlarını dizlerine dayadı. Hayalinde yılların unuttuğu bir tablo çakıldı: beyaz örtü, bir cihaz, soğuk bakışlar ve bir söz — 'silme'. Ama o tablo Mira'nın içinden silinmişti daha önce. O imzalar, o evraklar, o izinler... hepsi bir kapının ardında bırakılmıştı. Kendisi de o kapıyı kapatmıştı.

"Bu bir düzenek," dedi Mira, kendi sesine şaşarak. "Bundan... haberdar mısın? Bu, yasal mıydı? Kim yaptı bunu?"

Aslı gözlerini kapadı. "Aksel," dedi bir yudum gibi. Sözcük, onun ağzından çıktığında odadaki hava bir an dondu. Aksel Tekin — şehirde hikâyeleri dolanan, çürük unvanlarla adaleti kendi anlayışına göre kesen isim. Mira'nın zihninde uzun bir gölge kaydı. Aksel. Onun adı, her zaman kirli suyun dibinde çıkan bir balıktı.

Mira dizlerinin üzerine bastı; aniden içeri giren soğuk bir rüzgâr, pencerede asılı duran bir elbisenin kenarını dalgalandırdı. Aslı'nın anlattıkları, Aksel'in metotlarına benziyordu; oysa Aksel hep başkalarının anılarını oynatmayı severdi — kirli sırları alıp şehrin sokaklarına sermek. Neden bir kurban onun yoluna düşsün ki?

"Aslı," dedi Mira, "görüşmelerimiz sırasında sana kimseyi yönlendirmedim. Ne doğruladım ne de bir belge imzalaman için seni zorladım. Sadece dinledim."

Aslı yüzünde uzun bir süre sessiz kaldı; sonra dudağının bir kenarını ısırarak baktı Mira'ya. "Bunu biliyorum," dedi yavaşça. "Ama görüntüler karışık. Bazı yerler net, bazıları bulanık. Bir an sonra başka birinin yüzü benim belleğimde beliriyordu. Sanki parça parça ekliyorlardı. Bazen ben kendimi görüyordum, bazen senin elini. Bazen de... senin elinin üstünden bir not geçiyordu. Ve orada bir imza vardı."

Mira'nın parmakları istemsizce cüzdanının kenarındaki eski fotoğrafı daha sıkı kavradı. Fotoğrafta o yıllar önceki kendisiydi; gözleri arkası kesilmiş bir kaygının içinde sıyrılmıştı. Yıllar önce, kendi hafızasının bazı kesitlerini yok etmek için imza atmıştı. Kendine bir sınır çizmişti; o sınırın içinde kendine bir ceza verdiğini, bir şeyleri korumak için bazı anıları sildirdiğini biliyordu. Ama "imza" kelimesi şimdi başka bir acı daha çağırıyordu: başkalarının anılarını teslim aldığı bir kararın belgesi olma ihtimali.

"Ben... senin hatıranım," dedi Mira yumuşakça. "Ama yüzleştiğin şey eğer bir kural ihlaliyse, bunu birlikte çözmeliyiz."

Aslı gözlerini açtı; bakışı birden keskinleşti. "Ama Mira... imza... bu senin el yazına benziyor. Biliyorum çünkü çocukken defterime senin gibi yazardın. Harflerin eğimi... o kıvrım. Ben onu hatırlıyorum. Sanki birisi seni taklit etmiş ama bir yerlerde gerçek bir imza var. Yeri harman gibi aynen duruyor."

Mira'ın yüreği, odanın küçük lambasının titreşimine kilitlendi. Bir parça akıl, hemen önce alınmış bir posta gibi sahte bir amblem taşıyor olabilir miydi? Aksel'in oyunu buydu: gerçekleri taklit edip yerine başka bir gerçeği eklemek.

"İmzanın fotoğraflarını çekebilir miyiz?" diye sordu Mira. "Eğer varsa, belgeyi al. Ne zaman çekildiğini, neye dair olduğunu öğrenmeliyiz. Tarihi söyledin; 07.07. Belki o tarih hakkında bir kayıt buluruz."

Aslı bir köşeden eski bir fotoğraf çıkardı; yıpranmış kenarlarında kahverengi lekeler vardı. Fotoğraf solgun, ama ortasında yırtık bir evrak parçası asılıydı. Üzerindeki birkaç harf seçiliyordu; Mira'nın kalbi bir kez daha atladı. Harflerin eğimi… tanıdık.

"Bu," dedi Aslı, "fakat daha fazlası var. Bir video da gördüm. Kısa bir video. Kamera bakıyor. Masanın üzerine bir belge koyuluyor. Elin belgelere doğru… ve elin sonra mouse'u kapıyor. Ekrana bir şey açılıyor. Sözcük 'SİL' yazıyor. Çok net. Bir tuş... ve sonra birinin gözleri kapanıyor."

Mira'ın ciğerlerinde bir taş yükseldi; geriye doğru bir dalga gibi suratına çarpanıydı. Bellek silme teknolojileri şehrin karanlık servislerinin olmazsa olmazıydı artık; yasal boşluklar, para ve korku onları besliyordu. Ama imza, eğer gerçekse, o boşluğun köprüsüydü. Mira kendi geçmişindeki kırılmayı duyumsadı: yıllar önce kendinin verdiği, ağır bir kefaret kararı vardı. O karar şimdi başka birini etiketleyebilir miydi?

"Bu video var mı?" Mira sordu. Sesinin titremesini gizlemeye çalıştı.

Aslı başını iki yana salladı; gözleri uzaklara bakıyordu sanki. "Sildiler," dedi. "Ama izler kaldı. Ben bazılarıyla gölgeli bir oyunda karşılaştım. Biri parmak izlerini, biri el yazısını bıraktı. Sanırım bana gösterdiler ki inansın diye. Ama bazı kısımlar eksik. Sanki bir mozaik. Bir parça başka bir parçayla uyuşmuyor."

O an Mira anlamsız bir karanlık gördü; birbiriyle uyuşmayan parçalar, hem onun meslek dediği tekniğe hem de düşmanının ustalığına işaret ediyordu. Aksel karma karışıktı ama bir düğmeyi hedef alıyordu: kimliklerin, belgelerin, imzaların birer sahtecilikle yeniden yazıldığı yer.

"Tamam," dedi Mira. "Bana o fotoğrafı ver. Her bir parçayı toplayacağız. Hangi parça gerçek, hangi parça eklenmiş, hangisi taklit... hepsini ayıracağız."

Aslı fotoğrafı yerden kaldırırken elleri titredi; bir kenarı açıldı ve altında başka bir fotoğraf daha belirdi. Üzerinde daha net bir siyah-beyaz görüntü vardı: bir masa. Sırt kısmı kamera açısına dönük bir kişinin silueti. Masanın köşesinde hapishaneyi andıran ince bir cihaz duruyordu; yanında bir kalem, bir sigara paketinin kenarı. Ve masanın tam ortasında, neredeyse göz hizasında bir imza parçası vardı. Harflerin kıvrımı Mira'nın dünyevi hafızasına bir tokat gibi indi.

Aslı fısıldadı: "İmza daha net. Ve altında… bir sayı. 07/07/—" Dudakları boşta kaldı.

Mira'a buz gibi bir ter yayıldı; avuç içleri soğuktu. Fotoğrafı eline alırken parmak uçları birkaç minik tüy gibi ürperdi. İmzanın kıvrımı, onun kendi el yazısına benziyordu. Ama akıldaki daha vahim soru çok yakındı: Bu gerçekten Mira'nın imzası mıydı? Ya da birisi onun imzasını taklit etmiş miydi? Taklit yeterince iyi olabilir miydi? Ya da daha da kötüsü: Mira, yıllar önce kendi hafızasından vazgeçmek için imzayı atmış olabilir miydi — ama başka bir belgeye mi?

Mira gözlerini kapadı; göz kapaklarının arkasında karanlık bir perdeyi yırttı sanki. Eğer bu imza gerçekse, eğer o evrak gerçekse, o zaman bir kapı açılırdı; o kapının ardında Mira'nın kendi yasaklı kararı, kendi geçmişinin en kirli köşesi duruyordu. İçinde, yıllarca kaçmak için kurguladığı bahaneler, yalanlar ve yaptığı fedakârlıklar yeniden biçimlenebilirdi.

Aslı'nın sesi duyuldu; artık hafifçe titreyen, ama içinde bir kesinlik olan bir ses: "Sen bunu yaptın mı, Mira? Sen mi onayladın?"

Mira bir adım geri çekildi. Odanın ışığı üzerindeki çizgiler bir anda kaydı; duvarda asılı eski bir harita, yolları birbirine örülen bir şehir gibi görünüyordu.

"Söyle bana," dedi Mira. Kendi sesinin ucu çatlamıştı. "Bu imza… gerçekten benim elim mi?"

Aslı ellerindeki fotoğrafı biraz daha yaklaştırdı; görüntü netleşse de, sessizlik bir bıçak gibi büyüdü. Mira parmaklarının ucunda eski bir kararın, basit bir çizginin ağırlığını hissetti.

Ve tam o anda, fotoğrafın kenarında, küçük bir damla mürekkep, başka bir görüntünün üzerine düşmüş gibi parladı. Mürekkep, taze bir yaşın izini taşıyordu. Altında beliren iki harf, Mira'nın duruşunu bir anlığına dondurdu.

Aslı fısıldadı: "O iki harf... M. Y."

Mira'ın yalnızca bir kelimeyi söylemeye gücü vardı; sorgulayan bir kelime, hem korkudan hem de ondan önce gelmiş bir suçun gölgesinden.

"Bu benim… imzam mı?" diye sordu Mira, sesi bir çizgi gibi ince, hemen kırılmaya yakın.

Odada rüzgâr daha kuvvetli esti; pencere camında yağmur damlaları çizgiler halinde akıyordu. Mira, parmak uçlarıyla fotoğrafın kenarını tuttukça sanki geçmişin penceresini açıyordu.

Ve sonra, arkadan gelen uzak, çok uzak bir trafik kornası gibi, bir ses, bir hatıra kırıntısı belirdi: bir mürekkep damlası üzerine düşen cam kırığı sesi; belki de başka bir hafızanın çocuğu.

Mira, o sesin kaynağını ararken, nefesinin içinden dökülen bir kelimeyle durdu.

"Yasaklıydı." dedi kendi kendine. "Ya da yasal... ya da... neydi o kelime?"

Aslı bakışlarını giderek sabitledi; dudağından çıkan bir tek soru vardı, ince ve keskin.

"Sen, o belgeye imza attın mı, Mira?"

Mira bir an için kelimelerin ağırlığını tarttı. Bir kararın gölgesinde duruyordu; geçmişin onu kimin yaptığına dair bir ipucu tuttuğu yerden sallanıyordu. Cevap, şehrin sokaklarına, Aksel'in oyunlarına, kendi unutulmuş vicdanına açılacak bir kapının anahtarı olabilirdi.

Ve tam Mira ağzını açıp bir sözcük çıkarmaya hazırlanırken, Aslı'nın parmak uçları fotoğrafın bir köşesini daha kaldırdı.

Fotoğrafın altında, şimdiye kadar fark edilmeyen, küçük bir not yapıştırılmıştı — el yazısıyla, aceleyle yazılmış: "Onay verildi — MY."

Mira'ın nefesi durdu; odadaki hava aniden ağırlaştı. Gözlerinin önünde, imzanın altındaki iki harf bir kez daha parladı; MY.

Mira'nın elleri istem dışı gerildi; kalbi hızlandı. O iki harf, onun isminden geldiğinde — Mira Yılmaz — bütün bir kapı arkasındaki karanlığın kapısını açardı.

Aslı'nın sesi ince bir çığlık kadar yakındı: "Mira... bu sen misin? Bu... bu imza senin mi?"

Mira dudaklarını arasına aldı; bir kelime çıkmak üzereydi. Boynunda, kulağının dibinde bir buz sızıntısı ilerledi. Eğer gerçekten onun imzasıysa, eğer o evrakta onun onayı varsa — bu sadece bir suç ilanı değil, aynı zamanda kendi ruhunun da suçlanması demekti.

Mira derin bir nefes çekip, son bir kez kendini topladı. Gözleri Aslı'nın gözleriyle çakıştı. Hepsi bir anda sessizleşti; odanın yalnızca kendi nefesleri vardı.

Ve Mira, dudaklarının arasından sonra çıkacak iki kelimeyi hazırlarken, fotoğrafın kenarında ince bir titreme belirdi.

"—Ben... bilmiyorum," dedi Mira, ama sesi kendi içinde bir başka yankı taşıyordu: bir soru daha vardı, daha derin, daha zararlı.

O soru, Aslı'nın gözlerinde bir kıvılcım gibi parladı. "Peki ya doğruysa?"

Mira, o anın içinde, bir kapı eşiğine gelmiş gibi durdu. Eşiğin öte yanında cevaplar değil, başka sorular bekliyordu.

Bir imza. İki harf. Bir tarih. Ve bir boşluk — Mira'nın kendi geçmişinin açığa çıkarabileceği en tehlikeli sır.

Mira parmağını fotoğrafın üzerinde gezdirdi; mürekkebin kurumuş dokusunu hissetti. Kalbinin bir tık ötesinde, yıllar önce kendisinin kaldırdığı bir el hareketi yankılandı.

Ve o yankı, şimdi yeniden cevap istercesine, çok yakındı:

Sen gerçekten imzayı attın mı?