NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Tanıdık Ses :0%
Log in

Chapter 7

Tanıdık Ses

Bıçağın kenarı gibi ince bir bekleyiş vardı. Parmağımın ucu sayfanın kenarını hafifçe yukarı kaldırdığında, akciğerlerime çektiğim hava daha bir keskinleşti — sanki sayfanın altındaki şey, nefesimi geri isteyecekti.

Kâğıt yavaşça gevşedi. Daha yakınlaştım; dizlerimde hissettiğim titreme, gece boyunca omzumda taşıdığım yorgunluğun değil, başka bir şeyin sinyaliydi. Bir çay fincanı kadar sıcak bir anı, buz gibi bir boşluğun kıyısında bekliyordu.

Fotoğraf ilk bakışta eskiydi: Polaroid'in kenarları sararmış, fotoğraf yüzeyinde ince çatlaklar. İstanbul'un yerini tutan bu kentin bir banliyösünden çekilmiş gibiydi — ıslak bir peron, paslı bir tramvay; farların neon sarısı, yağmur damlalarının camdan süzülüşü aynen kopyalanmıştı. Peronun köşesinde, gölgesi uzamış bir insan duruyordu; gölgesiyle beraber, yere düşürülmüş küçük, siyah bir çocuk ayakkabısı.

Fotoğrafın arkasında, mavi tükenmezle yazılmış bir not: "3 Mart — 23:14 — Kuyruk." Harfler eğik, aceleyle çekilmiş ama bir o kadar da tanıdık geldi; tıpkı benim notlarımın ucunda bazen beliren, yorgun fakat soğukkanlı eğik yazıya benziyordu. Bir çember içinde tek bir harf: G.

G... Kimdi G? O an aklıma bin türlü yüz geldi; bir iki tanesi bulanık, diğerleri tamamen solmuş. Gecenin içindeki bir isim gibi. Kısa, net, bir kurşun gibi.

Parmağımın ucunda fotoğrafın kenarı ısındı; hafif, insan teri gibi bir sıcaklık. Ellerim titredi. Hafızamın açmazlarında yürümeyi bilen birinin alışkanlığıyla, fotoğrafı ters çevirip tekrar baktım. Peronun köşesindeki gölgenin, ellerinin pozisyonu — bu küçük detay beni çekiyordu. Daha doğrusu çekmeye çalışıyordu. Hafızanın kıyısında bir ip vardı ve o ip, bir yerden çıkıp geçip gidiyordu.

Yan odadan gelen tramvayın uzak zili gibi bir ses uzakta çaldı; camın ardındaki yağmur düşer gibi, ritmik ve soğuktu. Neon ışıkları mutfağın tezgahına düştü; mavi, ardından kırmızı. Şehir nefesini tutmuş gibiydi. Benim içimde bir şey sıkıştı.

"Birileri burada çok uzun zamandır bekledi," dedim kendi kendime, sesim boğuk ve yabancıydı.

Cebimdeki telefon, o anlamsız uykunun ardından beklenmedik bir şekilde titreşti. Sinyalin titreyişi, fotoğrafın üzerindeki kirlenmiş camı çarpan bir damla gibi duyuldu. Ekranın üst köşesinde, numara yok — sadece bir bilinmezlik işareti yanıp sönüyordu. Ama bildirim sesinin tonu... Aldığım bir referans. Her zaman aynı melodiyi duyardım; bir zamanlar bana umut getiren bir melodiydi. Şimdi kabuklu bir hatırlatmaydı.

Telefonun üzerine eğildim. Titreşim, parmak uçlarımın altında yankılandı. Elimi çekmek istedim; istemedim. İçimde küçük bir çocuk ağladı; adı neydi, adını unutmuştum. Bir an için, fotoğrafın içerisindeki gölge bana dönmüş gibiydi.

Ben yine de açtım.

Ses hattın diğer ucunda bir hışırtı, ardından derin bir nefes. Nefes, zamanında tanıdığım bir ritmdeydi; çok az insan o ritmi taşıyabilirdi. Kalbim, her zamanki mekanik vuruşundan farklı bir şekilde hızlandı, bir sandığın kilidinin tekrar açılış sesi gibi.

"Seni buldum," dedi bir ses. Alttan bir gülümseme, sanki kelimelerin etrafına ince bir tel ilmek atmıştı. Ses tanıdık ama yüzünü hatırlayamıyordum; o tanıdıklık, bir yüzün detaylarını değil, bir anın kokusunu hatırlamak gibiydi.

"Kim konuşuyor?" diye sordum. Sesim düştü, kırılgan. Ağzımın içinde bir şey takılmıştı, yüzümün bir kısmı ona karşı korumalıydı.

Bir tıkırtı, bunun ardından kısa bir suskunluk. Karşı taraf kapalı bir kapının ardından konuşuyormuş gibi, kendi içindeymiş gibi. "Bana bunu sorma, Mira. Sen biliyorsun. Hep biliyordun."

Mira. Kendi ismimi başkasının ağzında duymak tuhaf bir yankıydı; içimden bir kapı çarptı. O isim, benimle onun arasında gizli bir anlaşma gibiydi. Yüzümdeki kaslar gevşedi mi, yoksa daha mı gerginleşti bilmiyorum.

"Ne biliyorum?" diye tekrarladım. Ampul gibi bir acı göğsüme vurdu; aynı anda bir sıcaklık dolaştı yanaktan çeneye. Hatırlamak için savaşan her hücrem, direncini arttırdı.

"Hatırladın mı, Mira?" ses yine geldi; bu sefer vurgular kırılgan bir iğne gibi saplandı. Sözcükler ince, dikkatle seçilmiş. "Hatırladın mı?"

Sözcük kendi kendine tek başına bir bomba gibi asılı kaldı. Hala cevap vermedim. Cevap bulamamış olmaktan daha kötüsü, cevap verememekti.

Radyonun uzak bir frekansından gelen bir cızırtı, bir uçağın motoru gibi uğuldayıp sustu. İki insan arasında geçen sessizlik, bir üçüncü kişinin nefesini kötü bir sır gibi taşıyordu. Telefonun hoparlörü, duvardaki eski saat gibi tık tık etti. Dışarıda yağmur daha sertleşmişti; sanki caddeler şehirden daha geriliydi.

İçimde yanıp sönen bir görüntü vardı: bir el, bir çocuk ayakkabısı, o fotoğrafın üzerindeki mavi mürekkep. Eli çizen kişi kimdi? Hangi el?

"Söyle," dedi ses sabit. "Söyle, Mira. Sana bıraktıklarımızı geri alabilecek misin?"

Cümledeki "bıraktıklarımız" sözcüğü bir yük gibi indi. Bıraktıklarımız. Benim hatırlamadığım şeyler, başkalarının bırakıp çekildiği eşyalar gibi. Eşyalar geri alınır da, anılar?

Bir an için bir görüntü parladı — bir odanın penceresinden içeri sızan sabah ışığı, kahve kokusu, bir masanın üstünde duran iki fincan. Masada biri boş, biri yarım. Kimse yok, ama fincanların duruşu bir konuşmanın henüz bitmediğini söylüyordu.

"Aksel?" diye kaçak bir sesle sordum, istem dışı. Köşenin karanlığında bir isim belirdi; Aksel Tekin. Bu adamın soluğu, şehir kadar soğuk ve keskinti. Onun adını ağzıma almak, sanki bir bıçak ağzından yere bakmak gibiydi; keskin bir denge.

Karşıdaki tarafın nefes alışını duydum. Bir kıkırdama mı, alay mı, yoksa onay mı? "Seninle Aksel'in işleri karıştırılmamalı, Mira," dedi ses. "Ama o, hepimizin oyununun bir parçasıydı."

Oyunun parçası. Benim oyunum mu? Başka birinin oyunu mu? Kafamda zincirler arasında titreşen bir ninni gibiydi. Fotoğrafın kenarındaki G harfi yine gözümün önüne geldi. G. O da mı oyunun parçasıydı?

"Cümleni tamamla," dediım daha sert. Adetimdir; eski mesleğim refleksi. Konuşmanın doğrulamalarını, ses değişikliklerini, nefes kesintilerini alırım. Terapistin gölgesi, en beklemediğim anlarda bile beni ele geçirir.

Karşı taraf biraz daha sessizleşti. Sanki bir haritaya bakıyor, rotasını ölçüyor gibiydi. "Sana bir şans verdik," dedi. "Hatırlaman için. Çünkü eğer hatırlarsan, bizim oyunumuz başlar. Eğer hatırlamazsan... Sadece kayboluruz."

Kelimeler hem tehdit hem de davet taşıyordu. Mira, hatırlamak demek özgürlüğe mi yoksa daha derin bir tuzağa mı girmekti? O an, hafızamın kırıntıları arasında gezinirken bir gerçek daha ortaya çıktı: Hatırlamak her zaman doğru cevabı vermez; bazen en tehlikeli kapıyı açar.

Telefon hattında bir tıklama oldu. Araya bir insan nefesi daha girdi; sıcak, yakıcı. Yine tanıdık bir ses tonu — ama tanıdık sözcüğü benim için her gün biraz daha kayganlaşıyordu. "Hatırladın mı?" diye tekrar etti. Bu kez cümle daha kısa, daha doğrudan. Bir komut gibiydi.

"Ne yapmamı istiyorsunuz?" diye söyledim. Boğuk bir sesle, kendimi dinlerken bile yabancı geliyordu. İçimde, yanlış bir seçim yapma korkusu büyüdü; çünkü hatırlamak bazen kimliğini tekrar ele geçirmekti ve kimliğimi ben öyle kolay ele geçirmek istemezdim.

"Hatırlamanı," dedi karşı taraf. "Ve sonra, Mira, doğru kapıyı açmanı."

Cümledeki "doğru kapı" sözcüğü beni çekti. Doğru kapı... Geçmişim boyunca binlerce kapı açılmıştı; bazıları ekranlı ev kapıları gibiydi, bazıları yeraltı kapıları. Hangisi doğruydu? Hangisi geri dönüp kapanmayacak bir kapıydı?

Fotoğraf elimde çarpıcı bir ağırlık gibi duruyordu. Polaroid, bir güvercinin kanadını tutan parmaklar gibiydi—hem kırılgan hem canlı. Gecenin ışığı arka planda titriyor, dışarıdaki şehir kendi karanlığını evirip çeviriyordu.

"Sen kimsin?" diye sordum en son, hakkını verecek kadar. Bazen soruyu doğru sorana doğru cevap gelir. Belki o cevap bana kaybettiğim parçaları geri verecekti. Belki de yok edecekti.

Hattın öbür ucunda bir süre sessizlik oldu; sessizlik, yakındaki bir klavye tuşuna değen parmakların yankısı gibiydi. Sonra bir ses geldi, fısıldar gibi: "Sen biliyorsun, Mira. Sessiz oyuncumuzun ismini biliyorsun."

Sessiz oyuncu. Şehirdeki oyun kurucular, anı çalanlar, bizim şehrin gölgede bıraktığı isimler... Sessiz oyuncu. Bu sözcük beni derinden, bir çivi gibi deldi. O çivi, sızıntılarla dolu bir duvardan geçti; içinden eski bir resim düştü. Resim, bir ameliyat masasının ışığı altında çekilmiş gibiydi. Ben hatırlıyordum, değil mi? Hatırlıyordum, belki.

Telefon yine titredi. Ekrandaki gizem işareti daha sarhoşça yanıp sönüyordu. Dışarıdaki yağmur, bir ritm tutturup kapıyı vurmaya devam ediyordu.

Ve o ses, şimdi daha da yakın, daha da sabit bir şekilde fısıldadı: "Mira."

Kalbim ağzımdaydı. Dudaklarım kurumuştu. Beynim, elma kabuğu gibi soyulmuş bir düşünceyi yakalamaya çalışıyordu ama parmaklarım kayıyordu.

"Hatırladın mı?" diye ekledi. Cümleyi ağızlarından düşürürcesine, sanki aynı anda hem bir soruydu hem de bir kapanış.

Telefonun çizgili sesi, yüzümdeki cildin altında dans eden bir arı gibiydi. Cevap vermek, belki yıllar önce bir anıyı serbest bırakmak demekti. Cevap vermemek ise, başka hayatların yok olmasını sağlayabilirdi. Hangisini seçecektim?

Dilimin ucunda bir isim gezindi. Hatırlamak ya da unutmamak—ikisi de bir eylemdi. Ama eylemsizlik de bir karardı; her bilinmezlik bir ağırlık taşıyordu.

Karşıdaki ses tekrar bekledi. Telefonun hoparlörü bir damla su altındaki boşluğa düşercesine titreşti.

Ve o soru, soğuk, keskin, her şeyi tek bir çizgiye indiren soru, tekrar geldi:

"Hatırladın mı?"