NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Eski Notlar :0%
Log in

Chapter 6

Eski Notlar

Kapı tokmağı hâlâ avucumda soğuk bir ten gibi ağırdı. Yağmurun ritmi pencerede bir çivi gibi tıklandı; şehir, dışarıda, neonların keskin nefesleriyle titriyordu. Caddenin ışıkları camda çizgiler, içeri kaçan renkler haline gelip odamın yüzeyine bulaşıyordu.

Tarih damgasını düşünmüştüm, taşıdığım gazetenin köşesindeki o küçük yuvarlak. Gözlerimde ateş gibi bir şey yanmıştı; göğsümde bir ağırlık indi. Eve ulaşana kadar adımlarım düzensizdi. Sokak lambasının altında, pantolonumun paçaları ıslak ve soğuktu; hafif bir serinlik boynuma karıştı. Nefes alma ritmim, bir dalganın kıyıya çarpışı gibi kesik kesikti.

Anahtarı cebimde ararken hâlâ fısıldadım, kendi kendime, sanki kelimeler gerçekliklere bağlanacakmış gibi:

— Bu tarih… kariyerimin başı.

Anahtar kilidi ezerek girdi. Kapı aralığına sızan ev ışığı, içeri adım attığımda sanki beni geçmişe çağırdı; kağıt kokusu, eski deterjan, kurşun kalem kutusunun metalinin hafif ıslığı. Raflarda duran dosyaların kenarları sararmış; çalıştığım yılların bıraktığı küçük liderler gibi sıralanmışlardı. Çoğu, uzun zamandır bakılmamıştı; tozun kalınlığı parmak izimi bastığında ortaya çıkacak bir harita gibiydi.

Masaya çantamı attım; fermuarların tıkırtısı odaya düştü. Elleri titreyen bir şey vardı içimde — korkudan ziyade, tedirgin bir açlık. Hafıza boşluklarımı doldurmak istiyordum. Bir cevap. Bir bağ. Bir neden.

İlk kutuyu açtım. Kartonun kenarı, tırnaklarımın altında pürüzlü bir hat bıraktı. Dosyalar kemerli bir dansla apartı; etiketlerde yıllar, isimler ve kısa notlar. "Adli İnceleme 2009", "Psikiyatrik Klinik - Raporlar", "Gizli: Sadece Yetkili". Gözlerim hepsini taradı, ama kalbimin atışı bir tek belgenin tarihine sabitlendi: Aynı damga, aynı ay.

Bir fotoğraf düştü masanın üzerine. Kendime ait genç bir yüz... o fotoğraf beni öldürmedi, onu deşiyordu. Saçlarım daha koyu, bakışlarım daha sert; arka planda bir bina, muhtemelen üniversitenin koridoru. Parmağım fotoğrafın köşesini ovuşturdu; fotoğrafın sıcaklığı bile bana yabancıydı.

Aradım: kendi el yazım vardı not kağıtlarının üzerlerinde. İlk bakışta basit bir ayrıntı gibi göründü; sonra yüzümün her kası gerildi. Harflerin eğimi, uzun zamandır görmediğim bir ritim… benim elim, benim mürekkebim.

Kağıtları tek tek açtım. Bazıları daktilo ile yazılmıştı; bazıları ise kalemle, küçük hatlarla doldurulmuş. Sol üst köşelerde gizli mühürler vardı; bazıları yırtılmış, bazıları üzerine siyah bant çekilmiş. Bantların altından, kurşun kalemle yazılmış cümleler, aceleyle silinmiş gibi görünüyordu.

Bir sayfa vardı — küçük bir not defterinden koparılmış, kenarları düzensiz. Üstünde benim el yazımla yazılmıştı: "Deney 3 — Etik Onayı Bekleniyor." Gözlerim bulanıklaştı. "Deney" kelimesi titretti; ben bir adli psikologdum, "deney" sözcüğü işim değil, sınırları olan bir alan değildi. Bunu ben mi yazmıştım? Eğer yazdıysam, neden bir etik onayından söz ediyordum?

Parmaklarım sayfada kaydı. Mürekkep, zamanın nemiyle hafifçe dağılmıştı. Bir cümle fark ettim, hemen ardından durdum:

"Anıları hedef alacak müdahale protokolleri test edilmeye hazır. Subjektif raporlar ve nörolojik tarama ile çakıştırılacak."

Nefesim kesildi. Subjektif raporlar... müdahale protokolleri... Bunlar sadece akademik terimler değildi. Bunlar bir şeyin — ya da birinin — kaybolmasına aracılık ediyordu.

Telefonum masanın kenarında titredi. Ekranda bilinmeyen bir numara yanıp söndü. Bir an açmak istedim, sonra kapattım. Şimdi almak, şu an, riskli geldi. Kimin çağırdığı önemli değil; önemli olan elimdeki belgelerin sessizliği ve o sesin içinde kendi yazımın yankısıydı.

Bir başka zarf, daha küçük. Üzerinde isim yoktu; sadece bir tarih. Ellerek açtım. İçinden ince bir teyp kaseti çıktı — eski bir şey, siyah plastikten, üzerinde elle yazılmış bir not: "Mira — Kayıt 12".

Kalbim bir adım daha hızlı attı. Kaseti tepsiye koydum; eski bir dikta cihazım vardı, çekmecenin en arkasında. Cihazın düğmesini bastığımda metalik bir uğultu odada yankılandı, sonra tıkırtılar. Kayıt sesi yavaşça doldu odanın köşelerine. Kendi sesim çıktı hoparlörden; yabancı, ama tanıdık:

"Mira, eğer bu bantı dinliyorsan, süreç başladı demektir. Öncer, beni korumak için... bazı anıları örtmeyi seçtin. Benimle anlaşma yapan tarafa karşı... bu notları bırakıyorum. Unutma, 'güvenlik' dediğimiz şey çoğu zaman parmaklarımızın arasından kayıp giden bir aynadır."

Ses durdu. Tüylerim diken diken oldu. Ben, geçmişin benine bir not bırakmış; kendime bir uyarı mı, yoksa itiraf mı? Cümleler bir tuzak gibi kulaklarımda tıkandı.

Kaseti kapattım. Hala elimdeydi. Bir parça kağıt daha buldum içinde, kıvrılmış, üstünde benim el yazımla birkaç kelime: "Listede ilk Vaka: 14/02/2010 - İsim:..." İsim çizilmişti, üzerine çekilmiş siyah bir bantla. Bandın kenarları düzgün; sanki bilinçli olarak örtülmüş.

Böyle örtme işi profesyonelceydi. Birisi, benim geçmişimdeki delikleri kapatmak için sabırla çalışmıştı.

"Ben mi?" diye fısıldadım boşluğa. Sözler boğazımda düğümlendi.

Gözlerim defterin kenarına takıldı. Spiral bir defter, kapağı yıpranmış. Üstünde sadece bir not: "Kayıtlar — Gizlilik 1". İçini açtığımda, yazılar daha düzensizdi; sanki birinin nefesi sayfanın üstüne çarpılmış ve yazı titreşimlerle sallanmıştı. Satırlar arası notlar vardı: "İnfantil reaksiyonlar — göz teması kırılması", "Yüz tanıma testleri - düşük performans", "Anomaliler: 3, 7, 9 — neden aynı?"

Bir isim tekrarlanıyordu; tek satır halinde, farklı kalemlerle, altı çizilip üstü silinmiş: "Aksel." Dudaklarımın arasından çıkan bu ismi, odanın içinde bir çarpıcı şimşek gibi yankılandı. Aksel Tekin. Şehrin gölgelerinden düşen bir isim. Gözlerim sayfadan sayfaya geçerken, beynim tuşları yanlış basılmış bir makine gibi çalıştı; her bulgu bir diğerini tetikledi.

Bir sayfa daha çevirdim. Kalemin ucu yıpranmış gibiydi; bazen aynı kelimeyi tekrar etmiş, bazen karalamış, bazen de çok net bir başlık koymuştu. Başlığın yazı tipi daha koyuydu, belki bir daha güçlü basılmış. Gözlerim satırlara yaklaştı. Hissiyatım, kan damarlarımda buz gibi bir sıvı dolaşıyordu.

Sayfanın ortasında, satırın üzerindeki çizgilerin arasında, farklı bir kağıt yaprağı zımba ile tutturulmuştu. Kağıdı kaldırdım. Altında daha küçük bir not, birkaç madde halinde düzenlenmiş. El yazımın ritmiyle yazılmış kısa cümleler.

Parmaklarım soğuktu, terli. Bir madde listesiydı; numaralandırılmış. Her madde kısa, ama içerikleri ağır:

1. – Denek havuzu: seçici — eğitim düzeyi yüksek. 2. – Müdahale: hafif anterograd hatırlama blokajı. 3. – Onay: sadece acil durumlarda, yönetim izni gerektirir. 4. – Güç: kalıcı bellek etkileri riski var. 5. – İzleme: 12 aylık nörolojik takip.

Bir satırda el kalemi daha sert bir eğimle yazılmıştı: "Kurum içi protokol — asla resmi kayıtlara geçirilmez." Ellerim titredi. "Asla resmi kayıtlara..." kelimeleri, bana nasıl suçlu bir sır tutulduğunu hatırlattı.

Defteri kapatmaya çalıştım ama saplanmış bir duygu vardı. Her kelime beni daha derine çekiyordu. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi; yerimde oturmak istemedim. Ayağa kalktım, su kaynatmak istedim; sıcak su sesi, beynimin hücrelerini yeniden organize edebilirdi belki. Kettle tıkırtıyla çalıştı; mutfağa gidip gelirken, pencereden dışarı baktım. Dışarısı gene aynıydı: neon, yağmur, şehrin yumuşak ama acı maskesi.

Geri dönünce masanın üzerinde daha kalın bir zarf buldum. Zarfın üzerinde büyük harflerle yazılmıştı: "KİŞİSEL — MIRA". İçindeki kağıtlar beni sessizce çağırdı. Birini çektiğimde diğerleri usulca kayan kartlar gibi ses çıkardı. Hepsi farklı dataydı; tarihler, isimler, şifreli kısa notlar.

En alta yakın bir dosya vardı; yüzeyi mat, üzeri el yazımla değil, daktilo yazısıyla başlıklandırılmış bir sayfa. Gözlerim istemsizce sayfaya kilitlendi. Harfler koyu, resmi bir stildeydi. Birkaç satır üstü nilüfer gibi saklı bir damga ile kapatılmıştı. Damağın kenarı kalkmıştı; geçtiğim parmakla hafifçe sardım.

Kalbim göğüs kafesimde bir şeyin kıvranışını hissettirdi. Elimi titreterek sayfayı kaldırdım. Başlık, sayfanın tam ortasında, büyük harflerle yazılmıştı.

Gözlerim like çivinin ucuna bakar gibi dikip kaldı.

GİZLİ PROTOKOL

Kelimeler olması gerektiği gibi ağırdı, mürekkep kurumuş, ama sözleri yeni yazılmış gibi canlıydı. Dudaklarım istemsizce kelimeleri seslendirdi; her harf bir damla mürekkep gibi dilimde gezindi.

"Gizli Protokol…" diye fısıldadım. Söz havada asılı kaldı; onu neyle eşleştireceğimi bilmiyordum. Protokol mü? Güvenlik mi? Onay mı? Peki ben… kimdim, bu protokolle ilişkim neydi?

O an, odadaki tüm sesler geri çekildi. Kettle da dahil. Yağmurun ritmi, şehrin hırıltısı, hatta kendi nefesim… Hepsi sağır bir bekleyişe dönüştü. Parmağım başlığın çizgisinin üzerinde durdu. Mürekkebin kabarmış kenarı, parmağıma bulaştı; soğuktu, gerçekti.

Sayfanın geri kalan kısmı, gözlerimi içine doğru çekiyordu. Dudaklarım kurudu; ağızımdan bir hırıltı kaçtı. Ardımda bekleyen bir karar gibi hissettim. Bu başlık, geçmiş ve şimdi arasındaki küçük kapıydı. İçeri girmek, ya da kapıyı kapatıp hiç bilmemeyi seçmek.

Elimi sayfadan çekmek istedim; ama anlamak da öyle güçlü bir çekim yapıyordu ki, sanki bir mıknatısın yüzüne yaklaşıyordum. İçimde bir ses, beni uyardı: "Dikkat et." Başka bir ses, daha alçak, daha ısrarcıydı: "Devam et."

Kalbim kulaklarımda attı. Parmaklarım başlığı okşadı, mürekkebi hissetti; kağıdın dokusu bana bir soruyu fısıldadı.

Gözlerim, sayfanın devamına doğru süzülürken bir tek cümle daha göğsümü sıkıştırdı. Sonra bir kelime — evet, sadece bir kelime — daha net görünür oldu.

Benim adım yoktu, ama bir imza gibi, oradaydı.

Perde arkasında bir el hareket etmiş gibi, odanın köşesinden gölgeler yukarı doğru kıpırdadı. Dışarda bir araba korna çaldı, fakat şehir sanki benim bu anımı çiğnememek için sesini kısmıştı.

Soffittteki ampul bir an için titredi. Ben de o an titredim. Sol elimle sayfayı sıkıca tuttum; sağ elim ise bilinmeyene bir adım atmak için hazırlandı.

Gözlerim harfleri taradı; kalp atışlarım davul gibi kulaklarımda çaldı. Parmağım yavaşça başlığın altındaki ilk satıra düştü.

Ve tam o sırada, sayfanın üzerinde yeni bir iz fark ettim — mürekkebin hemen yanına yapılmış küçük, yuvarlak bir damga. Damganın ortasında ince bir sembol vardı; hastaneye benzer bir bina, etrafında yıldızlar.

Gözbebeklerim büyüdü. Sembolün altındaki küçük satırda, siyah mürekkeple, iki kelime yazılmıştı; biri tanıdık, biri yıkıcıydı.

"Kurum: Sağlık Bakanlığı."

Nefesim tamamen durdu. Müdahale, protokol, etik onayı, gizlilik... hepsi bir anda yerli yerine oturur gibi oldu. Bu, sıradan bir araştırma değildi. Bu, resmi bir programın, karanlık bir köşesiydi.

Elim titredi. Ağzımdan çıkan tek ses, bir fısıltıydı:

— Bu… benim yazım.

Kendimi suçlu hissedip aynı anda masum gördüğüm o karanlık çukurda, gözlerim sayfadaki bir sonraki kelimeye kilitlendi. Başlığın altındaki satırlar beni içine çekiyordu; her harf bir kapıyı daha aralıyordu.

Parmaklarım kağıdın kenarını kavradı ve bir nefes aldım. Ardından, sanki ağırlığı omuzlarımdaymış gibi, başlığı tekrar okudum. Bu üç kelime, odadaki tüm hava akımını durduruyor gibiydi.

GİZLİ PROTOKOL

Yüzümün önünde, mürekkep kurumuş o başlık, bir sınır çizmişti. İçimde, bir sorunun kabuğu çatlıyordu. O başlığın ardında ne vardı? Benim onay verdiğim şeyler miydi? Ya da bana onay verildiğini sandıkları bir şey miydi?

Elimi kaldırdım. Gözlerimi kapattım bir saniye. Beynim geçmişin parçalarını topluyor, hepsini bir tek mozaiğe yapıştırmaya çalışıyordu. Bir kıvılcım, bir damla ter, bir karar. Hepsi daha fazla şey söylüyordu; ama gerçek anlamda bir kapı daha açılacaktı.

Parmak uçlarım sayfayı çevirmek üzereydi. Tam o anda, küçük bir çarpıntı duyuldu — sanki dışarıda bir şey hareket etmiş, ya da içimde bir şey fırlamıştı. Gözlerimi sayfadan ayıramıyordum.

Elimi biraz daha bastırdım. Kalbim, dudaklarımın arasından bir tümce çıkmasına izin verdi:

— Gizli Protokol…

Sözcüğü yeniden söyleyip, dudaklarımı birbirine bastım. Belki bu, sadece bir başlıktı. Belki de bir kapı. Ya da belki de her ikisi.

Parmağımın ucunda sayfanın kenarı hafifçe kalktı. Sonra biraz daha.

Ve ben, o an, sayfanın altında ne yazdığını bir kez daha görmek için hazırlandım.