NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Beyin Haritası :0%
Log in

Chapter 3

Beyin Haritası

Kulaklarımda kalan boşluğun yankısı uzun sürdü; kelime kırıntıları hâlâ havada asılı, herkesin nefesi o yarım sözcüğe kilitlenmişti.

Hemşire Eylül, avuçlarını birbirine sürterken gözleri masanın üzerindeki tabletin kenarına takıldı. Polis memurunun parmakları hâlâ cam ekranın üzerinde duruyordu, tırnak altındaki kir ışığın altında keskin bir çizgi gibi parlıyordu. Komiser Yalçın arkasından gözlerini kırpmadan bana baktı; yüzünde aynı sorunun farklı bir tonu. Beklemek istemiyordu. Oysa ben beklemeyi hiç sevmezdim.

Kuş tüyü gibi ince, bir tür soğuk dalga göğsümden geçti. Dudaklarımda metalik bir tat. Her şey çok yakındı — floresanların vızıltısı, dışarıdaki yağmurun camla konuşma ritmi, antiseptik kokusunun altında kalan taze kahve kokusu. Bir an için zamanı dışarıdaki yağmur gibi hissettim: durmadan akıyor, hiçbir yere çarpmadan.

"Raporu göster," dedi Yalçın. Sesi –bir tür sarsıntı. "Ne olduğunu söyle."

Cümlesi suçlu değildi. Emindi. Bense emin değildim.

Eylül, titreyen parmaklarla tableti iterek bana verdi. Ekranda bir hasta profili açıldı: adı yoktu. Sadece barkod, yaş — otuzlu yaşlarda diye kısa bir not — ve bir dizi görüntü: beyin görüntüleri; renk paleti maviden kırmızıya, pikseller bir şehir haritası gibi parıldıyordu.

İlk bakışta olağanüstü değildi. Pek çok travma sonrası görüntü, hipokampusun kenarlarında sönük alanlar, diffüz sinyal değişimleri gösterirdi. Ancak gözlerimin bir köşesi bir başka ritmi yakaladı: görüntülerin arasındaki boşlukta, düzenli ve tekrarlayan küçük çentikler. Bir tarak dişleri gibi düzenli. Bir iz.

Parmaklarımı istemsizce sıkıp açtım, tırnaklarım etime geçti. Kalbim göğsümde bir parmak kadar atıyor gibiydi.

"Bu ne?" diye sordum. Sesim kendi kulağımda dışarıdan geliyordu.

Eylül nefesini çekti. "EEG ve fMRI. Hasta retrograd-anfetamin tipi… Yani… Bellek kaybı var. Ama model beklenmedik."

Yalçın eğildi, ekranı daha iyi görmek için. "Ne bekliyordun?"

"Dağınık bir düzensizlik." Kısa cümleler. "Travmatik lezyonlar, yer yer hipometabolizma. Ama net bir düzen beklemiyordum."

Yüzümde istemediğim bir kesinlik belirdi. Konuşurken ellerim kendi kendine temkinliydi, sanki sözlerim cam üzerindeki yağmur damlaları gibi küçülüp kaybolmalıydı.

Ekranda, mavi ve siyahın arasında pırıl pırıl yanıp sönen bir hat vardı. Bir şerit. Şeritin iki yanı, hafifçe soluğun kaybolduğu yerler. Biliyordum; zihnimin bir yerinde tanıdık bir yükseliş belirdi: benzer bir hat. Eskiden gördüğüm, şimdi kaybettiğim — ya da kaybettiğim sanılan — bir şey.

"Bu… bu planlı." diye mırıldadım. "Bu rastgele bir travma değil. Bir düzen, bir şablon var."

Yalçın yüzü burktu. "Kasıt mı diyorsun?"

Benim içimde bir kapı daha açıldı. Kapının aralığından soğuk bir hava esti; içinde eski kokular vardı. O kokular, yıllar önce aldığım bir kararın izdüşümü: kağıda yazılmış raporlar, uzak bir klinik koridorunun reçine kokusu, bir adım sesinin bile yankılandığı gece nöbetleri.

Eylül bir yandan görüntüleri kaydırıyor, bir yandan not alıyordu. Parmak uçları profesyonel ama gözleri çocuksu bir merakla doluydu. "Bu iz, ateşli bir cihaz izi gibi. Elektrot dizisi… ya da bir ablasyon paterni. Belirli bölgeleri sistematik olarak izole etmişler."

"Sistematik" kelimesi kafamın içinde daha da büyüdü. Bir şeyin planlanmış olması, bir insan eli değmiş olması demekti. Ve plan, birinin anılarını alıntılayıp yan yana koyar gibi düzenliyse… aklım karardı.

İçimden bir ses, çok uzaktan bir çocuk sesi, "Neden?" diye sordu. Cevap vermedi. Hiçbir zaman tam bir cevap yoktu.

"Bu… seçici bellek silme yöntemine benziyor." dedim, kendi kendime. "Bazen nörologlar böyle bir 'beyin haritası' uygularlar: belirli yolları izole etmek için… ama bu eskilerde kalmış, etik dışı protokollere benzeyen bir şey."

Eylül kaşlarını çatarken, "Yani suç lu mu?" diye sordu.

"Suçlu olmasa bile, müdahale edilmiş." dedim. "Birinin bilinciyle oynanmış."

Gözlerim ekrandan ayrılıp odanın içindeki insanlara kaydı. Herkes farklı büyüklükte bir şok yutmuş gibiydi; biri öfke, biri korku, biri de sadece suskunluk. Komiser Yalçının elinde bir klasör vardı; o klasörü yere bıraktığını görmüş gibi oldum. İçimden bir şey daha zorlandı: bu adımın arkasında bir kurum olabilirdi. Bir kuruluş. Birisi hatayı "tedavi" diye paketlemişti.

"Tekrar tarama yapabilir miyiz?" diye sordum. "Ham dosyalar, DICOM export… ne varsa."

Yalçın başını salladı. "Labda bekliyorlar. Buradan alamazsın ama…" Sesi nakışlı bir tehdit gibi gerildi. "Raporu yazmalı, sonra başvuracağız. Senin analizine ihtiyacımız var, ama prosedürler…"

Prosedürler — o kelime bir duvar kadar soğuktu. Bir an için kendi geçmişimi düşündüm: prosedürler benim için de vardı; ben de bir zamanlar kararları prosedürlerin üstüne koymuştum.

"Benimle gelin." dedim. Sözüm iradeyle yüklüydü. "Görüntüleri burada inceleyemem, ama laboratuvara inebiliriz. Hızlı bir inceleme yapacağım."

Eylül ve Yalçın birbirlerine baktılar; aralarındaki sessizlik bir anlaşma gibiydi. Bir şey söylenmeyen ama hissedilen bir tehlikeyi kabulleniyorlardı.

Laboruvara inerken koridorun ışıkları değişti; klinik beyazından daha sıcak, ama hâlâ soğuk bir ışıktı. Alt kattaki labın kendi ritmi vardı: cihazların düşük uğultusu, buharlaşan sıvıların ince keskin kokusu, plastik ve metalin çatışması. Teknik adam, Saadettin, beyaz önlüğünün cebinden kalın bir USB çıkardı. Sanki hırsızlık yapacakmış gibi gizli bir hareketle.

Masamın üzerine yerlere serilmiş DICOM paketleri konuldu. Gözlerim sayfalardan ekrana, ekrandan grafiklere zıpladı. Her piksel bir şey söylüyordu. Her ağ hat bir tercih gösteriyordu: hangi anılar korunmuş, hangi yollar kesilmiş.

Ve sonra buldum.

İz, ilk dakikalarda sadece bir düzen gibi görünürken — daha dikkatli, daha açılmış bir bakışla o düzenin içinde küçük bir işaret belirdi. Bir çentik daha belirgin. Bir sembol. Harf değil, ama bir dizilim: üç nokta, sonra bir kesik, sonra tekrar üç nokta. X şeklinde bir boşluk.

İçime bir havuz kondu; soğuk. Sanki bir kutunun kapağını açmış gibi, içinden beklenmeyen bir nesne çıktı. Yıllar önce yazılmış bir raporun son satırlarını hatırladım — hatırlamıyordum, ama bilmekle bilmemek arasındaki çizgide bir iz vardı. Parçalar birbirine oturmaya başladı.

Saadettin arkamda sessizce bekliyordu; elleri, klavyenin üzerinde hayali bir ritim tutuyordu. "Bu… bu özel bir imza gibi." dedi. "Bunun birçok örneği yok. Geçmişte bazı yasa dışı rehabilitasyon merkezlerinde, 'kalite kontrolü' diye adlandırdıkları bir şablon var. Çok az kişi biliyor bunu."

"Adı ne?" diye sordum.

Saadettin gözlerini kırptı. "Kayıtlar 'Beyin Haritası Protokolü' olarak geçiyor. Ama daha çok… gizli süreçlerde kullanıldı. Etik dışı müdahaleler."

Beyin Haritası. O adın dudaklarımda tekrar çınlamasıyla birlikte, içimde bir düğüm daha sıklaştı. O düğüm, her şeyi tıkladı—bana daha önce söylenmiş bir şey, ama kim tarafından, ne zaman?

"Bu iz… mekanik bir iz değil." dedim. "Biçimsel. Bilinç akışına müdahale eden bir iz."

Saadettin ekrandaki bir sekmeye tıkladı, ham veriler büyüdü. Zaman-uzay eksenlerinde bir çeşit düzenlilik belirdi: belirli saat dilimlerinde tekrarlanan sinyal düşüşleri, tekerrür eden frekans boşlukları. Teknik olarak 'entröpi düşüşü' diye adlandırılabilecek bir şeydi; yani beyin, bir anı örüntüsünü 'silmek' için kendi kendini yeniden örgülüyordu.

Gözüm titredi. Elimi masaya bastım; yüzey soğuktu, parmak uçlarımın sıcaklığı oraya yayıldı.

"Bu… planlı, hedefli ve düzenli." dedim. "Kime ait? Kim bu şablonu uygulamış?"

Saadettin ekrana bakarken bir an durdu. Parmakları hafifçe titredi. "Dosya meta verilerini açıyorum." dedi. "Ama gizlilik —"

"Gizlilik boşver." diye kestim. "Adı ver."

Bilgisayar bir an hırıltı çıkardı. Satırlar akıp geçti. Tarihler, kimlikler, protokol numaraları. Sonunda bir satır takıldı: PROTOKOL_ID: MRY-2013-04.

Sanki bir el göğsüme vurdu. MRY — Mira Yılmaz. Harfler ekranın üstünde titreşti, ardından bir alev gibi içimde patladı. Gözlerim aniden bulanıklaştı; havada küçük yazar kalıntıları döndü.

"Bu bir hata olmalı." dedim. Sesim benzemiyordu. "Bu değil… benim…"

Saadettin kafasını kaldırdı ama gözleri bir muamma gibi kayıyordu. "Meta veriler kullanıcı ID'sini kaydetmiş olabilir. Ama — bu kod, sistemde senin yılınla aynı. Çünkü MRY, çoğu zaman o dönemki kayıt sisteminde dahili olarak kullanıldı."

Bir yanlışlık olamazdı. Bilgisayarın soğuk sayıları, içimde bir kapıyı çaldı: yıllar önce verdiğim o kararı, bir türlü sahiplenmediğim, anıları kesip kenara attığım karar. O kararın teknik bir damgası mıydı bu? Yoksa biri benim adımı mı kullanmıştı?

Gözüm bir kez daha görüntülere kaydı. İz — o düzenli, tekrarlayan iz — ekranda parlarken, bir tanıdıklık duygusu büyüdü. Yalnızca görüntüdeki iz değil; izle birlikte gelen küçük notlar, raporun kenarındaki el yazısı gibi geliyordu. Küçük, eğik harfler. Kıvrık bir "M". Sanki birini tanıyormuş gibiydim; ama sonuçta kim olduğumu unutmuştum.

"Bu dosyanın kime ait olduğunu bilmiyoruz." dedi Saadettin. "Sadece meta veri —"

"Sorma," dedim. Nefesim kesildiği anda kelimeler sivrildi. "Getir o eski raporların bir kopyasını. Arşivi aç. 2012–2014 arası bütün protokolleri. Bana MRY ile etiketlenmiş ne varsa verin."

Komiser Yalçın, alnını silerken bana baktı. "Bu yüzden mi buradaydın?" dedi, sesi daha yumuşak. "Kendiyle ilgili bir şeyler mi var?"

Gözlerimi ondan kaçırdım. Onu kandıramazdım. "Belki." dedim. "Ama eğer bu bir mimikse — bir imzaysa — kimse bunun kurbanı olmamalı. Hele de şehrin unutulmuş kurbanları."

Ellerim hâlâ titriyordu. Parlak ekrandaki o küçük X şekli beynimde dönüp duruyordu; sanki bir fotoğrafın arkasında yazılmış bir isim gibi. Saadettin bir USB bellek uzattı; elime aldım, ağırlığı bile yanlış geliyordu. Hafif bir korku, ama aynı zamanda bir merak: kapının kilidinden önceki parmak izini görmek gibi.

"Arşivler birkaç saat alır," dedi Saadettin. "Ama ilk bakışta, bu… bu protokolün benzeri çok az var."

İçimde bir yer, aynı anda hem rahatlamış hem de daha da gerilmişti. Rahatlamıştım çünkü iz bir izdi; eğer bir imzaydı, takip edilebilirdi. Gerilmiştim çünkü eğer imza benim geçmişime de bağlıysa, o zaman soru sadece bu iz kime ait değil, aynı zamanda neden benim adıma iliştirilmişti.

Bunu düşünürken, bir başparmağım USB'nin kenarına değdi; metal soğuktu. Dışarıdaki yağmur hâlâ şehrin üzerini çiziyordu. Lab odasının camından, neon ışıklar suyun üzerinde titreşen bir tür beyin görüntüsü gibi parıldıyordu. Şehir her zamanki gibi unutmayı ve unutturmaya devam ediyordu.

Saadettin araya girdi: "Dışarıda bir isim geçti. 'Lale' diye… Bir merkez adı. Tam kayıtlı değil ama…"

Lale. Küçük, beyaz çiçek. Tohumlarını rüzgara bırakan bir şey. Aynı zamanda gölgede kalmış kliniklerin, yasaklı prosedürlerin barındığı bir isim.

O kelime ekranda bir iz gibi yayıldı. Küçük notlar ve üç nokta.

Başımı kaldırıp onları izledim. Herkes bekliyordu. Beklemek hem bir erdem hem de bir işkenceydi.

Parmaklarımı tekrar masa kenarına bastım. Titreme artık istemsiz değildi; kontrol altındaydı. İçimde bir ateş vardı; geçmişimi arama isteği, bu şehirde unutulanların adını anma ihtiyacıyla birleşmişti. Ve o ateş, ekrandaki izle aynı ritmi tutuyordu: düzenli, tekrarlı, hedefe kilitlenmiş.

Ekranın ışığı yüzüme vurduğunda, gözlerimi kapatmadım. Açık gözlerin ardındaki karanlığa bir sızma oldu; o karanlıkta, görünüşe göre tanıdık bir not dizisi vardı. Bir zamanlar kendi elimle hazırlanmış olabilecek bir raporun silik köşesinden sızan bir imza.

USB'yi cebime koydum. Saadettin arşiv için kalan süreyi söyledi; beklemekten başka çarem yoktu. Bu bekleyiş, bir kasıltı gibi göğsümde büyüdü.

Ekrandaki iz yeniden parladı. Birdenbire bir şüphe, soğuk ve sokulgan, dudağımın dibinde kükredi: Bu iz, yalnızca bir mağdurun belleğinin izini miydi, yoksa benim geçmişime dair bir yankı mıydı?

Cümle havada asılı kaldı; parola ağzımın kenarında. Sorunun cevabı bekliyordu — belki de bir sonraki sayfanın kenarında, belki de yıllar önce kör ettiği ışıkta.

İz, Mira'nın kendi eski raporuna mı benziyordu?