NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Kayıp İsimler :0%
Log in

Chapter 2

Kayıp İsimler

Tramvayın camına çarpan yağmur, şehir ışıklarını küçük birer çarpıcı boncuk gibi dağıttı. Fotoğrafı avuç içinde ezdim; ıslak kağıt bir anlık sıcaklık, ardından tekrar buz. Yüzümde yağmur, dilimde bir isim; ama o isim eksikti. Fotoğraftaki yabancı hâlâ bana bakıyordu — ama neden onun gözleri tanıdık, benim değil?

Tramvaydan indiğimde hava daha soğuktu. Neondaki reklamlardan düşen ışıklar kaldırım taşlarında kırık aynalar gibi kıvrılıyordu. İlk çağrıyı hatırlatan bir polis şeridi, birkaç ampul altında bir insanın yerde oturduğunu gösteriyordu; hemşirelerin elinde battaniyeler, polislerin parmaklarında küf gibi bir yorgunluk.

Koku karışımı ağırdı: ıslak beton, metallerin soğuk gölgesi ve uzak bir yerden gelen dezenfektanın organik acılığı. Kurumlu polis memurunun nefesi buharlaşıyordu; genç görünmesine rağmen gözleri kırılmış bir aynaydı, çok şey gören ama anlatamayan.

“Bulunduğunuz yere yaklaşmayın,” dedi memur otomatik bir tonda. Parmaklıkların arkasındaki adam, battaniyeye gömülmüş, gözleri yarı açık yarı kapalı. Elleri titriyordu; tırnak diplerinde kir, avuç içleri solgun. Yanına eğildiğimde bir yabancının kokusu yayıldı — terinin tuzu, geceyle karışmış bir karbon kokusu ve ağzından fırlayan, yarım yamalak kelimeler.

Fotoğrafı çıkardım. Postadaki küçük dikdörtgen; üzerinde solmuş bir ev, kapısının önünde bir salıncak. İçimdeki bir düğmeye basılmış gibi adımlarım hızlandı. Hemşireden izin istedim; beni dinleyenlerin yüzünde merakla karışık bir tür mesafe vardı — eski meslekten birinin mekâna girmesine alışkındılar ama bir şekilde dikkatliydiler.

“Sakin olun,” fısıldadım. Sesim küçük bir dalga gibi adamın üzerine düştü. Gözleri fotoğrafa değdi, yüzünde bir kıpırtı, gözbebeklerinin etrafında tuhaf bir sıcaklık belirdi; sanki dışarıda bir kilit açılmış ama anahtar eksikti.

“Bunu tanıyor musunuz?” diye sordum. Parmaklarım fotoğrafın köşesini tuttu; köşeler suya değdiğinden kabardı.

Adamın dilinin ucunda kelimeler birer hışırtıydı. Dudakları aralandı. “Evi… hatırlıyor… ama kapının önünde bir şey… bir isim…” Nefesleri kısa, cılız. “Adım… ama… silindi.”

Sesindeki kayma, benim içimi bir buz çubuğuyla çizdi. “Silindi” dedi; kelime aynı anda hem bilimsel hem kutsal bir suçlamaydı.

Hemşireler birbirine baktı. Bir polis memuru, cep telefonunda bir şeyler tıklattı, ekran onun hareketlerine cevap vermiyor gibi dondu. “MERNİS’e bakamıyoruz,” dedi. Sesi bir şakayla karışık ama gülüşünde hıçkırık vardı. “Sistem dönüyor ama… alan boş. Kimlik numarası yok. Parmak izi taraması ‘eşleşme yok’ veriyor.”

Donup kaldım. Soğuk bir şey göğsümün içine saplandı. Meslek hayatım boyunca inancım olmuştu: bir insanın adı, kayıtlar, bir şeyin anlamsızlığını yitirmesine engel olur. Adı alınan bir şey, iz bırakan her şeyden önce yok olmaya başlamaz mıydı?

“Bu… yeni mi?” diye sordum. Sesime inanmak istemeyen bir titreme karıştı.

Memurun cevabı kısa, sertti. “Yok. İlk vaka değil. Ama hiçbiri bu kadar… açık değil. Hepsi bir şekilde parça parça kayboluyorlar; kayıtlar boşalıyor, fotoğraflardaki isimler silinmiş gibi. Zannediyoruz ki hata… sonra işler saçmalıyor.”

Saçmalık? Kelime odaya düştü, metalik bir çınlama bıraktı. Bir hemşire, gözlerinin köşesiyle beni süzdü. “Doktor Yılmaz,” dedi, adı ağızdan yuvarlandı. “Siz... bu dava —”

Yüzünün ifadesi, birkaç saniye gecikmeli bir metal plakanın üzerindeki yazı gibiydi. Kayıtlar, raporlar, notlar bir anda hafızadan silinmiş gibi yüzüme bakıyordu. Kendi ismim üzerinde yüzeysel bir soğukluk hissettim; yıllar öncesinden bir esinti. “Eski mesleğim,” dedim. Sözlerim gardımda bir anahtarlık gibi çınladı. “Gelin, yalnız konuşalım.”

Onlar gitti. Salonda kalan birkaç kişi aramızda bir kürsü gibi hırıltılı bir sessizlik bıraktı. Polislerin bir köşede tıkıştığı, hemşirelerin gözlerini üzerimize diktiği o an, adamın bakışları bana dönük hale geldi. Gözleri bulutluydu; irislerindeki damarlar ince, anlaşılamayan bir harita.

“Ne oldu?” diye sordum. “Bana hatırlamaya çalışırken gördüğünüz şeyi anlatın.”

Parmakları battaniyeyi sıktı. Tırnaklarının beyazlamasıyla birlikte, kelimeler taşınmaya başladı; sessiz bir tren gibi sıralanmışlar.

“Geceydi. Yağmur vardı… ışıklar kırıktı. Bir ses duyduğumda dönüp baktım; hiç yüz yoktu. Ses isimleri söylüyordu, bir liste gibi. İlk birkaç isim... silindi. Gözümün önünden geçti, sonra… boşluk. Bana bir kağıt verdi, üstünde bir fotoğraf. O fotoğraf—” Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “O fotoğraftaki çocuk… ağladı. Bana baktı ve… adımı sildi.”

Sessizlik, o odanın içindeki elektrik kabloları gibi gerildi. Herkesin yüzü o iki kelimeye takıldı: “adımı sildi.”

“Kim sildi?” diye yürüdüm. Soru boynu büküldü; cevap gelmiyordu.

Adamın elleri geceyle yarışan bir telaşla fotoğrafı yeniden aradı. “Islak kağıt,” dedi. Sesinin tonu bir çocuğun çığlığına yakındı. “Kağıtta bir isim vardı ama kalem… erimişti. Bilgisayarlar… hepsi karardı. Ben... kendi adımı söyleyemiyorum. Yüzümü biliyorum ama isimle ilişkilendiremiyorum. Sanki hafızama tuz serpmişler.”

“Hiç kimse tanıyor mu sizi?” diye yönlendirdim. “Aileniz, bir arkadaş?”

Başını iki yana salladı. “Onlar bana bakıyor ama… bakışları değişti. Sanki beni tanıdığına emin değilmiş gibi. Telefonumda birleşik bir boşluk. 'Kayıp' yazıyor ama isim boş. Bana bir isim veremediler. Beni aradılar. Beni aradılar ama telefon bana cevap vermedi.”

Gözlerinin kenarında bir damla birikti. Mekanik bir nefesle sildi. Yüzü parladı; bir anlık netlik çöktü. “Ama biri vardı,” dedi, sesi hemen daha güçlü bir hal aldı. “Bana dedi ki… bulacaksın. Sana söyleyeceğim isimleri. Bana yardım edeceksin.”

Kalbim bir yumruk gibi sıkıldı. O “biri”nin varlığı bir lider, bir oynayan el anlamına geliyordu. Not defterimde, yıllarca peşi sıra görülen modellerin köşelerine attığım küçük işaretler vardı; şimdi onları tek tek açıyormuş gibi hissettim.

“Nasıl bir isim?” diye sordum.

O an, odanın kapısı aralandı. Bir polis memuru elinde bir tabletle içeri daldı; yüzünde sanki gördüğü yazının altında ezilmiş bir şaşkınlık vardı. “Bakmam lazım,” dedi. Parmakları düğmelere bastı, ekranın ışığı yüzüne vurdu. “Mira Yılmaz diye bir kayıt çıkmıyor,” dedi. Kelimeler yankılandı.

Küçük bir kahkaha tellerimden geçti; riyakar bir inançsızlık. “Ne demek çıkmıyor?”

Adamın gözleri bana kaydı. Elleri hâlâ titriyordu; sanki içinde saklı bir şeyin kıyısına gelmiş ama dokunamıyordu. “Bu da ne…” diye fısıldadı. “Benim… bana verilen isim listesinde bir tane var. Bir isim var ama… ben bilmiyorum. Bir tek isim vardı. Bir ses söyledi. Bana baktı ve adımı fısıldadı. Ve o… isim… kulağımdan düştü. O isim…” Dudakları arasındaki kelime nemli bir zil gibi takıldı. Yüzü bembeyaz oldu. “O isim—”

Herkes ona kilitlenmişti. Hemşirelerin elleri birbirine yapışmış, polisin parmağı titriyordu. Düşmanını arayan bir şehir gibi bir an için nefesler tutuldu.

Adamın gözleri benim üzerimdeydi. Gözlerinin içindeki bir ampul yanıp söndü. Dudakları hareket etti; önce küçük bir hava çıkarma sesi, sonra bir kelime, sonra bir dünya.

“Mira.”

O anda elektrik kesilmiş gibi oldu. Kulaklarımda bir tıklama, odadaki konuşmaların geri çekildiği bir boşluk. Hemşireler birbirlerine baktı; polis memurunun elleri tabletin üzerinde dondu, ekranın ışığı yüzünü bir anlığına şeffaflaştırdı — ve herkesin yüzünde aynı soru belirdi.

Mira.