NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / İz Sürme :0%
Log in

Chapter 14

İz Sürme

“Seni uyandırdım.”

Cümle, salonda asılı kalan bir bakır çan gibi çınladı; Mira’nın kemiklerinin içine işledi. Hava bir an için yoğunlaştı, göğsüne baskı yapan nem birbiriyle buluşan iki deniz sesi gibi dalga yaptı.

Dizleri titredi. Ellerini cebine bastırarak ayağa kalktı; parmak uçlarında elektrik hissi. Odada, kameranın kırmızı ışığı hâlâ sönmemiş gibiydi; duvarın beyazı, az önce söylenen sözcükleri yutmuş, kelimeler duvarın gövdesine yayılmıştı.

“Uyandım,” diye fısıldadı, ama kelimeler ona ait değildi; arkaik bir zil sesi gibiydi, paslı ve yabancı.

Yağmur, apartmanın önündeki sokağa baştan aşağı vuruyor; asfalttan yükselen ıslak ışıklar, neondaki kırmızıyla dans ediyordu. Mira, dışarı çıktığında şehrin sesi davul gibi göğsünden geçti. Sırıtkan tramvay düdüğü uzaktaki bir plak gibi geldi; her vuruşta boğazına bir düğüm daha oturuyordu.

Çantasından eski defterini çıkardı. Kenarları kırpılmış sayfalar, notlar, birkaç fotoğraf yapışık hâlde… Hepsi birbirine ilişmemiş anların kırıntılarıydı. Bir not: aile görüşmeleri. İsimler. Adresler. Hepsi aynı dosyaya işaret eden küçük işaretler: tarihlerin tekrarı, aynı kalemle yazılmış onay damgaları, hep aynı logo gibi duran kırmızı bir mürekkep lekesi.

İlk randevu, sekiz katlı beton bir binanın üçüncü katıydı. Kapı, iki çarpma sesiyle açıldı. İçeride ağır bir sıcaklık vardı; tencere kapağından yükselen buhar, bembeyaz bir hayalet gibi mutfağı dolduruyordu. Mira hemen notlarını masaya koydu; mayhoş bir çay kokusu, içeri girdikçe ona annenin sanki saatler önce ağlamış olduğunu fısıldıyordu.

Kadın, başını tamamen örten ince bir atkı takmıştı. Gözlerinin beyazında şerit gibi kırmızı damarlar. Ellerinin tırnak araları kirli, parmakları inceydi. Mira oturdu; sandalyenin bacağı prestijli bir çatırtıyla yatağa değdi.

“Ben Leyla’nın annesiyim,” dedi kadın, cılız bir sesle. “O on yedi yaşındaydı. Bir gün polis geldi, onu ‘geçici değerlendirme’ için alacaklarını söylediler. Küçük bir olaydı. Kavga. Mahallede…” Sözcükler, boğazında dolaşıp düğümleniyordu.

Mira yanına eğildi. “Hangi gün?”

“On bir Eylül. Gece yarısı.” Kadının sesi donuklaştı; bir çizgi film sesi gibi durdu. “İlk başta imzalamamı istediler. Bir sürü kağıt… ‘Güvenlik için’ dediler. Meğer sevk kağıdıymış. Ertesi sabah hâlâ evde değildi. Ne çağrı geldi, ne bilgi.”

Kadının elindeki fotoğraf üzerinde gözleri geziniyordu: genç bir kız, saçları arkaya taranmış, ağzında hafif bir gülümseme. Arkada, bir park bankı. Fotoğrafın köşesinde, soluk bir damga iziyordu — kırmızı, dairesel, yarısı silinmiş.

Mira fotoğrafı aldı. Parmağının ucu damganın soğuk mürekkebine dokundu. Titreşti; kalp atışı bir an için hızlandı. Damganın içindeki yazı belirsizdi ama Mira daha önce benzerlerine bakmıştı: kurumsal bir mühür. “Hangi kurum?” diye sordu.

Kadın sustu. Gözleri küçük bir kırmızı çizgi yaptı. “İsim… adını hatırlamıyorum. Sadece bir logo vardı. Bir kuş… ama daha çok bir kanat gibiydi.”

Mira not aldı. “Adını hatırladığınız başka bir şey yok mu? Bir görevli, bir doktor adı?”

“Selim… Belki Selim?” Kadın bedenini bir eldiven gibi sarıp sakladı. “Uzun boylu, güneş gözlüğü takıyordu. Sesini hiç unutmuyorum. ‘Rahatlayın,’ dedi. Böyle her şeyi haklı çıkaran bir tonla.”

Mira kalktı; kadının omzuna nazikçe dokundu. Bir profesyonel refleksiydi ama aynı zamanda başka bir şey: suç ortaklığına karşı bir suçluluk. “Teşekkür ederim,” dedi. “Bana her şeyi anlatın.” Kadın tekrar anlattı; her cümle Mira’nın zihninde bir dövme gibi yer etti.

Sokaktan çıkarken yağmur daha şiddetlenmişti. Neon tabelaların ışığı su birikintilerinde uzadı; Mira’nın yansıması dalgalarla parçalanıyordu. Bir sonraki adres, şehrin diğer ucundaydı: mezarlıkların parlak ışıklarıyla çevrili eski bir apartman.

Kapıyı açan adam, sert bir çene ve kahverengi bir palto giymişti. Barış’ın abisi olduğunu söyledi. Barış on üç yaşındaydı; birkaç hafta önce arkadaşlarıyla gezerken bir arbedede kaybolmuştu. Abisi, Mira’ya bir zarf uzattı: içinden bir form, birkaç el yazısı ve aynı kırmızı damga çıktı.

Zarfın kenarları sararmış, rengi solmuş. Mira formu açtı; içinde Tarih: 11 Eylül — aynı gün. Kurum bölümünde ise, solgun ama tek bir kelime okunuyordu; Mira daha yakından baktı, ama kelime bir anda bulanıklaştı gibi geldi. Sanki hafızasının bir yerine ağır bir örtü çekilmişti.

“Bunu nereden aldınız?” diye sordu Mira.

“Postayla geldi,” dedi abisi. “Üç hafta sonra… İçeriğinde Barış’ın fotoğrafı ve ‘geçici bakım’ ibaresi vardı. Üstünde bir damga. Aynı damga. Biz itiraz ettik, ne bir telefona cevap verdiler, ne de… hiçbir şey.”

Abinin parmakları kaşınarak masadaki sigara kutusuna takıldı. “Polise gittik,” dedi. “Dosya açtılar, ama birkaç hafta sonra ‘kamu yararı’ diye kapatıldı. Bizi susturdular.” Dudaklarının kenarında kurumuş kan izleri vardı; Mira bunun sinirden olduğunu anladı.

“Birkaç isim var burada,” dedi Mira, formu daha derin inceledikçe. “Hep aynı telefon numarası. Aynı adres. Ama bir şey daha var—” Mira, notlarına bakarak devam etti. “Bu üç dosyada da bir referans numarası tekrarlanıyor.”

Abisi yüzünü buruşturdu. “O numara ne demek?”

“İz sürme kodu,” dedi Mira. “Kurumlar, vakalar için referans numarası verirler. Bu, onların kayıtlarında her şeyi birbirine bağlar.”

Abinin gözleri büyüdü. “Peki ne yapacağız?”

Mira cebinden bir kart çıkardı; üzerine birkaç not ve hızlı bir talimat yazdı. “Ben iz süreceğim. Ama siz sakın bir şey yapmayın. Görüşmeler, açıklamalar… Hepsi tehlikeli.” Sesi sabitti ama altında kaynayan bir şey vardı; eski bir mesleğin sert tonu.

Üçüncü ziyaret, bir kahvehanede oldu. Mekânda kart oyunları ve çay kokusu birbirine karışmıştı. Bir kadın, ellerinde dikiş iğneleriyle oturmuş, her dikişte parmak uçları acıyordu. O, Gizem’in teyzesi olduğunu söyledi. Gizem okulda yoktu artık; son görüldüğü yerin yanında bir kamerada son görüntüsü vardı: kızın yüzü, bir anda gözden kaybolmuş.

“Tüm aileler bana benzer kağıtlar gösterdi,” dedi Mira. “Size kim teslim etti kızı?”

Teyze gülümsemedi. Gözleri, dikiş iğnelerinin ucundan bile daha soğuktu. “Memurlar geldi,” dedi. “Biri beyaz palto giymişti. Bir tabela… ‘Gece Değerlendirme Ekibi’ dediler. Gizem’in davranışları risk oluşturuyormuş. Kızımı aldılar.” Teyzenin tırnakları dikiş iplerini kesti; kan lekeleri minikti ama parlaktı.

“Peki sonra?” Mira sordu.

“Kurumdan bir paket geldi,” dedi teyze. “Bir broşür, fotoğrafı ve ‘güvence’ kağıdı. Üstünde yine o damga. Bekledik. Hafta geçti, iki hafta geçti. Hâlâ ses yok. Aradığımızda önce ‘gizli dosya’ dediler. Sonra ‘politik nedenler’. Sonra kimse telefonu açmadı.”

Mira ellerini ovuşturdu. Bir takımcı mekanizmanın dişlileri gibi, her hikâye aynı ritimle çalışıyordu: alındı, işlenildi, silindi. Mira’nın göğsünde bir yer yanmaya başladı; sanki geçmişinden kopup gelen bir kıvılcım, şimdi şehrin atık borularına tutuşuyordu.

“Tam üç aile,” dedi Mira kendi kendine. “Hepsinin tarihleri kesişiyor. Hepsi aynı damgayı taşıyor. Hepsi aynı kodu…” Mutlu bir keşif değil, bir pusula sapmasıydı; kötü bir haritanın merkezine doğru çekiliyordu.

Geri dönerken, gözlerinin köşesinde bir kabus gibi bir detay belirdi: damganın içinde, küçücük bir yazı—belli belirsiz. Daha önce görmüştü sanki. Bir fotoğraf, bir belge… Bir damla mürekkep, hafızasının bir bölmesine yapışmıştı.

Akşam olmuştu. Şehir lambaları camlara çarpıyor, sokaklar birer çizik gibi uzuyordu. Mira otobüse bindi; her durakta insanlar inip bindi. Yanındaki adamın montunun kolu yırtıktı; saçları ıslaktı; Mira onun yüzünü değil, ellerini izledi—eller bir paketi sıkıca tutuyordu.

Çantası ağırdı. İçinde dosyalar, fotoğraflar, notlar. Hepsi bir araya geldiğinde bir mercek oluşturuyordu; merceğin merkezindeki karanlık kısmı Mira gördüğünde, yüzü soğuyacaktı.

Daireye çıktığında, apartman kapısının girişindeki mermer basamak soğuktu; ayakkabıları su damlalarıyla izler bırakıyordu. Mutfağın lambasını açtı. Televizyonda eski bir haber yayını, arkadan gelen bir ses; kelimeler anlamsız ve boş. Mira hazırlandığı için değil; alışkanlıktan. Bir zamanlar hafızasının katmanlarını sıraya koymak onun işi olmuştu.

Fotoğrafları masaya yaydı. Üç aileden gelen zarflar, form ve broşürler. Hepsinin ortak bir noktasını bulmak için saatlerce bakacak gibi hissediyordu: tarih, damga, referans numarası. Gözleri bir nokta üzerinde takıldı. Referans numarası: A-2046-İZ.

Aynı numara. Defterlerinde aynı el yazısı. Aynı mürekkep tonu.

Mira derin bir nefes aldı. Havada biraz klor kokusu vardı; belki keskin bir temizleyici. Parmak uçları uyuştu. Bir zamandır bir şeyleri hatırlamaya çalışmadığını fark etti; bu hatırlatma, sanki kayıp parçaları çekip çıkaran mıknatıs gibiydi.

Dosyaları birleştirdi. Kenarlarından çıkan küçük notlar—bir isim daha: “Danışman: Dr. H. K.” Bir başka formda ise “onay: Valilik - Sosyal Hizmetler.” Hepsi kurumla bağlantılı gibiydi. Mira bir an için sustu; sandalyenin kolu tenine dokundu, soğuktu.

Aksel’in sesi yine kulaklarında yankılandı; o cümle hâlâ orada, bir yankı bulutu gibi salonda asılıydı. “Seni uyandırdım.” Uyandırmış olabilir, ama şimdi karşısında uyumsuz bir şehir vardı: şehir, uyantılmanın cezasını ödetiyordu.

Telefonunu açtı; ekran ışığı yüzünü keskinleştirdi. Aksel’in ismi kafasında bir çomak gibi değildi; daha çok bir gölgedi. O gölge, bir kapı gibi açıldığında neyle karşılaşacağını bilmediğini düşündü. Bazen bilmemek, bilmekten daha güvenli görünürdü.

Ama burada, masada duran belgeler onu başka bir yere götürüyordu. Bir harita, bir dizin oluşturmaya başlamıştı. Her dosyanın bir merkezi vardı ve merkezde bir kurum vardı.

Mira bir elini çenesine götürdü; tırnaklarının kenarı beyazlamıştı. Kağıtları birleştirirken, bir zarfın arasından ince bir rapor çıktı. Kenarı kopmuştu; kimsenin fark etmemesi için gizlenmiş bir şey gibiydi. Raporun başlığı sadeydi: “Gözlem Raporu — İçerideki Durum.” Altında bir tarih: on bir Eylül.

Mira raporu çevirdi; içindeki yazılar sıralıydı, resmi bir dille yazılmış ama bazı satırlar elle eklenmiş gibiydi. Okuduğu satırlarda kalp atışları senkronize oldu: “Gözlem altındaki bireyler, kamu düzeni açısından risk teşkil eder. Tedavi ve re-entegrasyon için kurumumuza sevk önerilir.”

Son satırda, mührün yanındaki imza vardı: H. K. ve altında kurumun başında kullanılan resmi bir unvan. Mira dudaklarını ısırdı; tükürük metalikti ağızda. Paragrafın altında, kırmızı damga. Damganın orta kısmında ise, büyükçe yazılmış bir isim vardı.

Mira yavaşça eğildi; gözleri küçücük harflere sabitlendi. Her şey o ismin etrafında dönüyordu; her dosyada çıplak bir merkez vardı. Elleri titreyerek zarfı masaya koydu; ışık zarfın üstünde bir ağ gibi parladı.

Dosyanın ortasında tek bir isim yazıyordu: