NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / İtiraf Telefonu :0%
Log in

Chapter 13

İtiraf Telefonu

…son harfi de ortaya çıkarken — dudaklarından düşen son ses, odadaki havayı delip geçti: "suçlu."

Sözcüğün ağırlığı anında yere çakıldı; bir taş havaya asılı kalmış gibi herkesin nefesi kesildi. Mira, o iki hecenin arasına sıkışmış bir boşluğu hissetti; göğsünün ortasında, kaburgalarının altında bir çukur belirdi. Sözün yankısı, duvarlardaki boyanın kabarıp kabarmayacağı kadar gerçekti.

Karşıdaki kadın, gözleri yarı aralık, dudakları hâlâ titreyerek bir kelime daha yazmaya çalışıyormuş gibi durdu. Parmak uçları terli kağıda bastırılmıştı. Adamın kolu koltuğun kenarına yapışmış, tırnaklar deriyle aynı ritimde kazınıyor gibiydi.

Odaya dışarıdan gelmiş gibi bir soğuk üşüştü; pencereye çarpıp sekilen yağmur damlalarıyla birlikte. Sokaktaki neonların mavisi camı çiziyor, küçük çizgiler halinde yansıyordu. Bir sigara külü kadar küçük, inişli çıkışlı bir sessizlik sardı salonu; herkesin içindeki zamana bakılırsa birkaç kalp atışı hafif geride kalmıştı.

Mira'nın elleri titremeye başladı. Parmaklarının ucunda bir elektrik—hem korku, hem beklemiş bir şeyin geri çağrılması. Yüzünde belli belirsiz bir kasılma; sanki algıları ikiye bölünmüştü: biri odaya, diğeri geriye, kaydırılmış yılların arasına.

"İçini dök," diye fısıldadı birisi—ama ses uzaklaştı, bir koridordan geliyormuş gibi. Mira sadece baktı; kelimenin açık hale gelmesiyle etraftaki herkesin maskesi çatlamıştı.

Tam o anda telefonunun titreşimi kesti havayı. Keskin, küçük, modern bir titreşim; bir böcek gibi omzuna kondu ve kaçtı. Kimse cevap vermedi; Mira, cevabın ona geldiğini biliyordu daha ilk darbeden.

Ekran karanlıktı — ekranda sadece 'Bilinmiyor' yazısı yanıp söndü. Mira, bileğinin ince şaftında açılan soğukla birlikte telefonu aldı. Cebinden çekişi, parmak izlerinin ekranda bıraktığı ıslak lekeler gibi görünüyordu.

Telefonun hoparlöründeki sessizliği kıran ses, mekândaki hafif hava akımını bozdu: "Mira."

Seste bir yerden tanıdık bir nota geçti; bir zamanlar çokça duyduğu ama yıllardır dinlemediği bir tür ezgi. Tanıdık ama puslu; bir fotoğrafın kenarlarının sararması gibi.

Mira nefesini tuttu. Hep beklediği anlara benzeyen bir şeydi — beklenmedik, ama aynı zamanda içten bir çağrı gibi. "Kim?" diye sordu; sesi kuru, kenarları keskin.

"Sen bilirsin," dedi telefon. Kelimeler özenle seçilmişti, bir nakış gibi maharetli. "Bana da kim olduğumu söyleme."

"Aradığın kişi benim," dedi Mira. Konuşurken elleri daha da titredi; kelimelerinin üzerine bir örtü çekildi mi, hatırlamak zorlaşacaktı. "Neden arıyorsun?"

Karşıdan gelen cevap gülen bir suskunluktı önce; sonra yağmur gibi birkaç cümle döküldü. "İtiraf zamanı gelmişti. Uzun sürdü, biliyorum. Senin için beklemek gerekiyordu."

İtiraf… Mira'nın içindeki bir alarm daha çaldı. İtiraflar genellikle ağır olurdu; içinde bir beden, bir isim, bir mekan ve bir dakika saklarlar. Bu ses, ağır bir şeyin kapağını aralayacak kadar soğuktu.

"Ne itirafı?" Mira sordu. Kelimenin içine bütün enerjisini yolladı; eğer bir ipucu veriliyorsa, onu kaybetmemeliydi.

"Şehirle ilgili," dedi telefon. "Senin sevdiğin şehir. Unutanlar, silinenler, yok sayılanlar… Onları ben hatırlattım."

Bir çentik. Mira'nın beyninin kenarında bir ışık titredi—bir anı parçası, bir çocuk kahkahası, eski bir tramvay düğmesinin metal sesi. Sese doğru bir mıknatıs gibi çekildi. "Sen kimsin? Aksel mi?" diye sordu; Aksel ismi ağzına gelince sanki oda daha da soğudu.

Telefon sessiz kaldı, uzun bir an. Mira bunu bir dürtme, bir bekleyiş gibi hissetti; karşı tarafın nefesini mi dinliyordu, yoksa kendi kalp atışlarını mı?

"Ben," dedi en sonunda. "Gizli bir kayıt cihazı kadar yakınım. Herhangi bir isim takmayacağım. Ama biliyorum ki sen, bana isim takarsan iş kolay oluyor."

Mira, bunun bir oyun olduğunu hissetti; birisi onun psikolojik hassasiyetlerini sınamaya, korkularını yayınlamaya çalışıyordu. Ama cümlelerin içindeki detaylar oyunun rengini kararttı. Arayan kişi, Mira'nın sahte unuttuğu bir geceyi tarif etmeye başladı — tarihler değil ama kokular, saatler değil ama küçük ritüeller.

"Onu son görenlerin sigarasının küldü; maviyle solmuş bir tren bileti cebinde duruyordu," dedi. "Saat tam üçü vuruyordu, ama saat durmuştu. Sen de saatin durduğunu hatırlarsın."

Mira'nın yüzünü bir sıcaklık kapladı; gözlerinin iç köşesine bir şey kaçtı. Kimin sigarası? Hangi tren bileti? Saatin durmuş olması… Hafızanın kıyısında bir şey titredi ve geri çekildi.

"Sen—" Mira başladı, ama kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kelimeler düzensiz bir ritme büründü. "Sen o gün nerede olduğunu biliyor musun? Benim olmayan bir şeyi nasıl bilirsin?"

Telefonun sesi yumuşadı, sanki bir gölge başını eğmiş gibi. "Bazen görmek için senin uyumana izin veririm. Sen uyurken ben bakarım. Sen görme yetin geri geldiğinde, ben sessizce geri giderim. Ama bazı şeyleri anlatmak gerekiyordu. Adını taşıyorum o şeylerin. Onların unutulmaya yüz tutmuş şarkısını söylüyorum."

Sanki her cümle, Mira'nın beynine bir çiviyi daha saplıyordu; bir tarafı acı, bir tarafı rahatlatıcıydı. Eğer birisi ona olanları gösterecekse, Mira bunun doğruluğunu ya da düşmanlığını öğrenmek zorundaydı.

"Niye bana söyledin?" dedi Mira. "Niye şimdi? Beni neden uyandırıyorsun?"

Telefonun karşısındaki adamın gülüşü, bir kapının ağır ağır açılması gibi duyuldu. "Uyandın mı gerçekten, Mira?" dedi. "Ya da sadece uyanmanı sağladım mı?"

Mira, kelimenin kapısını aralayan bir rüzgâr hissetti; bir anlık aydınlık, ardından derin bir gölge. Aklı ona eski bir sır gibi fısıldadı: uyandırılmakle hatırlamak farklı şeylerdi. Biri dışarıdan yapılabilirdi; diğeri içten olmalıydı.

"İtiraf nedir?" diye ısrar etti Mira. "Kimin suçunu kabul ediyorsun? Kim öldü?"

Telefon sessizliğini uzun süre korudu. Mira herkesin beklemeye başladığını hissetti; soluk alıp verişler, sandalyenin tıkırtısı, yağmurun ritmi; hepsi telefonun cümlenin sonunda ne keseceğini bekliyordu.

Ve sonra, istemsiz bir itiraftı bu; konuşan kişinin sesi aniden inceldi, bir çocuğun odaya soktuğu fener ışığı gibi. "Onları ben unutturdum, Mira. Şehri, seni, onları… Unutturdum."

Mira kalbinin içinde bir yerden kısık bir çığlık atıldığını duydu; bu çağrı kendi içine daha çok dokunuyordu. "Ne demek unutturdun? Nasıl unutturursun bir insanı?"

"Çok yolları var," dedi arayan. "Birini fiziksel olarak yok etmek, onu haritalardan silmek kadar etkili değil. Hafızayı kemiren bir şey daha öldürücüdür. Hafıza alınca insan kaybolmaz; başka bir odada bekler. Ben bu odaları açtım, kapattım; bazılarını da yaktım."

Mira'nın elleri birdenbire buz gibi oldu. Odadaki hava, camın üzerindeki yağmur damlaları kadar ağırlaştı. Göz kapaklarının altında eski yara izlerinin hisleri uyanıyordu. "Sen… benim anılarımı mı çaldın?"

"Çaldım. Satmadım, yok etmedim. Sadece sakladım. Bir yerlerde kutulara koydum. Bazen küçük, bazen büyük." Seste bir gurur, hatta bir titrek heyecan vardı. "Senin için zaten bazılarını geri koydum."

Mira nefessiz kaldı. Zihni, yıllarca bir müzeyi dolaşmış bir hırsız gibi, koridor koridor ilerliyordu; her kapının ardında bir ayrıntı saklıydı ve bazıları sessizce çalınmıştı. "Hangilerini? Hangilerini geri koydun?"

"Yavaş," dedi arayan. "Senin uyanıp uyanmaman önemliydi. Ben suskunluğun içinde beklenmedik melodilerle hatırlamayı tetiklerim. Bir telefon, bir kelime, bir isim… küçük bir kıvılcım yeter."

Mira, elindeki telefonun soğuk camına bakarken, sebepsiz bir huzursuzluk dalgası yayıldı. Bir telefonun gerçekten bir insanı uyandırması mümkün müydü? Yıllar önce ameliyat masasında uçup gitmiş anıları bir zil sesiyle geri getirmek… Saçma, ama aynı zamanda bir parça doğru gibi hissediyordu.

"Niye beni uyandırdın?" Mira tekrar sordu. Bu sefer bir emir gibi, hem kendine hem de telefondaki adama. "Neden şimdi? Ne istiyorsun benden?"

Arayan kişi, derin bir nefes aldı; sesi bir ip gibi gerildi. "Çünkü sen bu oyunun başkahramanısın. Senin sessizliğinde şehir susuyor. Ben sessizliğe nefes verdim; şimdi o nefesin sesini dinlemeni istiyorum."

Mira'ın gözleri daraldı. Başkahraman? Şehrin sessizliği? Bu sözler planlanmış, prova edilmiş gibiydi. "Sen... bana bir görev veriyor musun?" diye sordu.

"İtiraf ediyorum," dedi arayan. Konuşması bir fısıltıya dönüştü. "Ben itiraf ediyorum. Birini öldürdüm. Başkalarının anılarını çaldım. Senin için bazı kırıkları geri yapıştırdım. Ve şimdi seni uyandırdım."

Mira bir adım geri çekildi. Oda dönmeye başladı; tavan sanki daha alçak, duvarlar daha yakın. Yüzündeki damarlar birer birer belirginleşti. "Seni uyandırdım," dedi telefon, kelimeyi yavaşça, neredeyse nazikçe vurgulayarak. "Seni uyandırdım."

Sözler odada asılı kaldı, şehrin yağmurunun üstündeki bir duman tabakası gibi. Mira sadece baktı, baktı ve bir içgüdüyle biliyordu: bu cümlenin ardından geleceği şey, onun geçmişini ya tamamen yok edecek ya da geri verecekti.

Telefonun hoparlöründen sonra gelmeyen bir cümle vardı; bir boşluk, bir kesinti. Mira nefesini tutmuş, gözlerini telefon ekranına dikmişti. Odanın içindeki ışık bir anlığına söndü; sadece yağmurun vuruşu kaldı.

"Seni uyandırdım." diye yineledi telefon. Ve sonra, Mira için belki de en korkunç an geldi: konuşan kişi nedenini söylemeye başlamıştı —âma cümlelerin kapıları henüz aralanmamıştı.

Ve Mira, bütün dünya susmuşken, kadranın kenarında yankılanan o tek cümlenin içinde kayboldu: Seni uyandırdım.