NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Kayıp Partner :0%
Log in

Chapter 11

Kayıp Partner

"Ayl—" kelimesi ağzında buharlaşmadan, tokmağın soğuk metali parmak uçlarına aktı. Mira'nın parmakları bir anlığına kupkuru oldu; iç kolunun iç kısmında bir sinir ani bir çarpma gibi zıpladı.

Kapı yarım açık kaldı. Koridordan sızan floresan ışığı, yere dökülen yağmur damlalarının geride bıraktığı karanlıkla yarışıyordu. Dışarıda şehir, camlara yapışmış neonlarla kalp atıyor; uzak tramvayın zırıltısı ve araba lastiklerinin ıslak kaldırıma taktığı ritim arasında bir melodi kuruluyordu. Ama Mira için sessizlik, bir davetin sesiydi—eksik bir notanın ısrarı.

Nefesini tuttu. Dudaklarının arasından çıkan kelime, isimsiz bir hatıranın kıyısında mahsur kalmıştı. Ayl— hangi isimdi? Aylin mi, Aydın mı, aylak mı? Her harf kendi içinde bir ağırlık taşıyordu; hafızasının boşluklarında gezinirken, parmakları tokmağı sıktı ve içeri girdi.

Ofis hava almıyordu. Kâğıtların, eski kahve kupalarının ve elektronik cihazların karışık kokusu, Mira'nın sinir uçlarında derin bir çizik oluşturdu. Bilgisayar ekranının mavi ışığı yüzünü şeffaflaştırıyor; gözlerinin altındaki morluklar daha belirgin. Masanın üzerinde eski dosyalar: "UNUTULMUŞ VAKALAR", "KAYIPLER", "ARŞİV". Mira bunların hepsini görmüştü—her biri ayrı bir boşluk, ayrı bir suçluluk.

Masaya devriliverdi. Dizleri hafifçe titredi; terin soğuku sırtını çizdi. Sağ eliyle eski bir dosyayı çekti. Üstteki etiket solmuştu; el yazısı keskin ve tanıdıktı, ama yüzü tanımıyordu henüz. El yazısı, yıllarca hep aynı tempoda teklediği bir ritmdi: keskin eğik harfler, bazen "k" harfi ters çevrilmiş. O el yazısını daha önce gördüğünü kıyısından tanıdı, anı önüne gelmeye çalıştı ama geri çekildi.

Telefonu masaya bıraktı, ekran kilitliydi; yeni mesajlar yoktu. Hafıza haritaları gözünde titredi; bir sürü küçük sokak, bir gece yarısı kahkahası, bir dolambaçlı merdiven ve birini bırakıp kaçmanın ağırlığı. Aşağılık, kurtarıcı mıydı yoksa kaçan mı?

Eski partneri. O kelime ağzında metal bir tada dönüşmüş gibiydi. Miraj gibi arşivlerdeki toz birikintileri arasında kendi geçmişine kazı yapıyordu. Partnerinin ismini hatırlaması gerekiyordu; o ismi bir anahtar gibi kullanacaktı.

Dosyayı açtı. İçinde, 2014'e tarihlenmiş bir soruşturma dosyası vardı. "BEYAZ KULÜBE OLAYI — KAPANIŞ" yazıyordu büyük kırmızı harflerle. Dosyanın içinden düşen fotoğraf, Mira'nın kalbinde bir çentik açtı: solmuş bir polaroid, ağzında izmarit, hafif çatlaklar. Fotoğrafta, yere bakan bir kadın silueti ve kameraya dönük bir adamın omuzu görünüyordu; omzunda eskimiş bir deri ceket, bileğinde ise küçük bir bileklik—çentikli, paslanmış bir T harfi.

Mira elleriyle fotoğrafın kenarlarını okşadı; parmak uçlarına bir sıcaklık yayıldı. O bileklik… gözünün arkasında bir yara gibi beliren görüntü, bir ismi çağırdı: Aksel. Kulağı kısmi bir melodiyle doldu. Aksel Tekin.

Kelime, dosyanın içinde tek başına duruyordu. Mira'nın dili aynı anda hem rahatladı hem de kurşun gibi ağırlaştı. Aksel. Eski bir arkadaş mıydı, eski bir düşman mı, yoksa... hafızasının boşluğuna düşmüş bir parça mı?

Masadaki küçük hoparlörü açtı; eski bir ses kaydı çalması gerekiyordu. Kaydı buldu. Dosyanın ardında sararmış bir kaset vardı—"AKSEL — GÖRÜŞME" yazılıydı Mira'nın el yazısıyla. Neden kaset? Dijital çağda kaset tutmak, anıyı saklamanın bir ritüeli gibiydi; fiziksel, elle tutulur ve güvenilirdi.

Mira tezgahın üzerinde duran eski kasetçaları açtı. Kasetin bandı çarkına geçtiğinde, tahta bir tıkırtı ve hafif bir cızırtı geldi. Kayıt bir süreliğine boşluktan yayılan beyaz gürültüyle başladı. Ardından, tanıdık bir hırıltı, adamın kendine has kahkahası—Mira'nın omuzlarını birdenbire gevşetti.

"Aksel mi?" kendi kendine fısıldadı.

Kasetten gelen ses, tanıdık ama bir başka zamana aitti. Kayıtta bir erkek sesi vardı—keskin, alçak. "Mira," dedi o ses. Mira'nın nefesi kesti. Kelime bir yıldırım gibiydi; ciğerlerinde bir düğüm belirdi.

Ama kaset ardından başka bir sesle doldu—kağıtların hışırtısı, sonra bir kapı gıcırtısı, sonra uzak bir çığlık. Kayıt çopru gibi durdu; Mira elini uzatıp durdurma düğmesine bastı. Soru işaretlerinin sayısı artıyordu.

O gün ofisten ayrılırken, Mira Aksel'le tartıştıklarını hatırladı. Aksel'in iş metodları yüzünden ikisi defalarca sürtüşmüştü; o, sonuçların peşindeydi, Mira ise etik sınırları hatırlatıyordu. Aksel sert konuşurdu ama gözlerinde bir yumuşama, bir savunma mekanizması vardı—o gözleri şimdi yoktu, hafızası açılınca belki geri gelirdi.

Mira dosyayı masanın üzerine serdi. İçindeki notlar karmaşıktı: adlar, tarihleri, telefon numaraları. Birkaçı bold yazılmış: "TEKİN, AKSEL — ARŞİVDEN ÇIKARILDI" ve altında bir tarih: 2015. Sonra "KAYIP" damgası. Bir damga daha: "KAPATILDI". Kapatıldı.

Kapatılma, Mira'nın tam da kabuğunu kırdığı yerdeydi. Bir kapatma emri, unutma çağrısıydı. Şehrin çıplak gerçeği, bir damgaya dönüşüp dosyanın en dibine gömülmüştü. Aksel kayıp mıydı? Öldü mü? Veya kaçtı mı?

Ellerinin titremesiyle kalktı ve ofisin pencere kenarına yürüdü. Yağmur, camı çiseleyerek dövüyordu. Neon ışıkları suda parçalanmış mürekkep gibi akıyordu. Mira, dışarıdaki geniş şehrin içinde küçük bir noktaydı; ama o nokta, geçmişi ustaca demir bir kilit gibi kapatmıştı. Klostrofobik bir basınç göğsüne indi.

Telefonunu eline aldı; eski numaraları taradı. Aksel için eski defterlerini karıştırdı. Anılar, etiketlenmiş küçük kutular gibiydi; bazılarında anahtarlar, bazılarında fotoğraflar. "Aksel" yazılı bir zarf buldu; içinde küçük bir not ve bir parmak izi vardı. Notta sadece bir cümle vardı: "Beni hatırladığında, yanındayım." Altında tarihsiz bir imza: A. T.

Mira gülümsedi mi, ağladı mı, ondan emin değildi. Bedenindeki nabız bir sancı gibi arttı. Ona bu notu kimin bıraktığı bilinmezdi; kendi el yazısı mıydı, başka birinin mi? Belki eski bir oyundu. Belki bir tuzaktı. Fakat kalbinin en derin hücresi, bir ihtimalin kıyısında titriyordu: Aksel hâlâ bir yerlerdeydi.

O akşam, şehrin arama motorlarını ontan atarak taradı. Aksel Tekin ismi, farklı yerlerde çıktı; bazı haber başlıklarında eski skandallar, bazılarında ise "yayına çıkmayan röportajlar" vardı. Tek bir şey ortak görünüyordu: hep bir eksik parça. Bir fotoğraf karesi, bir ses kaydı, bir yarım cümle. Mira, belleğinin kırık bir satranç tahtasına benzettiği şehri tek tek toparlamaya başlamıştı.

Eski bir meslektaşı olan Deniz'i aradı. Telefonun öteki ucunda her zamanki temkinli sesi vardı. "Mira, uzun zaman oldu," dedi Deniz. Sesi yorgundu ama hâlâ içinde bir sıcaklık saklıydı.

"Deniz," Mira'nın sesi kırıldı. "Aksel hakkında bir şey biliyor musun?"

Sessizlik. Deniz'in solukları uzadı, ardından bir kahkaha gibi patladı. "Biliyor musun ya... Bazen düşünüyorum, seni o gece neyin götürdüğünü hatırlayamıyorsun diye iyi mi bana gelmedin diye. Aksel—o karışıktı. Resmî kayıtlarda 2015'te kayıp olarak geçti. Bazı polisler onu mezarlığa bile götürdü, 'ölü' diye damgaladılar ama mezarın kimlik tespiti eksikti."

"Nasıl yani?" Mira'nın dişleri sıkıldı. "O mezardan kimse numarası vermedi mı?"

"Verilmedi. Tutuklama raporunda yok. Ölüm raporunda yok. Sadece kayıp. Birkaç ihbar var ama hiçbir tanık kesin konuşmadı. Ve Mira—" Deniz daha düşük bir tonda devam etti—"Birkaç kişi onu görmüş olduğunu iddia etti. Bir gece yarısı, Beyoğlu'nda bir kafede…"

Mira aniden dondu; Deniz'in sözleri şehirde bir kan damlası gibi yayıldı. "Beyoğlu'nda bir kafede..." O cümlenin altındaki ima, hafızasının kenarındaki bir kapıyı aralıyordu.

"Deniz, isim sonrası bir kayıt gördün mü? Fotoğraf, video, bir şey?" diye sordu Mira.

"Bir kayıt mı? Hepsi silinmiş. Ama herkeste bir... 'şey' var. Aksel bir oyun kurardı. İz bırakırdı, ama o izler kaybolurdu. Bazen bakıyor, bazen yok oluyordu. Mira, dikkat et; o adamı sevmek ya da nefret etmekten öte bir şey var—o bir testti."

"Test mi?" Mira'nın dudakları arasından çıkan kelime ince bir çizgi oldu.

"Test," dedi Deniz. "Ve sen, Mira—sen onun testinin orta yerindeydin."

Deniz kapattıktan sonra Mira yalnız kaldı. Aksel bir testse, o testin soruları Mira'nın hafızasındaydı. Testi kim hazırlamıştı? Aksel mi, yoksa şehir mi? Mira'nın aklı karıştı; cevaplardan önce daha fazla soru vardı.

Saat ilerledikçe Mira masaya döndü. Kasetin üstündeki eski bilgisayarı açtı. Tozlar fanın ıslak solumasıyla birlikte havalandı. USB girişine kasetçadan dönüştürücü bir cihaz taktı; ahşap bir nostalji, modern bir merak. Caset çalmaya başladığında, bandın arasından gelen sesler daha belirgin, daha tanıdık geldi. Kayıt bir konuşma ile açıldı, ardından gülüşler, arada Mira'nın adı—ama her seferinde bir kelime eksikti, kesiği vardı, bir şerit sürtünmüş gibiydi.

Kayıt ilerledikçe üstünde küçük bir yazı göründü: "AKSEL — SON GÖRÜNTÜLER". Mira tüyleri diken diken oldu. Son. Görüntüler. Bu kelimeler her zaman bitişi çağırır. O bitiş, hafızasında bir gölgelik yaratıyordu.

Kayıtta bir telefon numarası fısıldandı—kısa, yankılı, sanki birini çağırmak için değil, birine işaret etmek için. Mira numarayı bir kenara yazdı. İçinden bir ses, telefonun ekranında bir anlık bir ışık yanacağını ve bir aramanın geleceğini söyledi. Saati denedi. Her şey olması gerekenin dışında, ama bir saat sonra—tam bir saat sonra—telefonu hafifçe titretti.

Mira kalbinin ritmini duymaya başladı. Telefon ekranı bir bilinmeyen numara gösteriyordu; ön ek yok, sadece tek bir kelime: "AKSEL". Mira'nın parmakları buz tuttu. Ekrana bakarken elli farklı olasılık geçti zihninden—şaka, yanlış numara, görsel efekt, birinin sahte kimliği. Ama her hücresinde uyanan eski bir refleks vardı; bu ismi duymuş, bu isme ticaret etmişti.

Ekrandan gelen çağrı, şehirden değil, doğrudan küçük bir tünelden gelen bir ses gibiydi; derin, metalik, ardında rüzgârın uğultusu. Mira telefonu kulağına götürmeden önce derin bir nefes aldı; nefesi soğuk cam kadar netti. Parmakları hafifçe titriyor ama sabit duruyordu.

Ekrandaki "AKSEL" yazısı dondu. Bir ışık noktası daha belirdi; ekranın kenarında bir bildirim simgesi—map üzerinde bir nokta. Mira gözlerini kırptı; haritanın kırmızısı, tam onun bulunduğu koordinata bir parmak değdiriyordu.

Telefonun ekranı karardı ve bir ses çıktı—ilk önce statik, sonra bir tıkırtı, ardından bir kelime, bir isim; tam Mira'nın hayatını yavaşça çözecek bir anahtar gibi:

"Mir—"

Kasetçanın soğuk teninde, hoparlör bir an uğuldu. Mira, nefesini bırakamadı, tüm vücudu bir telin üzerinde donmuştu. O kelimenin sonunu bekledi; ama tıkırtı arttı, ardından bir duraksama. Sonra telefon çaldı—kesintisiz, ısrarcı. Ekran tekrar "AKSEL" adını gösteriyordu.

Mira parmağını titreterek cevap tuşuna bastı. Kulaklığın içine akan ilk ses, şehrin derinliklerinden gelen bir nefes gibiydi; yakın, bildik, kişisel. Mira'ya doğru eğilen o ses, tanıdık bir ritüelin ilk satırını fısıldadı:

"Ben geldim."

Cevap vermeden önce Mira, elindeki eski fotoğrafa bakmak için gözlerini kapadı. Fotoğraftaki bileklik, bileğindeki A harfi—o harf şimdi telefonun ekranında hayat buluyordu. Tam o anda, hoparlörden düşük bir kahkaha çıktı; kahkaha hem tanıdıktı, hem de yılların bıraktığı bir pasla kaplanmıştı.

"Unut, ama gel," dedi ses. "Buluşma yeri aynı."

Mira dudaklarını açıp kelimeyi yakalamaya çalıştı. "Nerede?"

Cevaptan önce bir çiğlik, bir çarpıntı—ve ardından hoparlörün arkasında, uzak bir arka plan uğultusu: bir tramvay zili, bir köpek havlaması, yağmurun yere vurma sesi. Hepsi aynı anda gerçekti; hepsi şehrin küçük bir yerinde bir araya toplanmıştı. Ama o sesin ardından gelen kelime, Mira için bıçak gibi kesilecekti.

"İstiklal," dedi ses; sonra bir duraklama. "Saat... on iki."

Mira saatine baktı. On bir elli yedi. Üç dakika.

Telefonu çıkarıp kulaklığı kapamadan önce son, soğuk bir cümle daha geldi—sesin içinde yılların birikmiş öfkesi, sevincin acısı, düşmanlığın yumuşak kıvrımı vardı:

"Ve Mira—bu sefer kaçma."

Hoparlör de bir tıklama, bir kilit sesi gibi kapandı. Mira'nın dünyası, o tıklama ile ikiye ayrıldı: öncesi ve sonrası.

O anda, odanın kapısına hafif, aynı anda hem tanıdık hem de yabancı bir tıkırtı çarptı; dışarıdaki koridorun nemli beton duvarları arasında yankılandı. Mira başını döndürdü. Kapı kelimenin tam anlamıyla dışarıdaki sesin kaynağına bakıyordu. Kalbi boğazına tırmandı; bir eski anı yüzüne çarpıyor gibi, yağan yağmurun kokusu bir kere daha burnuna doldu.

Koridorun ucundan gelen ayak sesleri—tek bir çift ayak sesi olmayıp, birinin topuğunun ritmi—geceyi böldü. Dış kapının mandalı hafifçe sarsıldı ve kapının kenarına kararmış bir zarf takıldı; zarfın üzerindeki mürekkep taze, yazısı ise Mira'nın eski el yazısına çok benziyordu.

Zarfın üzerine basılmış tek kelime, Mira'nın bütün vücudunu çığlık attırdı:

"AKSEL"

Mira zarfı almak için adımını attı. Ne zaman açacağı, kim tarafından bırakıldığı, ne içerdiği—bunların hepsi aynı anda vücudunda bir kıvılcım oluşturdu. Parmak uçları zarfa değdiğinde, dışarıdaki yağmurdan gelen bir rüzgâr pencereden içeri ilişti ve ofisin ışıkları bir saniyeliğine titreşti.

Ve o andaki tek gerçek: ofisin hava perdeleri arasından gelen, uzak bir yerden çalan bir melodinin ilk notasına benzeyen bir ses—Aksel'in sesi, telefonun hoparlöründen tekrar duyuldu; ama bu sefer farklı bir katkı vardı: arka planda, canlı bir çatırtı; sanki birinin yaşadığına dair kesin bir imzaydı. Aksel'in canlı olduğuna dair ilk işaret, telefonun ekranında beliren "AKSEL" ismi değil—o zarf değil—ama telefondan çıkan sesten önce, arka planda duyulan o cansız çatırtıydı.

Mira zarfı açmak için elini uzattı.

Tam o sırada telefonun hoparlöründen bir fısıltı yükseldi; kelimenin son hecesi, Mira'nın adıyla birleşerek cümlenin anlamını tamamladı:

"Gelme," dedi ses—ve ardından bir nefes, bir duraklama—"gel."

Zarfın kenarını kaldırırken Mira, ofisin gölgesinde başka bir hareket fark etti; karanlık bir şekil, camın yansımasında savaşan bir gölge. Elindeki zarf, sıcak değildi; joker bir parça gibiydi, içinde bir şey kıpırdanıyordu. Mira parmak uçlarına titreyen bir voltaj hissetti. Zarfın içinden çıkan küçük kare bir fotoğraf; fotoğraf taze tiskin kokusunu içeriyordu.

Gözlerini kısarak bakmaya çalıştı.

O fotoğrafın kenarında, soluk bir kalemle yazılı bir not vardı. Mira'nın gözleri harflerin arasına sıkıştı; kelime tek bir harfle başlıyordu: A.

Ardından bir nokta. Sonrası yoktu. Mira, fotoğrafı daha yakına çekti. Fotoğrafın merkezinde, eski bir tramvayın kapısı aralık, içinde bir siluet; siluetin bileğinde, Mira'nın yıllar önce gördüğü paslı bileklik vardı.

Birisi ofisin arka kapısını itince, rüzgârla birlikte tahta bir kapı gıcırdadı. Mira başını kaldırdı, nefesini tuttu. İşaretler artıyordu; hepsi bir oyun tahtasındaki piyonun yerini belli ediyordu.

Ve tam o anda, telefonun hoparlöründen, en tanıdık tonda, kekemeliğe benzeyen ama kesin bir telaffuzla bir isim söyleniverdi:

"Aksel..."