Chapter 10
Kapıyı açtığında, dışarıda ona bakan kişi yağmurdan bronzlaşmış bir yüzü taşıyan genç bir kurye değil, uzun boylu ve ince parmaklı bir kadındı. Neon ışığı saçlarının ıslak tellerini keskin bir çizgi gibi parlatıyor, gözleri ise sokaktan yükselen sisin içinde iki koyu istasyon lambası gibi duruyordu.
Mira bir anda bütün hareketlerinin yavaşladığını hissetti; kalbinin ritmi bir vurmada takılı kaldı. Hava, onun içinde altı ayaklı bir kelebeğin kanat çırpışını yankılıyordu.
Kadın, ellerini hafifçe uzattı. Cebinden küçük, mat siyah bir USB çıkardı; kenarında o kadar eski bir bantlı iz vardı ki sanki yılların kirini tutuyordu. "Bunu Aksel gönderdi," dedi, sesi çakıl taşı gibi pürüzlü. "Dedi ki, yüzler toplanıyor."
Mira kapıyı arkasından kapatırken, kadının gözleri hiç hareket etmedi. Yağmur kapı camında ritmik bir çığlık gibi tırmandı.
İçeri çekildiğinde, USB bir ağırlık gibi avucunda duruyordu. Metalin soğukluğu, onun tenine değdiği anda hafif bir elektrik atımı geçti. Aksel’in adı bir bıçak gibi kafatasına çarpıp, düğmesini yeniden kuruyordu. O bıçak yıllardır tam da oradaydı; Mira onu eline almaktansa üzerine basmayı seçmişti.
Salonun ışıkları kısık, televizyon sönük, dışarıdan gelen tramvay uğultusu pencere camında bir nakarat gibiydi. Mira bilgisayarının başına oturdu; klavyenin tuşlarına dokunurken parmakları nazikçe titredi. Kısık bir nefes aldı, ekran açılırken odanın içinde bir boşluk açıldı — sanki hatırlamanın eşiğinde duran bir kapı.
USB'yi taktığında önce beyaz bir gürültü, sonra bir dizi dosya ismi belirdi. Hepsi eski, dosya adları tarih yerine semboller taşıyordu: 03·12·— / KAMERA12 / ARŞİV-3. Mira imleci istemsizce "KAMERA12"nin üzerine getirip çift tıkladı.
Ekranın bir köşesinde saat kendi ince dişleriyle tıkırdadı: 02:17:41. Görüntü ilk açıldığında her şey mat ve grenliydi; gece, yağmur, sis. Bir tramvay durağı. İnsanların yürüyüşünden kalan ıslak gölgeler. Her şey şehirle aynı ritimde, usul usul hareket ediyordu.
Sonra gölge geçti.
İlk bakışta sıradan bir karaltıydı; bir insan formu, uzun bir palto, başını öne eğmiş. Ama izleyen gözler, gölgenin kenarlarında bir şeylerin titrediğini söylemeye başladı. Gölgenin profili, yolun üzerinde bir an için sabitlendi ve görüntü, küçük bir anlık titreşimle netleşti. Sanki perdedeki ince bir yırtık, oradan eski bir fotoğrafı fırlatmıştı ortaya.
Mira nefesini tuttu. O an odadaki sıcaklık kaydı; deri altında bir soğuk yayılıp parmak uçlarına vurdu.
Gölgenin yüzü bir gölge yüzü olmaktan çıkıyordu; ışığın açısı, duvara yansıyan karaltının üzerinde çizgiler oluşturuyor, burnun kemeri, göz çukuru, sol yanağında küçük bir çukurun gölgesi beliriyordu. Gölge, bir maskeyi andıran eski bir fotoğraf gibi durdu; fotoğrafın köşeleri yıpranmıştı ama yüzün hatları tanınabilirdi.
Ellerini masaya bastı. Parmak uçları cam soğukluğunu aradı. Monitörün bir köşesi otomatik yüz tanıma yazılımını taklit eden bir çizgiyle ışıldadı: KİŞİ BENZERLİĞİ: %83 — ÖN HİNT: TARİHSEL KAYIT — İSİM: ???.
Mira'nın gözleri bir noktada kilitlendi. O yüzde, bildiği tek bir iz vardı; sol gözünün altındaki kahverengi bir leke. Küçük, yuvarlak, sanki bir çocuğun oyun sırasında unuttuğu bir damla çamur gibi yüzünde kalakalmıştı. Mira o lekeyi daha önce bir kez görmüştü — rüyalarda ya da yarım kalan bir hatırada.
Bilgisayarın hoparlöründen hafif bir hışırtı, sonra şehir sesleri — uzak bir radyo, bir köpeğin iniltisi — sessiz bir fon müziği gibi aktı. Görüntü içinde gölge adımını değiştirdi. Bir an için kamera köşesinden doğru uzaklaşıp, karanlığın içine bir şey fırlattı: bir surat çizimi, eski bir hastane binasının duvarına kazınmış, cracking paint.
Mira, o çizimin altında bir yazı fark etti; harfler yıpranmıştı ama bir parçası okunuyordu: AY...L...N.
Zaman bir cıvata gibi sıkıştı. Mira'nın kulaklarında babasının çekiç sesi yankılandı — geçmişteki onaylanmamış bir an. Gözleri bu harfte kilitlendi; harfleri hızlıca toplamak istedi, bütün düğümleri açmak. Parmaklarının ucunda eski bir yara kabuğu açıldı; hafızası o yaradan sızan eski izleri çekmeye başladı.
O sırada kapı aralığından kısık bir ses girdi: "Görüntüyü genişletmemi ister misin?"
Mira başını çevirdi. Kadın, hâlâ kapının eşiğinde duruyordu; elleri cebinde, yağmur damlaları montunun omuzlarına ritmik noktalar konduruyordu. Aksel'in bir notu ya da onun işaret ettiği bir tuzak olduğu belliydi. Mira dudaklarını büktü; bir yalanı paylaşmak istemeyen insanın surat ifadesiyle, "Evet," dedi.
Kadın USB'yi uzattı; Mira bir an kafa karışıklığıyla baktı ama sonra kabı aldı ve tekrar bilgisayara soktu. Yeni bir pencere açıldı; görüntü kaliteyi artırmaya çalışıyor, algoritma yüz hatlarını dijital olarak çiziyordu. Her satır, geçmişin kablolarını tekrar gerdiriyor gibiydi.
Çizgilerin üstünde bir iz belirdi: YANAKTAN SAĞ KÖPRÜYE DOĞRU — İZ: (KÜÇÜK DOĞUMİZİ) — UZUNLUK: 1,2 cm. Bu tanım sanki bir yaraya ait ölçü veriyor, ama Mira biliyordu; o yara onun yüreğine saplanan iğnenin izi gibiydi.
Görüntü durdu. Kadın ne söylediğini bilerek çekti, sonra usulca konuştu: "Aksel bu görüntüyü buldu. Dedi ki... hatırlamana yardım edecek. Dedi ki, şehrin unutulan yüzleri bir araya geliyormuş. Senin de bir yüzün varmış, Mira."
Sözcükler düğümlenip düşerken, Mira'nın boğazında yeni bir kuruluk belirdi; sanki yabancı bir dilde konuşuyordu, hâlâ anlıyor ama anlamak istemiyordu. "Bu... bu ne zaman? Bu nerede?" diye sordu, sesi taşın içine gömülmüş bir cam parçası gibi ince ve kırılgındı.
Kadın ekrana baktı, parmağını ekrana gezdirdi. "03·12— KAMERA12. Eski Sevgi Evleri durağı. Hatıra duvarının karşısı. Saat 02:17. Bugün gece." Sözler pürüzlü bir tırtıl gibi gerildi, açıklama kelimeleri rastgele bir tambur sesi gibi ritmi bozuyordu.
Mira bir adım geri çekildi. Sevgi Evleri... o isim düğümlerdeki bir başka iğneydi. Yıllar önce, Mira o eskinin kapısının önünde durduğunda, karanlık bir şeylerin içinde olduğunu hissetmişti ama nedenini bilmiyordu. Oradaki yüzlerin bazılarını kurtarmıştı, bazılarını ise kendi yüreğine gömmüştü.
Ekranda gölge yeniden hareket etti. Bu sefer gölgenin yüzü kameraya dönük gibiydi; ışık gölgenin yanında bir çizgi bıraktı, ruj izleri ya da yara benzeri bir çukurluk göz hizasında parladı. Yazılım tekrar bir kelime önerdi; bu sefer daha cesur: AYLIN_IND — %68 BENZERLİK.
Mira, o tuhaf ismi duymamış gibi hissediyordu; fakat dilinin ucunda bir buz parçası eriyor, içinde eski bir tat bırakıyordu — sigara dumanı, reçine, metal. Hafıza, bir aynada kırılmaya başlayan bir buz parçası gibiydi; çatlağın içinden eski bir ses sızıyordu.
Kadın, gözlerini Mira’dan ayırmadan, savunmasız bir merakla sordu: "Hatırlıyor musun, Mira? Sana bunu geri getirdim."
Mira ellerini beline koydu, avuçları dondu. Akciğerlerinin içinde bir mucize ya da bir cehennem doğuyordu; hangi yasayı çiğnediğini bilmiyordu artık. "İsmi..." dedi, sesi bir çakıltaşının suya düşüşü gibi düştü. Kulakları uğulduyordu; dışarıdaki yağmur birden kesildi, dünya bir an sessiz kaldı.
Ekrandaki görüntü, gölgenin yüzüne bir yakın çekim geçirdi; her bir çizgi, geçmişin tek tek düğümlerini çözecek bir anahtar gibiydi. Sol gözün altındaki kahverengi ben küçük bir harita noktası gibi parıldadı. Bu işaret Mira'nın zihninde defalarca rastladığı bir noktaydı: bir fotoğraf albümünde, bir rüyada, bir beleş içkide yaranmış bir hikâyede.
Ardı ardına gelen anılar gelmeye başladı; semboller, tatlar, sesler — hepsi bir oyuncunun elindeki sopaların ritmi gibi. Bir koro eski bir şarkı fısıldadı: "Ay-…". Bir çocuğun elindeki topun karşı duvara vurma sesi, birinden kalan bir parfüm kokusu, taze zeytin yağı. Mira gözlerini kapadı ve o kokuyu iç çekmeden tanıdı. Yüzü, hikâyesi, o anı — hepsi bir yığın halinde acı bir ekmek gibi yuttu.
Kadın hafifçe öne eğildi. "Aksel söyledi," dedi. "Dedi ki, eğer bu yüzün gerçekse, her şey değişecek. Dedi ki, kimsenin yüzü saklanamaz. Dedi ki, gelmen gerek."
Mira bir an için kendi elini gördü; başparmağının iç tarafında eski bir iz vardı — küçük, yuvarlak, tıpkı gölgede görülen ben gibi. Avuç içi biraz kanıyordu; belki mastarlar içinde açılmış küçük bir yara ya da bir gerçeğin çıkardığı kıymık. Kan parmaklarının arasından akarken düşünceleri bir yığın serçe kanadı gibi titredi.
"Eğer bu oysa..." Mira sözü kestirdi, dudaklarının arasından bir suçluluk ve bir merak çıkıyordu, "eğer bu oysa, ben..." Nefesi kesti. O kelimeyi söylemeye cesaret edemedi; dilinin ucunda bir isim dönüp duruyordu.
Ekrandaki yazı bulanıklaşmaya başladı; görüntü bir anda parçalandı. Kameranın açısı değişti, gölge duvarın kenarına yaklaştı ve o anda ekranın bir köşesinden başka bir detay daha fırladı: eski bir kimlik kartının köşesi, yıpranmış ve kirli, üzerinde bir fotoğrafın sol gölgesi, ve en büyük kusuru — fotoğrafın altındaki isim.
Mira eğildi. Gözleri ekrandaki minyatür karakterlere odaklandı; harfler yıpranmış ama bir araya geldiğinde bir şimşek gibi çaktı. AY_N.
Dudağının kenarlarında bir kelime şekillenmeye başladı; sesi bir fısıltıyla içeri girdi. "Ayl—"
Ve o anda kapı çaldı.
Çalmanın sesi bir hortum gibi odanın içine su püskürttü; Mira irkildi, bütün büyü bozuldu, kelime yarım kaldı. Kadın arkasında bir tebessüm ya da tehdit gibi durdu. Ekranın sol alt köşesinde görüntü dondu; gölge, yüzün çizgileriyle birlikte artık hareket etmiyordu.
Mira, kapıya doğru adım atarken parmak uçları hâlâ titrekti. İçinde bir tür çağrı yankılanıyordu; insan vücudu, geçmişiyle bir kez daha karşılaşacağı zaman, bir kilit gibi açılıyordu. Kapıya elini uzattı ve tam tokmağı çevireceği anda dudaklarının arasından çıkan ses, hem itiraf hem tehditti:
"Ayl—"