NoveliqaGölgelerin Patronu: İmparatorluğun Karanlık Yüzü / Selim’in Gerçek Yüzü :0%
Log in

Chapter 9

Selim’in Gerçek Yüzü

Sessizlik, ofisin camdan duvarlarına saplanmış buz gibi bir hançer gibiydi. Dijital sistemin çöküşü, sadece verilerin değil; kalplerin, zihinlerin ve güvenin de paramparça oluşuydu. Hilal’in nefesi kesilmiş, göğsüne biriken buz gibi ağırlık ciğerlerine sığınmaya çalışıyordu. Etrafındaki hesap makineleri, monitörler ve elektronik aletler, sanki o ölümü çağıran sessizliğe aniden dumanlı bir sis gibi sarılmıştı.

“Bitti... değil mi?” diye fısıldadı Hilal, dudakları titreyerek. Ama sessizlik ona yalan söylüyordu; bu, sonun başlangıcıydı.

Masasının tahta yüzeyine bakarken, gözlerinin önünde bir film şeridi gibi geçti o anlar. Selim Kara’nın yüzündeki o anlamsız, donuk ifade; gizemli bir zaferin karanlık gölgesiyle örtülen gözleri. İçinde sürüp giden fırtına, yavaş yavaş ışık topu haline geliyordu.

“Selim’in gerçek yüzü…” — Hilal’in zihninde yankılanan bu cümle, son birkaç haftanın sessiz kinayesi gibiydi. Hep saklanan, hep gizlenen.

Ofisin dışı, İstanbul’un kudretli gecesine karışırken; Hilal, karanlık odanın birleşik ışıklarından sıyrılıp salonun köşesine çekildi. Telefonu eline aldı, parmakları donuk ve hızlıydı, eski depolarda gizlenmiş dosyaları arıyordu. Her isim, her detay, Selim’in geçmişine açılan bir kapıydı. Açmaması gereken.

Bir dosyayı açtı. Sararmış, çizgili kağıtlar... Gölgelerin arasında yitip gitmiş bir sır perdesi.

Doktor raporları, notlar, sigorta poliçeleri... Ancak en sarsıcı olanı, birdenbire içinde karşısına çıktı: Selim Kara’nın babasıyla gizlice paylaştığı anlaşmalar.

Titreyen elleriyle belgeyi tuttu, gözüme inanamıyordu. Yatık mürekkeple yazılmış sözler; babayla ortak saklanan karanlık sırlar...

“İhanet...” dedi kendi kendine, sesi sakince çatlayarak. “Baba… Selim… Nasıl gizlersiniz böyle bir yıkımı?”

Ofisteki halıların yumuşak dokusu ayaklarının altında, uyuyan bir canavarı andıran sessizliğin içinde yankılanıyordu. Oyun çoktan başlamıştı, Hilal sadece farkında değildi.

Kapı aniden aralandı. Arkasından Selim çıktı, yüzündeki o soğuk, hesapçı gülümseme doğrudan Hilal’i hedef alıyordu.

“Ne buldun, Hilal?” dedi, sesi iğne gibi keskin. “Öyle görünüyor ki, geçmiş sadece tozlu dosyalardan ibaret değilmiş senin için.”

Hilal, geri çekilmeden doğruldu. Gözleri sarkık ışıklar altında parıldarken, içinden fırtına kopuyordu.

“Sen ve baban… Neler gizliyorsunuz? Açıklayacak mısın yoksa ben mi bulmalıyım?”

Selim’in gözlerinde, donmuş bir göl yüzeyinin ardındaki fırtına patladı. Ağır bir nefes aldı ve doğruca Hilal’in üzerinde yürüdü.

“Ortaya çıkacaksa, ben anlatırım,” dedi, sesi zifiri karanlık. “Ama hazır ol, çünkü bu sadece başlangıç.”

Hilal, kalbinin ritmini duyabiliyordu ora, yüksek ve durağan bir davul gibi; bir savaş çağrısıydı bu.

İşte o an, Selim elindeki küçük bir zarfı yavaşça açtı ve içinde bir fotoğraf çıkardı.

Babaları, Selim ve Hilal... Birlikte, gizemli bir anlaşmanın imzasını atarken çekilmiş bir kareydi.

Hilal’in gözleri fotoğrafa kilitlendi. Yıllardır kocaman bir yalan, o karede görünür olmuştu.

“Bunu saklamak… Neden?” diye sordu, burun delikleri hafifçe genişleyerek.

Selim cevap vermedi. Yerinde durdu, ağırlığı odanın havasını değiştirdi.

“İşin aslı, Hilal…” diye başladı sessizce ama acımasızca. “Baba ile benim bir ortaklığımız var. İhanetin değil, kurnazlığın temeli. İmparatorluğun karanlık yüzü, birlikte yazdığımız bir senaryo.”

Hilal, bir anlığına nefessiz kaldı. Gözlerinin önünde dokunulmaz sandığı dünyası paramparça oluyordu. Her adımının, her kararının içinde bir kukla olduğunu hissediyordu.

“Anlayamazsın, belki de hipnoz altındasındır bu gerçeklerden,” diye devam etti Selim, sesinde alaycı bir ton. “Ama bilin ki, bu şehirde gece yürürken gölgeler konuşur. Ve gölgelerden biri olarak, ben senin en karanlık kabusun oldum.”

Hilal dişlerini sıktı. İçindeki buzdan yumruk, boğazına kadar tırmanıyordu.

Tam o anda, dışarıdan gelen bir telefon zil sesi, odanın gerginliğini paramparça etti.

Selim, telefonu aldı. Ekrana bakarken yüzü bir anda kaymaya başladı, bir karenin içinde sarsıcı bir mesaj belirdi.

“Baba ile ortak sırrımız sadece başlangıç değil,” dedi, gözlerindeki zifir bir gölge ile. “Onun yanında başka sırlar da var, Hilal. Daha derin, daha karanlık…”

Telefon ekranındaki o mesaj; gözlerini kör eden bir yıldırım gibi çarpıyordu Hilal’in zihnine.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu, nefesi kesik kesik.

Selim, telefonu kapatmadan önce son sözünü bıraktı:

“İmparatorluğun karanlık yüzüne hoş geldin... Bundan sonra denge hakim olacak. Ama bu dengeyi sen değil, ben belirleyeceğim.”

Hilal, o an tam da yanarken, yıkılmanın eşiğindeydi.

Ve dışarıda, İstanbul’un karanlık sokaklarında sürmekte olan oyun, hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiriyordu.

---

Devam edecek...