NoveliqaGölgelerin Patronu: İmparatorluğun Karanlık Yüzü / Yılanın İzi :0%
Log in

Chapter 4

Yılanın İzi

---

Hilal’in ciğerleri, ağır bir yükle dolup boşalırken durduğunda, etrafındaki dünya sanki yavaşlamıştı. O anı yaşamak için nefes almak istemezcesine donmuştu.

Gözlerinin kenarında, işte o keskin acıdan bir damla yaş süzüldü; ancak yıldan çok daha ağır, yerin en derin kuyusundan fışkıran bir öfkeydi bu.

İçinde kıvranan sinsi yangınla, telefonunu eline aldı. Parmakları titreyordu. Ama ekranın soğuk yüzünde birdenbire beliren o ad, onu yere çakılmaktan kurtardı: “Selim Kara”.

Sesini duymak istemedi. Fakat şu an yalnızca bu adamda saklıydı kaybolan parçalar.

“Bugün onunla görüşmelisin.” Kasvetli ofisinin köşesinden çıkan o cılız ses, Hilal’i yerinden zıplattı.

Döndü. Müşterek sekreteriydi, yaşlı ve katı hatlı. Gözlerindeki ürkeklik hem ilginç hem de endişe vericiydi.

“Yani, Selim mi? Ne diye görüşeceğim onunla?” Hilal, burnuna kadar yükselen heyecan ve tedirginlikle sordu.

Kadın, gölgenin ardında bilehâl sakladığı o düşmanlık dolu sessizliği kıramadan, sadece şu cümleyi fısıldadı:

“Babana dair... bir tanık var. Söylemek istediği şeyler... önemli.”

Hilal’in aklına birdenbire binlerce küçük ayrıntı doluştu. Babasıyla Selim arasındaki o son görüşme... Ölüm anı. Kılıcın iki ucu.

“Tanık kim?” diye ısrar etti Hilal, sesi kalp atışından daha sert.

“Bugün toplantı odasında bekliyor. Dışarı çıkamaz, ama seni görmeli. Biliyorsun, bu tür sırlar öyle kolay paylaşılmaz.”

Odasının ağır havası boğucu oldu aniden. Pelerin gibi üstüne çöken bir karanlık hissi.

Hilal, derin bir nefes alıp ayağa kalktı.

“Beni onunla görüştür.”

---

Yolların gürültüsü İstanbul’un modern sokaklarında sedasyona dönüşürken, Hilal’in zihninde kelimeler birbirine dolanıyordu.

“Babamı... nasıl öldürdü?” “Kim vardı yanındaydı o son gece?” “Bu oyunun içinde kaç yılan saklanıyor?”

Karanlık ve yoğun bir sis gibi tüm vücudunu saran düşüncelerle, Atatürk Bulvarı’nın ritmine karıştı.

Bina önüne geldiğinde, beklediği kişi geniş, ışıklı lobiye sinmiş gri bir gölge gibiydi.

İsmini, yavaşça duydu Hilal; “Ahmet.”

Mekanın kokusu eski deri koltukların çıtırdanmalarıyla, kahvenin acı esrarengiz aromasıyla birleşiyordu.

“Tanrım, Ahmet,” dedi Hilal, sesi neredeyse kırılmak üzere, “bana her şeyi anlat. Zaman kaybetmeden.”

Ahmet’in yüzünde, yorgunluk ve korkunun karışımı vardı. Gözlerinin dibinde sarkmış ince çizgiler, hafifçe titriyor, kelimeler boğuluyordu içinde.

“Selim... babanla son gece... Beni çağırdı. Ama o toplantı... her şey planlıydı sanki,” dedi, kelimeleri özenle seçerek.

Hilal, adeta yılanın yuvasında ilerliyormuşçasına yerinden kaydı, sesini alçalttı.

“Planlı mı? Nasıl yani? Selim’in babama karşı niyeti neydi?”

Ahmet, hafifçe başını salladı, perde arkasındaki karanlığı anlatmak istemeyen bir adam gibi.

“Selim... ters köşeye yatırmak istiyordu. Babanın elindeki güç tam kırılacakken, kendi elleriyle ipleri çekti... Ama kimse görmedi... sadece ben,” diye fısıldadı.

Hilal’in kalbinde, buzlu bir ok saplandı. Ardı ardına patlayan düşünceler arasında kaçınılmaz soru:

“Peki ya o adam, benim babamın cesedi bulunduğunda oradaydı... onun hakkında ne biliyorsun?”

Ahmet, başını iki yana salladı. “O gece, ofiste yalnız değildin. Başka biri daha vardı. Selim’den korkan, ama susan...”

Sessizlik odayı sardı.

Hilal’in bedeni titredi. Gözleri karardı. Kimi aradığını, kimi beklediğini anladı.

Sesini kesti, nefesini tuttu.

Ve o an, kapı yavaş yavaş aralandı.

---

“Hilal hanım...” Darbe gibi çarpan bir ses odanın köşesinden yükseldi.

Adında gizem, içinde ölümün kokusu vardı.

“Sanırım sizinle Selim Bey’in babanızla olan son görüşmesini anlatacak kişi benim.”

Hilal, bakışlarını kapıya çevirdiği sırada yüzünde beliren ifade, artık savaşı bizzat göğsüne çağırmaya hazır bir komutan gibiydi.

O an, yıllardır yılan gibi sinsice dolaşan ihanetin gölgesi tam da onun önünde dans ediyordu.

Ve Hilal, bunun tek bir başlangıç olduğunu biliyordu.

Sihirli kelimeyi fısıldadı: “Anlat.”

---

Devam edecek...