Chapter 13
Karanlık, bir yılan gibi vücudunu sararken Hilal’ın ciğerlerine soğuk bir buz parçası yerleşti. Gözlerini kırpıyor, ellerini yumruk yapmışken bile dalgınlığı üzerindeydi; o, karanlığın içinde, adeta nefesi kesilen bir an yaşadı. İçi sırılsıklam terle doldu; elleri yerdeki soğuk mermerin üzerine değince titreme hafifçe azaldı.
“Seni bekliyordum, Hilal,” dedi derin bir ses, sanki gövdesinden çıkıyormuş gibi, ağır ve sinsice.
Kalbi saniyede yüz kez atarken, nefesini içine çekip tekrar verdi; soluk soluğa ama kontrolü tamamen kaybetmemişti. Gözleri biraz alıştıktan sonra ihtiyatla ilerleyen silueti seçti. Selim Kara, o tanıdık ve iğrenç tebessümüyle tam karşısındaydı; odada tek ışık kaynaklarından biri olan şehir ışıklarının yansımasına rağmen yüzü karanlığa gömülmüştü.
“Soğukkanlı ol, Hilal," dedi Selim, “Burası artık benim oyunum, sen de oyuncaksın. Ama senin elindeki dosyalar... çok ilginç.”
Hilal dudaklarını sıktı. Bu an için aylarca beklemişti; Selim’in zayıf noktasını yakalayacak tek fırsatı kaçırmak istemiyordu. “İşte o dosyalar,” diye fısıldadı, “Senden çaldığım bir şey. Şifreli e-postaların, geçmişin karanlık sırlarını serbest bırakacak kanıtlar.”
Selim güldü; o yüksek, soğuk, korkunç kahkahası ofisin taş duvarlarında yankılandı.
“Şifre mi? Çok basit, eski teknolojilerle ağ örmelisin, Hilal. Biliyorum, sen de teknolojiye meraklısın ama hackerlık bu kadar kolay değil. Benim sakladıklarımı bilemezsin.”
Hilal gözlerini kısıp ona yaklaştı. “Öyle mi? Bak, sen artık bu oyunu kaybetmeye başladın.”
Cebinden küçük, üstünde parmak izi okuyucu olan tabletini çıkardı. İçinde bir sürü kod, harf ve rakamın birleşimi vardı; uzun, karmaşık şifreleri denedi birer birer. Parmak uçları titriyordu ama elleri kararlıydı; karanlıkta kalan tüm sözcükler bu cihazda çözülecekti.
Arka planda İstanbul’un gece vakti hafif rüzgarıyla dalgalanan Boğaz köprüsünün ışıkları, durmaksızın yanıp sönüyordu; dış dünyanın hayatı devam ediyor ama burada, o lüks ofisin içinde zaman durmuştu.
“Yalnızca saniyeler… Bekle,” dedi Hilal, kendinden emin bir gülümsemeyle.
Elleri hafifçe titredi, çünkü bu sırlar açığa çıkarsa, sadece şirketin değil, kendi hayatının da tehlikede olduğunu biliyordu. Fakat direnmek onun alametifarikasıydı.
Birden tabletin ekranında kırmızı bir ışık yanıp sönmeye başladı; şifre çözüldü.
Selim aniden dondu; gözlerinde sarsılmaz bir güven, hızlıca yerini anlık bir şaşkınlığa bıraktı.
Hilal scroll yaparken gözlerine inanamadı. Her satırda bir ihanet, her cümlede akıl almaz bir oyun vardı.
“O... Olmaz…” dedi Selim, sesi çatırdıyor; dudaklarının arasından çıkan her kelime öfkeyle titreşiyordu.
Hilal’in karşısında, eski bir dostun aslında en büyük düşman olduğunu gösteren kanıtlar, şimdi gözler önündeydi.
“Bunu saklayacağını mı düşündün?” diye sordu Hilal sertçe. “Ama artık ortada bir sır kalmadı. ‘Filtrelenmiş’ yazışmalar… Parayı gizleyen sen değilmişsin. Ailenin itibarını toplayacak o değilmişsin…”
Selim’in yüzü kekeledi, önce inatla, sonra çaresizce küçüldü. “Bu… teşekkür edebilirim, sen olmasan bu gizli dosyalar sonsuza kadar yok olurdu…” dedi, yanına bıraktığı masanın üstüne sertçe vurdu.
Hilal bir adım daha yaklaştı, nefesine hakim oldu. “Bunları açığa çıkaracağım, bunu bil.”
O an dış kapıdan aniden sert bir tıklama sesi duyuldu. İkilinin kafası o yöne döndü; dışarıdan bir gölge hızlıca koridora yöneldiydi.
“Kim o?” diye sordu Selim ani bir refleksle.
Hilal gözlerini ayırmadan o sesi dinliyordu; kapı hızla aralandı, uzun boylu bir adam belirdi — yüzü Hilal için tanıdıktı ama zihninde hızlıca yerleşemedi.
Adam, cihazdaki e-postalara bakarken, “Bu iş giderek rengi değiştiriyor,” diye mırıldandı.
Selim, o adamın kim olduğunu sormaya hazırlanırken, Hilal sessizce hafifçe eğildi ve küçük bir fısıltıyla kendi kendine söyledi:
“Bana ihanet edenin kim olduğunu artık biliyorum. İtiraz etmene gerek yok.”
Gölgeler içinde yankılanan bu cümle, herkesin tüylerini diken diken etti.
---
Devam edecek...