Chapter 11
Gölgelerin Patronu: İmparatorluğun Karanlık Yüzü Bölüm 11: Tek Başına Savaş
Kapı, ardından yankılanan bir kilit sesiyle ağır ağır kapandı. Hilal, sersemlemişçe geriye yaslandı, nefesi boğazında düğümlenmişti. O an, aslında dünyanın ne kadar sessiz olabileceğini, kalbinin ise ne kadar yüksek ve öfkeli atabileceğini anladı.
Sahi, kimdi o? Kapının ardındaki o sessiz adalet terazisini kaydıran karanlık el? İhanetin soğuk nefesi, teninde iğne gibi bir ürperti bırakmıştı.
Hilal, ofisinin lüks ama donuk havasında yalnızdı; büyük camların ardında, İstanbul’un gürültülü hayatı göz kırpıyor ama hiç ulaşamıyordu ona. Birden içini saran o büyük yalnızlık, zayıflık değil, bilakis azim ve savaşma isteğinin alevi olmuştu.
“Destek mi bekleyeceğim? Kendi başıma mı çözeceğim?” diye mırıldandı kendine. Kelimelerden çok, yutkunurken boğazından geçen karanlık ve sert duygular vardı. Bu işin ne basit bir çete kavgası, ne de sıradan bir güç mücadelesi olmadığını biliyordu. Tek bir hata, tüm kaleyi yıkabilirdi.
Dizüstü bilgisayarını kapattı, dikkatlice masanın iç çekmecesini açtı. İçeride bıraktığı ahşap kutuyu eline aldı. Kutunun üzerindeki hafif toz, uzun zamandır el sürülmediğini anlatıyordu adeta. Kutuyu açtığında, içinde fotoğraflar, eski mektuplar ve bir tane küçük anahtar vardı. Ama bugün, bunlar anlamını az biraz yitirmişti; aklının içinde tek bir plan vardı:
Tek başına savaş.
O an, nasıl bir fırtına koparacağını bilmiyordu ama sol ayağına batan küçük bir çivinin bile farkındaydı; yavaş yavaş ayağını yere basarsan, hiçbir şey kalıcı olmazdı.
Hilal, derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı. Kaybettiği her anı, unutulan her arkadaşını, gözyaşı döktüğü tüm geceleri bir anlık düşünmeden kesip attı.
Artık sadece ileri, dedi kendine.
Bir zamanlar güven duyduğu herkes, şu an potansiyel bir düşmandı.
Odanın sessizliği tekrar bozuldu; bu kez dışarıdan kapının altından sızan hafif bir rüzgar, odaya girdi. Rüzgarla birlikte ince bir koku yayıldı: Yakılmış kağıdın, hafifçe yanan ahşabın ve az biraz da kükürt karışımı bir koku.
Hilal kaşlarını çattı.
“Nedir bu şimdi?” diye fısıldadı.
Hemen masa üzerindeki ev telefonu titredi, ekrana bakmaya cesaret edemedi. Sadece telefonun arkasındaki eski ama anlamlı notu izledi.
> Her adımını üç kez düşün, Hilal. Senin gölgeye ihtiyacın var, ama bu gölgeyi yönetmek senin elinde değil.
Bir an için kalbi tekrar hızlıca çarptı. “Selim Kara,” dedi dudaklarının arasında, kalbindeki buz gibi bir diken gibi.
Ama cevap vermedi. Rüzgarın bıraktığı son nefesiyle gözlerini ofisin köşesine çevirdi.
Gözleri, masanın arkasında duran büyük, siyah zarfın üzerindeydi... Üzerinde adeta bir tehdit gibi duran kırmızı mühür taşıyordu.
Çekmecelerini hızla kapattı. O zarf o kadar beklenen bir şey değildi ama aynı zamanda kaçınılmazdı.
Eline aldığı zarfın soğukluğu, Hilal’in avuçlarında gerçek bir külfet gibi ağırlaştı. Parmak uçları, hala minik ter damlalarıyla ıslanmıştı. Üzerindeki kırmızı mühür, kan gibi koyu, ölümcül bir hikaye fısıldıyordu.
Kısa bir tereddütten sonra, nefesini tuttu; tam mühürü kırmak üzereyken...
Kapı çarpıcı bir sesle açıldı.
Hilal, ani bir refleksle zarfı geri masaya fırlattı.
Odanın girişinde eski bir dostu değil, gece kadar karanlık, soğuk bir siluet belirdi.
Hilal’in vücudu titredi ama sesi buz gibi çıktı:
“Kim o?”
---
Devam edecek...