Chapter 10
Hilal’in ciğerlerinde sıkışan nefesi kıvrandıkça, odada ağır bir sessizlik çöküyordu. Selim’in son cümlesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Bu dengeyi ben belirleyeceğim.” Kelimeler, boğazını kurutmuş, zihninde bir çığlık gibi yankılanıyordu. Yanında duran koltuk ivmeyle geriye savrulurken, kendisine bile itiraf edemediği içsel fırtına bir anlık duraksadı.
Gözleri karanlık ofisin dış penceresine takılı kaldı. İstanbul geceyi örtüsünün altına almış, binlerce ışık titreyerek devasa bir yılan gibi şehri sarıyordu. Şehrin gürültüsü, uzaktan gelen araçların kesik kesik korna sesleri, derin bir yalnızlık hissiyle Harmanlanıyordu. Ancak içine düşen şüphe ve ihanet, dışarıdaki kalabalığın hiç sesini duymamasına neden oluyordu.
Hilal ellerini sıkı sıkı yumdu. Parmaklarının arasındaki derin çizgi, yavaş yavaş beyazlıyordu. “Kim dost, kim düşman?” diye fısıldadı kendi kendine. Sözcükler, boğuk bir gök gürültüsü gibi kafasının içinde yankılandı.
Tam o anda, odanın kapısı ansızın aralandı. Sarsıntıyla irkilen Hilal, başını huzursuzca çevirirken, koridorun gölgelerinden tanıdık bir siluet çıktı ortaya. Nazlı… Şirketin en güvendiği isim, yıllardır yanında olan destekçisi.
Nazlı’nın yüzünde donuk bir ifade vardı. Adımları ağır ve tereddüt doluydu ama gözlerinde sanki gizlenmek istenen, ancak patlak veren bir elektrik vardı. Hilal’nin kalbi hızla atmaya başladı. Bu geceyi, bu anı daha fazla geciktiremeden yaşanması gereken bir hesaplaşmanın başlangıcıydı.
“Hilal…” Nazlı fısıldadı, sesi sarkık ve keskin bir bıçak gibi. “Sana karşı ne söyleyeceğimi bilmiyorum ama… artık saklayamam. İhanetin temel taşlarını sen döşüyorsun.”
Hilal’nin dudakları kurudu. Bir an donakaldı, sonra sertçe cevap verdi; “Ne demek istiyorsun? Bu böyle yürümez Nazlı. Kes şunu.”
Nazlı’nın gözleri dolu dolu oldu. “Gerçekler, kapalı kapılar ardında değil, gün ışığında ortaya çıkar artık. Arkandan dönenlerin sayısı az değil. Ama bu sefer işin içinde sen varsın.”
Hilal’nin kalbi delicesine çarptı, boğazına buzdan bir yılan kıvrandı. İhanetin ilk kelimesi bile aklında, zihninde yüzlerce soru işareti belirdi. Yakınlarından biri onu böyle suçluyorsa, geriye dönüş yoktu.
“Oyun çoktan başlamış, Hilal. Dünü unut, bu gece ölüme yakınsın,” diye sessizce ekledi Nazlı, gözlerini kaçırmadan.
Hilal, onun bakışlarında hakikatin soğuk ateşini hissediyordu ama hala inanmaya direniyordu. “Beni böyle suçlayamazsın. Sana yalan söylemedim. İhanet kimdeyse, onu bulurum.”
Nazlı, arkasını dönüp hızla kapıya yöneldi. Karanlık koridorun içine adımları yankılanırken Hilal, tek başına kalakalmıştı; yıkılan kalesinde, tüm dostlarının ve düşmanlarının aslında ne olduğunu sorgulayarak.
Ama daha derinlerde bir yerlerde, büyük bir ihanetin sinsice beklediğini biliyordu.
Ve o ihanet, tam da kapı ardında gizlenmişti.
---
Devam edecek...