Chapter 4
Telefonundaki mesajı gönderdikten sonra Aslan Efeoğlu, odayı kapatıp dışarı adımını attığında, karanlık bir gülümseme dudaklarında ince bir çizgi gibi belirdi. Her şeyi kontrol altına almak üzereydi. Ancak binanın diğer ucunda, çok daha farklı bir tür savaş başlamaktaydı.
---
Nilay, üniversitenin kafenin köşesinde oturmuş, elleri titreyen bir cesaretle kahvesinden küçük bir yudum aldı. Dışarıda hafif bir yağmur çiselemeye başlamıştı; camdan şehri izlerken içi azıcık huzur bulsa da hissettiği ağırlık omuzlarına demir külçesi gibi çökmüştü.
Yan masadan yükselen kahkaha sesiyle irkildi. Gözleri hızlıca oraya kaydı.
Ceren.
En yakın arkadaşı. Sıcak bakışları, enerjisi ve alaycı gülüşüyle her zaman Nilay’ın yalnız kaldığı anlarda yanında olan kişi. Onunla eski bir anısı vardı Nilay’ın; fakirlikten kurtulup kendi dünyasına adım atmanın ilk meşalesi olmuştu Ceren.
Nilay, cazibesiyle dolu bu genç kadına bakarken kalp atışlarının ritmi hızlandı. “Bugün onunla çok şey konuşmalıyım... Gerçekten güvenilir mi?” diye tereddüt ediyordu. Aylar süren sırlarla ördüğü hayatının, artık yavaş yavaş parça parça açığa çıktığına şahit oluyordu.
---
Ceren masasına doğru yürüdü, sırtında eski püskü çantası ve gözlerinde iyimser bir ışık vardı. Oturdu, uzun kahverengi saçlarını bir kulağının arkasına attı.
“Nil, ne var? Bugün oldukça sessizsin,” dedi, sesindeki alaycı ton hafif gerginliğine rağmen.
Nilay nefesini derin aldı. “Biliyor musun, her şey çok karışık. Kimseye tam olarak güvenemiyorum ama sana güveniyorum. Çünkü sen... gerçeksin Ceren.”
Ceren hafifçe gülümsedi, “Gerçek olmak garip bir şey, değil mi? Bazen sahte yüzlerin ardındaki gerçeklerden daha fazla yalan saklar insan.”
Nilay'ın gözleri bir an için bulutlandı. “Ailem... geçmişim... Bazı şeyleri sana itiraf etmem gerek.”
Ceren kaşlarını kaldırdı, karşıdaki genç kızın yüzündeki karışıklığı sezmişti. “Dinliyorum. Her zaman dinlerim.”
Nilay, uzun bir sessizlikten sonra başlayan kelimeleri zorla süzdü dudaklarından:
“Biliyorum, aslında aslında ben o büyük ailenin... gizli mirasçısıyım. Ama şu an buradayım, fakir bir öğrenciyim. Halbuki oradaki güç ve zenginlik benim doğrudan hakkım olması gerekirken... Aslan Efeoğlu bana karşı çıkıyor. Planları çok kötü, benim kimliğimi ortaya çıkararak her şeyi elimden almak istiyor.”
Ceren yutkundu, hafif bir panik ve heyecanla karışık bir hal vardı yüzünde. “Aslan mı? O mu yıllardır sana karşı plan kuran? Anlamaya çalışıyorum ama... bu çok büyük bir şey Nil.”
Nilay, elini Ceren’in üzerine koydu. “Sana güveniyorum. Yalnızca sen bana gerçek insan olduğunu gösterdin.”
Ceren gözlerini kaçırdı, sonra hafifçe gülümsedi. “Belki de herkesin içinde gizli bir alev vardır, Nil. Seninki ise... tam bir yangın.”
---
O an Nilay kendini biraz daha güvende hissetti. Ancak dışarıdaki yağmur daha da şiddetlendi, camlarda devasa su damlaları aşağı doğru süzülürken, kafedeki sıcaklık yavaş yavaş ürkütücü bir sessizliğe büründü.
---
Günün ilerleyen saatlerinde Ceren, Nilay’a veda ederken hafif aceleciydi. “Bir saat içinde geri döneceğim, seni merak etme.”
Nilay başını salladı ama içindeki huzursuzluk büyüyordu.
Ceren kafeden çıktıktan sonra Nilay, masasında bulunan cüzdanını çıkartmaya çalıştı. Ancak gözleri dış kapının yönüne takıldı; orada, karanlık bir köşede, telefonunu hızla cebine süren erkek silüetine.
Aslan.
Ve Ceren...
Bir anda, gözleri bir mesaj bildirimine takıldı: “Yarın gece hazır ol. Her şey planlandığı gibi gidiyor.”
---
Nilay’nın yüreği buz kesmişti. Ceren’in, Aslan ile gizli bir görüşme yaptığını fark etti.
Gözlerinden kaçmayan o perde arkasındaki sır neydi?
---
“Ceren...” diye fısıldadı Nilay, kelimeler boğazında düğümlendi.
Dışarıdaki yağmurun sesi arasında, yavaş yavaş yükselen bir fırtınanın habercisiydi o an.
---
(Devam edecek...)