Chapter 8
Mira Saat.
Ses, kafemin içinde bir camın çatlaması gibi yayıldı; ince bir frekans, kemiklerimi titreten bir zil.
Dışarıda yağmur, tekrar tekrar aynı ritimde asfalta vuruyordu. Neonun mavi bir tonda yanıp sönmesiyle caddede duran su birikintileri, birer karbon kopya gibi aynı ışığı yansıtıyordu. Elimdeki kart, avuç içimde ıslak bir hayalet gibi kaydı; köşesindeki isim siyaha çökene kadar baktım, sonra bıraktım.
Nefesimi tuttum. Kalbim göğsümde bir şeyler kazıyor gibiydi; her darbe geçmişe bir not fırlattı, her nota Mira'nın yüzü ilişti. O an anlamsız bir soğuk çöktü—sırtımda, kafatasımın arkasında bir boşluk.
Kalktım. Dışarı çıkarken tam hiçbir planım yoktu; Mira Saat'in ismi bir mıknatıs gibi hafızamın kenarına yapışmıştı ve beni bir yere çekiyordu. Nereye, ben de bilmiyordum. Ama biliyordum ki beklemek öldürür; döngü hep aynı yerde bekleyenleri yutardı.
Alt-şehir tünellerine indiğimde sesler değişti. Yukarıdaki gökdelenlerin çınlayan soğuğu yerini, makine seslerinin ve eski radyatörün uğultusuna bıraktı. Burada zaman, ucuz bir pil gibi takılıyordu; insanlar, onun etrafında kıvrılarak geçimini sağlıyordu.
Murat'ın dükkanı, bir zamanlar bir dişçi kliniğiymiş gibi terfi etmişti: cam vitrininde cracked bir saat kadranı, içerde dönen çarklar, duvarda asılı eski bir ChronoCorp kimliği. Murat vardı; beli bükük, gözlerinin kenarları kahverengi, elleri yağlı. Elinde bir lehim sopası, dudaklarının köşesine sıkışmış bir koku—kaynamış metal.
Baktı beni gördüğünde, yüzünde önce tanıma, sonra bir gölge geçti.
"Eren," dedi, sesinde hem bir tükenmişlik hem bir uyanış vardı. "Olacağını biliyordum."
Gözlerime baktı. O bakışta bir denge bozuldu; tanıdık bir risk hissi yayıldı. Chrono-Birim'in eski operatörlerinden olduğumu herkes bilmiyordu ama yüzümün getirdiği yorgunluk Murat için yeterliydi.
"Otur," dedi kısa. "Çay veririm, ama sıcak değil. Yanıktan hatırlıyorsun."
Yumru gibi bir sessizlik oturdu. Duvardaki bir saat, tik tak'ını bir ses bandı kadar düzenli tekrarlıyordu. Her tik, geçmişin üzerine yeni bir zarf koyar gibi.
Konuşmaya başladığında önce etrafı gözledi. Kimse dinlemiyormuş gibi, ama gözlerinin ucu her zaman kapı eşiğini kontrol ediyordu. O konuşurken etrafın kokusu daha da netleşti: lehim, eski kağıt, ve bir parça klor. Bu çorba, içinde saklanmış konuşmalar için idealdi; geçmişin biriktirdiği kokular, gerçeği maskeliyordu.
"Bilgiyi satmam," dedi. "Satardım. Önce para için. Sonra… para yetmemeye başladı."
Sözcükleri basitti, yorulmuş. Ama arkasında bir ağırlık vardı. Onun cümlesinin ardından bir süre daha durdu; gözleri kendi ellerinde dolaştı.
"Kimse satmıyor artık," diye ekledi. "Artık birileri alıyor. Çok daha fazlasını."
"Kim?" diye sordum, sesim kuru bir makas gibi kesildi. İçimde bir şey kıvrandı; Mira'nın adı, düşen bir kapı gıcırtısıyla geri geldi.
Murat bir tür kahkaha attı; kırık, tatlısız bir ses.
"Senin bildiğin tipler değil," dedi. "Üst kat. Saat kulesi tarafı. Corp'la ilişkili herkes… ama doğrudan değil. Bir aracı sistem var. İsimler, etiketi olan hatlar. Bizler onların kodunu yazarak… duruma göre temizlerdik."
"Temizlerdik?" diye tekrarladım. Kelime midemde bir bakla gibi takıldı.
Ellerini açtı. Elleri titriyordu; titreme, on yılların yüküydü. "Eskiden diyorum. Eskiden sadece anıları hizaya sokardık. Döngü hatalarını tamir ederdik: çift zaman damgası, anıdaki çatlaklar, kayma. Ama sonra farklı bir istek geldi. Bir gün, bir kişi… olmazsa olmaz gibi görüldü. 'Bir iz bırakıyor. Tutarlı.' Dediler. 'Risk.'"
Sökük bir koltukta oturuyorduk; koltuğun döşemesi, yüzümüze gölge düzensiz bir şekilde düşürüyordu. Murat anlatırken yüzü değişiyordu; kelimeler ona ağır geliyordu.
"Onları sildik," dedi. "Tabii 'silmek' demek… iyi bir sözcük değil. Daha soğuk bir şeydi: 'silme', 'arındırma', 'temizlik'. Kodumuz vardı—kısaltmasıyla, TP-44. O kodu verdiğin zaman sinyal, kişinin izini radikal olarak kırıyor. Beyin dizilimindeki 'kalıcılık taşıyıcılarını' hedefliyor. Tekrarın kasasını açıp izleri çöpe atıyorsun. Deneyler gösterdi ki çoğu kişi bir sonraki döngüde kendi yerine yenisiyle değişiyor. Ama bazıları… bazıları sadece… yok oluyor."
Sözlerinin arasına bir duraklama düştü. O boşluk odayı doldurdu; saat çarklarının metal sesi bile cılızlaşmış gibiydi.
Yok olmak. Kelime havayı keskinleştirdi. Dilimde Leyla'nın ismi belirdi istemsizce. Bir anda sesim daha küçük geldi.
"Ne demek 'yok olmak'?" diye sordum. "Hatıralar mı? Bedeni mi? Kökten… siliniyor mu insanlar?"
Murat gözlerini kapattı. Dudaklarının arasından bir nefes geçti; bu nefes ağırlığını taşıyamayan bir insanın sızlanmasıydı.
"Bazı vakalarda," dedi, "örnekledik. Bir saatlik periferal tarama, bir hafta gözlem, sonra son… müdahale. Sinyal gönderiliyor. O hissi bilirsin—zamanın biraz daha boşaldığı, bir yerin boş çıktığı his. Sonra kişi sabah uyandığında… bir şey eksik. Fazla basit bir örnek: bir evde bir fotoğraf eksik. İnsanlar unutuyor. Ya da daha kötü… kişi yok olmuş gibi. Evin içindeki mobilyayla, anılarıyla ters düşen bir boşluk. İnsanlar neden olduğunu hemen göremez. Çünkü çoğu şey aynı kalmıştır; sadece o 'onlar' ortada yoktur."
Soğuk bir rüzgar içeri doldu gibi oldu; kapı aralığından geçen hava, odadaki tozu dans ettirdi. O toz, anılar kadar hafifti; ama Murat'ın söylediği 'yok olmak' ağırlığıyla yere düşüyordu.
"Kimse ölmediğini söylemiyor," diye fısıldadım. "Corp… resmi raporlarda kayıp diye bildirir mi en kötü ihtimalle?"
Murat bir kere daha güldü. Bu kez gülüşü yorgundu; dişlerinin arasında kalan bir hatıra gibiydi.
"Rapor yok," dedi. "Ne raporu? Yüzleri mi dosyalıyorlar? Onlar zaten yok. Rapor, kimse bilmesin diye çöp bidonuna düşürülür. Döngü başladıktan sonra geriye kalan hatalar… o hataları düzeltmek için 'temizlik' gerekli dediler. Mira Saat, ismini vermişti—senin tanıdığın Mira. Dedi ki: 'Büyük resim için… fedakârlık…'"
Mira ismi geldiğinde içimde bir sertleşme oldu. Mira'nın cümlesi, benim kendi içinde tuttuğum suçlulukla yarışıyordu; ikisi de küçük ani darbeler halinde ciğerlerimi sıktı.
Ellerimi masanın soğuk üzerine koydum. Parmak uçlarım ağrıyor gibiydi; belki de yılların tuttuğu bir baskının sonucu.
"Eğer bu doğruysa," dedim, "Leyla…"
Murat başını iki yana salladı. Gözlerinin içindeki sular, ışıkla titredi.
"Belirli kriter var," dedi. "Kalıcı iz, tehlike derecesi, sosyal çevre, etkilediği olaylar… hepsi puanlanıyor. Ama bir de… istisnalar. Tüm kurallar bir gün esner. Bizim yaptığımız temizlik, 'yok etme' değil diyorlar. Ama TP-44'ün bir modifikasyonu var: TP-44/K. Kısaltması 'kesin' için. Onu attığın zaman: sadece anı değil, o kişinin döngü ile kurduğu bütün bağlar fiziksel ve kognitif bazda törpüleniyor. Bazı sistemlerde bunlar geri getirilemez."
Ağzımdan çıkan hava son bir şey söyledi ve kayboldu. Kulağımdaki saat tıkırtısı aniden çok yüksek oldu; kalbimin atışıyla senkronizeydi.
"Birisi bunu istemiş olabilir," dedim. "Ama neden? Ne kazanırlar?"
Murat bana baktı; yüz hatları çizilmiş bir harita gibiydi.
"Güç," dedi. "Kontrol. Döngü istikrarlı kalmalı. İstikrarlı kalsın diye… rahatsız edici elemanları çıkarırsın. Bazen bu onları susturmakla olmuyor. Onlar hatırlamaya devam ediyor, diğerleri unutuyor. Bu tür bir çarpışma olursa döngü sızma yapar. Döngüyü sarsmakla kalmaz—sistemi dışarıya açar. Korporasyon bunu önlemek ister. Mira bunu savunur. 'Daha büyük sayıların güvenliği' der. 'Bazı izleri kaybetmek, binlerce hayat kurtarır.'"
Sözcükleri mantıklı geliyordu; beynimin oyalama mekanizmaları, kurguyu örmeye başladı. Mantık tarafı kabul edebilirdi. Ama içimde, bir yer, bir çocuğun elini kaybediyordu.
"Sen… bunu gördün mü?" diye sordum. "Birini… TP-44/K ile…"
Murat'ın eli istemsiz bir şekilde masaya vurdu. Tüm odadaki çarklar o küçük darbede titreşti.
"Gördüm," dedi. "Görmemem gerekiyordu. Ama ben… müdahale edenler arasındaydım. O gün… küçük bir kadındı. Saçları vardı, kahve lekesi üstünde. Elinde bir oyuncak araba. Her şey normaldi. Normal demek, bu işin borusu. Kod tutturdum. Sinyal attık. Işık… sanki bir tahta kapının aralığından içeri süzüldü ve sonra kapandı. Kadın sabah uyandığında yatağında değildi. Ondan sonra evin içinde bir boşluk vardı; fotoğraflar, kahve kupaları… aynıydı. Ama o yoktu. Ve kimse fark etmedi, çünkü bellekler onun dışındaki şeyleri kontrol ediyordu. Ama ben… ben onu gördüm. Gözlerinin kenarında bir damla… sonra hepsi bitti."
Gözleri nemlendi. Sesinde bir kabulleniş vardı; sanki herkesi affetmiş, ama kendini affedememişti.
"Sana neden bunu söylüyorsun?" diye sordum. Çünkü bilmenin bir bedeli vardı; bilmemek bazen daha iyiydi.
"Çünkü bu döngü," dedi Murat, "sadece tekrar etmekle ilgili değil. Kimin tekrar ettiğiyle ilgili. Bazı 'onlar' var ki, varlıkları döngünün ihtiyacının dışında. Onlar ısrarcı. Tekrar ettikçe, hatalar ortaya çıkıyor. Önce beni kullandılar. Sonra beni bıraktılar. Sonra gördüklerimi görmemek için para veremediler. Ama şimdi… şimdi program değişti."
O an odadaki havanın kalitesi bir keskinlik aldı. Saatler gibi düzenli gelen tıkırtılar, bir kez daha fısıldadı. Ben Mira'nın ismini taşıyan bir kapının eşiğindeydim. Murat'ın sözleri o kapının anahtarı gibiydi.
"Ne değişti?" diye sordum. Kulağımın içinde kendi adım, Leyla'nın adı ve Mira'nın adı bir düğüm olmuştu.
"TP-44/K modunu artırdılar," dedi. "Yeni parametreler. Daha derin. Daha hızlı. Deneysel donanım getirildi; kutular—sütunlar—yukarıdan. Sinyal alanı genişletildi. Bu sadece anıları silmek değil; kalıcılığı kırmak. Kökleri. Diyelim ki bir kişi geçmişten bir ip çekiyor; o ipin bir ucu o kişide, diğer ucu döngünün zemininde. TP-44 normalde ipin bir kısmını keser, ip yeniden düzülebilir. TP-44/K ipi kökten kesiyor. Kalan parça… kayboluyor."
Nefesim düştü, içimde bir boşluk büyüdü. Leyla'nın sesi, küçük bir çığlık gibi kulaklarımda çınladı—hatırlamaya çalıştığım, ama tutamadığım bir an. O an Murat bir adım daha yaklaştı.
"Ve," dedi, "bunun zamanı var."
Başımı kaldırdım, sesimi kontrol etmeye çalıştım. "Ne zamanı?"
Murat hiçbir şey demeden cebinden bir küçük cihaz çıkardı—eski, tuğla gibi bir şey. Üzerinde aşınmış bir ChronoCorp logosu vardı. Ekranı kararmış olsa da, bir LED mavi titriyordu.
"Bir takvimleri var," dedi. "Kapalı devre bir program. Döngü resetleri sıradan. Ama bazı resetlerin yanında 'kesinleşmiş' etiket var. Bunlar test etiketleri. Deneyler. Ve bir sonraki döngü… bir sonraki döngüde bir etiket var."
Masanın üzerinde duran küçük cihazın mavisi, odaya soğuk bir gölge düşürdü. Saat tıkırtısı daha da keskinleşti; sanki duvardaki saat bir ikaz veriyordu.
Murat bana bakıp eğildi. Gözlerinin içindeki yorgunluk, bir an için bir şey arıyormuş gibi parladı.
"Onların… tamamen yok olacağını mı söylüyor?" diye sordu.
Soru, odanın içinde asılı kaldı; tonunda hem bir onay arayışı hem de bir kabulleniş vardı. Dışarıdaki yağmur, cevap vermedi.