Chapter 7
Parmaklarım fotoğrafın kenarlarını hâlâ sıkıyordu; fotoğraftaki çocuk sanki bir an daha hareket edip ağlıyacak gibi gözlerini kırpıyordu. Soğuk bir düğüm göğsümü kıstırdı, o an nefes almakta zorlanırken küçük modülün içinde de patlamak üzere olan bir bomba görüntüsü zihnime çaktı; metalin öfkesi, güç hücresi yalanı, deneyin o rengi.
Fotoğrafı cebime bastırdım. Yağmurun ıslattığı dış ceplerin kıvrımlarında kartonun köşesi ıslandı; mürekkep hafifçe dağıldı, yüz daha da flu oldu. Gözlerimi sıkmak, yok saymak işe yaramıyordu. Her döngüde başka bir parça çıkıyordu, her parça beni Leyla'ya daha çok yakınlaştırırken aynı anda içimdeki suçun sesini de daha yüksek çalarmış gibi geliyordu.
Saatime baktım; dijital çarklar arasında saniyeler birer makine tıkırtısıyla kayıyordu. Bir anlaşmayı çökertmem lazımdı. Eve dönmek, fotoğrafın içine gömülmek değil; hareket etmek gerekiyordu. Satış bu geceydi. Saat pazarı altındaki tünelde, zaman eklerinin kara borsası yeni bir parça satacaktı. Parça ne kadar küçükse, geri dönüşü o kadar tehlikeliydi.
Ne kadar hızlanırsam o kadar hatırlıyorum, diye düşündüm. Hatırlamak ya da unutmak arasındaki ince çizgi, Leyla'nın yüzünü veya deneyin o geceyi çalmak kadar sivriydi.
Merdivenlerden aşağı inen hava, yağmurun kokusunu taşıyan ağır bir nemdi; metal ve yanmış plastikle karışmış, bir kentin içerniksiz nefesi. Neon yazılar yağmur damlalarında çöküyordu; ışık halkaları bir saat yüzeyinde kırpışıyor gibiydi. Alt-şehir çukuruna inerken sokakların taş plakaları adımlarımı yutuyordu; her adımda birikmiş zamana karşı ağırlığım arttı.
Pazara vardığımda insan sesleri bir makineliğin ritmine dönüşmüştü. Tezgâhların altından sızan floresan, mekanik çarkların gölgesini çiziyordu. Satıcılar, eski saat kasalarından çıkarılmış mikro-aktüatörleri, yasa dışı krono-kaplinleri, beyne doğrudan bağlanan hafıza düğümlerini sergiliyorlardı. İlk bakışta sıradan bir çarşı gibiydi ama burada satılan her parçanın bir geçmişi, her geçmişin bir bedeli vardı.
Gölge müşteri randevusu için derin bir koridora sapmıştım. Burası, pazarın içinden geçerken herkesin görmezden geldiği bir boşluktı; hareket eden cihazların humuyla doluydu. Bir ışık kaynağı arızalıydı; karanlık bir saat çarkının içini andıran gölgeler düşüyordu yüzüme.
Karşı tarafta, kapkara bir paltolu adam bekliyordu. Yüzü bir maske gibi kapalıydı; sesini bir frekans filtresinden geçiriyor gibiydi. Gölge müşteri, adı gibi; görünmek istemeyen, ama paranın ışığında her şeyi satın almaya hazır olan bir hayalet.
"Zaman parçaları sahte olmaz," dedi bana. Sesi metalden geçmiş bir iplik gibi gergindi. "Sahtekarlık yaparsanız beni değil, kendinizi öldürürsünüz."
Gözlerim onun gözlerini incelemeye çalıştı; gerçek bir ifade yakalayamadım. "Sahte parça getirmedim," dedim. Sesim kuru, işi bilen bir satıcının solgun tonu gibiydi. "Stabilizatör çalışıyor. Yeniden kalibre edildi. Alım senin, risk senin."
Adam hafifçe başını yana eğdi. O baş eğme, pek çok kelimenin yerine geçiyordu; teste gelmiş gaz lambasının nefesi gibi. Cebiyle bir veri-ödeme modülü çıkardı, parmakları çabuk hareket ediyordu. Dijital para transferleri, sıkıntılarımızı sessizce çözerdi — ya da çoğunu.
Seni izlemesi gereken yüz bin ayrıntı vardı. Benim suçluluğum, Leyla'nın gölgesindeki kırık bir saat gibi, her viraja takılıyor. Ama şimdi işim vardı; parça, hükümler, manipülasyon.
"Kalibreyi görmek isterim," dedi. Parmağındaki modülün mavi ışığı, çukura düşen bir damla gibi işlem görüyordu.
Anlaşmayı çökertme planım basit görünüyordu; sahte bir kalibrasyon yazılımı, parçayı aldığı an stabilizatörü karşı sistemle çatışmaya sokacak, anlık bir frekans çakışması yaratacak ve parça işe yaramaz hale gelecekti. Alıcının utancı, onunla bağlantılı satıcı zincirinin sorgulanmasını tetikleyecek, sonuçta birkaç seviye yukarıda bir iz bırakacak ve belki ChronoCorp'un kulaklarına ulaşacaktı. Bir çatırdamaya yol açmalıydı; küçük bir kıvılcım, benim Leyla için açtığım pencereyi biraz daha genişletebilirdi.
Cihazla oynuyordum, parmaklarım işlemciye dokunurken hafif bir ter hissettim. Her hamlemde bir ihtimal daha kapandığını, bir ihtimal daha açıldığını biliyordum.
Tam o anda, koridorun ucundan gelen sert adımlar duyuldu. Ayak sesleri, çelik zırhlı topukların metal tıkırtısıyla bir ritim tutturdu. Hemen fark ettim: Çarşının yer altı polisleri değildi bunlar. Bir düzen vardı kıyafetlerinde; koyu gri paltolar, omuzlarında kalsiyum-beyaz arması; ChronoCorp'un kara takımının üniforması.
Gölge müşteri, hareketimi kesti; elindeki modülü geri çekti, gözlerinde ilk kez ciddi bir panik şaftı belirdi. "Sıkıntı mı var?" diye sordu düşük bir fısıltıyla. Ses çizgisi çatladı. Birkaç saniye önceye kadar hesap makinesine benzer bir yüz olan adam, şimdi gerçek bir varlık gibi titreşti.
"Corp," dedim. Sesim bir bıçak gibi soğuktu. "Sıfırcılardan. Gelmemiş olmamız lazımdı."
Omuzlarıma değdi bir soğuk. ChronoCorp'un ajanları arasında hiç sıcak yoktur; onlarda ideoloji, soğuk bir görev bilinci vardır. Bir zamanlar içindeydim o bilincin; şimdi karşısındaydım. Yine de bir kapı var; bir kapı hâlâ açık bir acının önünde.
İlk ajan, omuzlarına bantlanmış bir saat rozetini göstererek yürüdü. Göz göze geldik; gözleri, laboratuvardaki aynaların soğukluğu gibi parladı. Erkekti, yüzü kavisli bir çelik gibi şekillenmişti; sesi mikrofonlu bir telefon kadar netti. "Eren Kayı," dedi, isim sanki çelik bir kapı aralığına vurulmuş gibi yankılandı. "Çık dışarı."
Önümdeki gölgenin müşterisi çenesini sıktı. "Eren," dedi, sesinde bir tanışıklık vardı; ama tanıdıklık istemsiz ve kısa bir rüzgâr gibiydi. "Sen mi? İyi... iyi, demek yüzümüze bakamayacak kadar temizsin."
"Temiz değilim," dedim. "Sadece farklı bir kirle çalışıyorum."
Ajanlar çevremize çöktü. Hareketleri orkestra şefi tarafından yazılmış bir koreografiyi andırıyordu; sessiz, hızlı, kesin. Bir kadın ajan ilerledi; ayakları hiç ses çıkarmadı. Saçı sıkıca toplanmış, yüzü çalışılmış çelik gibi pürüzsüzdü. Boynunda küçük bir kart tutucusu vardı; kartın kenarı ışık tutunca titredi.
Gözlerim kadına takıldı. Şimdiye kadar yüzünü görmemiştim yakından. O, ChronoCorp'un propaganda fotoğraflarındaki soğuk portrelerle aynı çizgideydi ama bir şeyler farklıydı—bir gülümseme yoktu; bir soru yoktu; sadece görev.
"Satışı iptal edeceğiz," dedi kadın. Ne sıcaklık vardı, ne de tehdit; sadece kesin bir kararın sesi.
Gölge müşteri titredi. Cebindeki modülün ışığı bir an daha parladı.
"Belgeyi verin," dedi kadın. Sesindeki otorite, etraftaki satıcıların iştahını kesti; birkaç tezgâhtan metal parçalar yere düştü, çarşının içindeki hava bir vakum gibi çekildi.
Gölge müşteri ellerini havaya kaldırdı, yavaşça. "Bir yanlış anlaşılma," mırıldandı. "Ben..."
Kadının adımı bana doğru bir santim ilerledi. Kart tok şekilde ceketinden çıkıp avucuma sunuldu; hareket o kadar ritmik ve kontrollüydü ki bir tezgâhın kapanış mekanizmasını izlemek gibiydi. Kartın yüzeyi mat bir cam gibi; üzerine basılan yazı minimal, soğuğunu deriden hissedebiliyordum.
Kartı avucuma aldım istemsizce; beş parmağım kartın köşesini kavradı. Yazı, hafif kabartmalıydı; bir logo, bir isim. Kartın üst köşesindeki ışık yansıyınca bir kelime çıplak gözle beni deldi: Mira Saat.
Nefesim dışarı fırladı; kart, elimde aniden bir bomba gibi ağırlaştı. Buna dair bir ses çıktı ağzımdan; tanıdık bir isim olduğu kadar, geçmişimin ortasında parmak kadar acı bir yankıydı.
Mira Saat.
Zamanın, kentin, benim geçmişimin ortasında duran bir isim. Kartın köşesinden akan ışık, sanki bir kapıyı aydınlatıyordu; ama o kapı beni Leyla'ya mı yoksa kendi itirafıma mı açacaktı bilmiyordum.
Ellerim titredi. Kartın yüzündeki harfler bulanıklaştı; bir çarkın bir dişi, diğeriyle dişiyle çakışmadan önceki o ölümcül an gibiydi.
"Tanıyoruz," dedi kadının sesi, ama şimdi uzaktan geliyordu; tıpkı bir çağrı gibi. "Sizi arıyorduk, Eren Kayı."
Gözlerim karttan kadına kaydı. Mira Saat'in adını söylemiş olmaktan doğan bir ağırlık vardı; isminde güven, bir plan, bir suç planlanmış gibi bir soğukluk.
Pazardaki tüm ışıklar bir an için daha parlaktı; ajanların bakışları keskinleşti. Kapkaranlık koridor, dışarıdaki yağmuru bir matine gibi ezip içine çekiyordu. Geri dönmek artık bir seçenek değildi; her adım bir tornavidanın sıkılışı gibi geri dönüşsüzdü.
Kartı hala tutuyordum. Mira Saat. Tek kelimeye sığan tarihler, kararlar, ölümler.
Bu ismi ilk defa duymuyordum. Ama şimdi elimin içindeki kart, o ismi gerçek kılıyordu — maddi, dokunulabilir, karşımdaki kadının avuçlarından yansıyan bir cezası gibiydi.
Gözlerimi kaldırdığımda kadının bakışıyla karşılaştım. Soğuk, bilge, dikkatle hizalanmış. Bir tanrı gibi değil, bir saatçi ustası gibi; dişlileri doğru yere oturtmak isteyen bir el.
"Mira..." diye çıktım, kelime ağzımın içinde vuruldu. Sanki bir kilitten geçen anahtar gibiydi; tam burada bir kapı daha açılıyordu. Ama hangi tarafa?
Kadın gülümsedi, ama gülümsemesi bir kapak gibiydi; içinden ne çıkacağını bilmiyordunuz.
"Evet," dedi Mira Saat gibi bir isim. "Benim."
Kalbim bir saniye daha hızlı attı. Cebimde fotoğrafın keskin kenarı, yanımdaki dükkân levhalarının titreyen neonları, Mira Saat yazılı kartın soğuk yüzü — hepsi aynı anda bir komuta geçti. Bir döngü daha, bir sırrın eşiği.
Ve ben, onu geçirmek zorundaydım. Daha önce olduğu gibi, ya da daha önce hiç yapmadığım kadar, bir adım daha atıp zamanı kıracaktım.
Ama o adımı atmadan önce, karttaki ismin tekrar gözümün önünde döndüğü o anlardaki sessizlik, bir davetin ziline benzeyen bir çınlama bıraktı kulaklarımda.
Mira Saat.