NoveliqaDöngü Dedektifi: Binbir Günün Suçu / Neon Yağmuru Altında :0%
Log in

Chapter 5

Neon Yağmuru Altında

Levent'in kelimeleri çarpıp durdu; şehir sesi aniden güneşin söndüğü bir akşam gibi durdu. "Sen başladın."

Eren'in ciğerlerinde bir şey kıvrıldı, buzlu bir halka gibi. Kaburgalarının altına bir ağırlık indi; nefesi aniden daraldı. Levent'in nefesi yağmurun tuzu ve elektronik devre kokusuyla karışıyordu. Dudaklarının arasından çıkan cümle, bir geri sayım gibi tıkırdadı kulaklarında.

Gözleri Levent'in yüzünde dolaştı: yüzündeki çizgiler, sol yanağındaki eski bir yanık, gözlerinin köşesindeki kırıntılar. Aynı adamla yıllar önce bir lokantada çay içerken aynı ifadeyi görmüştü; o zamanlar suç ortaklığıydı, şimdi suçun yarattığı çürük.

Eren geri çekildi, elleri cebine kaydı ama parmakları boşluğun soğukluğunu hissetti. "Nasıl —" dedi, sesi cam bir kapıya sürtülmüş bir çekiç gibiydi. Dudaklarının arasından çıkan harfler sallandı, gerçek olduklarına inanmak isteyerek.

Levent bir adım daha yaklaştı. Yakınlığı önce bir koku getirdi: sigaranın gölgesi, motor yağının tatlı sıkıntısı ve uzak bir çocuk kahkahası — Leyla'nın kahkahası olmalıydı, kulaklarında çınladı. "Başladın," dedi yine. "Sen, Eren. Sen o proje raporunu verdin. Sen temiz fichesini aldın. Sen çıktıktan sonra her şey geri dönmeye başladı."

Her kelime, geçmişte kapatmak için çok uğraştığı kapılardan birini daha zorladı. Eren'in dilinde acı bir toz tadı belirdi; birkaç saniyeliğine her şey bulanıklaştı. Şehrin neonları bir süreliğine yuvarlanarak kaydı, yağmurun çizdiği çizgiler gözlerine saat dişlileri gibi geldi.

Eren bir yalan aradı; bir savunma, bir açıklama — ama ağzından çıkanlar kuru, yorgun bir fısıltıydı. "Ne demek istiyorsun, Levent? Bu kimin suçu olduğu önemli değil. Leyla—"

Levent acı bir gülümseme duydu. "Leyla, Leyla, Leyla. Herkes Leyla der. Senin Leylan mıydı o? Yoksa herkesin Leylası mı oldu bir anda?" Sözcükler sokak lambalarının altındaki bir pis su havuzuna atılmış taş misali halkalandı.

Eren'in elleri istemeden yumruk oldu. Tırnakları etine bastı; minik kırmızılar belirdi. Kumru bir sesle sordu: "Bana bir şey söyle. Meta pazarından bir iz var mı? Leyla'ya bir şey sataşıldı mı?"

Levent kaşlarını kaldırdı; omuzları hafifçe düştü. "Meta pazarı mı? Alt şehirdeki çürük dükkanlar mı? Var elbet. Her şeyin satıldığı bir yer orası. Hatıra, kimlik, geçmiş... paran varsa, birini silebilirsin, birini yeniden yazabilirsin. Ama bazı parçalar var ki, onları kimse elinde tutmak istemez — ya da tutamaz."

Sesi sanki içinde duran bir makineyi çalıştırır gibi titreşti. "Bir arkadaşım var, Safiye. Eski bir chip-hacker. Dün akşam bir şifre kırdım, diye geldi yanıma. Bana Leyla ismi geçti dedim. Safiye gülümsedi, 'Kayı' dedi. 'Kayı adı alt şehirde çok sık satılır. Ama Leyla Kayı... o nadir.'"

Eren'in göğsü daraldı; nefesinin ucunda Leyla'nın saçının kokusu gibi bir şey belirdi. "Yeri söyle," dedi Eren, sesinde çelik. "Hemen."

Levent bir an durdu, sonra gözleri kaydı. "Karaköy'ün eski alt geçidi. Değişmiş ismi var — Sarnıç. Saat ağının eski yeniden kullanım hatlarından biri. Bu gece açık. Ama dikkat et, kardeşim. Orası Mira'nın gözlerine yakın. Ve Mira gözlerini aymazca kapamaz."

Mira Saat. Eren'in cildinde ani bir ürperti gezindi. ChronoCorp'un gölgesinden daha fazla bir gölgeydi Mira; zamanın statistiğini koruyan, döngülerin bekçisini oynayan kadın. Onun adı duyulduğunda çevredeki hava aniden daha soğuk olurdu.

"Teşekkür ederim," dedi Eren, sesi keskin. Cebinden küçük, oval bir cihaz çıkardı — eski Chrono-Birim adaptörlerinden biri. Levent bakınca gözlerinin içi karardı; bir pişmanlık kıvılcımı geçti yüzünden.

Eren arkasını döndü, yağmura karışan neon ışıkları ceketinin omuzlarına çarpıp bir yağlı film gibi kayıyordu. Her adımda ayak sesleri sudan şişmiş bir gitara vurulan teller gibi yankılandı. Şehrin göğsünde bir yerlerden gelen zaman halkaları geceyi ikiye bölerken, Eren onların sınırlarında hareket ediyordu.

Yol boyunca eski tanıdık yüzlerle karşılaştı. Bir pastacının vitrini, sarmal bir saat reklamı refleks gibi göz kırptı. Bir genç kız telefonuna bakarken, ekranında başka bir sabahın hatıraları kaydı. Herkesin gözü kalabalıkta bir yerlerdeydi; kentin belleği başka birine kiralanmış gibiydi.

Karaköy'ün girişindeki eski tramvay tüneline indi. Merdivenlerin kenarındaki metal soğuktu; yağmur damlası merdiven basamaklarına çarpıp minik kristaller gibi patlıyordu. Tünelle ilgili her şey eskimiş saat dişlileri gibi hırıltılıydı — havada bir müddet kalmış toz, geçmiş günlerden geriye kalan bir fren kokusu, ve hatıraların keskin, tatlı iğnesi: metalin içinde saklanan hafıza kapsülleri.

Sarnıç adını taşıyan alt geçit, resmi haritalarda artık sadece bir leke gibiydi. Ama kapıların ötesi, metal bir göbek gibi şehrin alt karnına açılıyordu; içinden çıkan ısı, soğuk geceyi bir an eritti. Kapıdan içeri girince, gerçek bir pazarın hararetiyle karşılaştı. Neon ışıkların moru, yeşili, camsı maviye çarpıp sarhoş bir kaleidoskop oluşturuyordu. Hava, eski yağlı kağıt kokusunun, yakılmış plastik ve tarifi zor bir insan anısının karışımıydı.

Meta pazarının tezgahları, birer sahte diyar gibiydi. Bir tezgâhın üzerinde alçak, yuvarlak kapsüller duruyordu; içlerinde dönen minyatür şehirler, bir kadının sevinci, bir çocuğun ağlaması. Başka bir yerde, cam kavanozlara hapsolmuş kahkahalar asılıydı; önce sıvıymış gibi sallanıyor, sonra bir attan gelen nefes gibi daralıyordu.

Satıcılar, müşteriler, hafıza tüccarları... Herkesin yüzünde bir parça eksik, ya da fazlasıyla dolu bir ifade vardı. Bir adam neredeyse sessizce kulağına bir cihaz tutturmuş ve gözlerini kapatmıştı; yüzünden akan bir hüzün kaynağı gibi görünüyordu.

Eren bir tezgâhın önünde durdu. Tek bir bakışta, hafızaların nasıl paketlendiğini gördü: elektronik reçineler, sineğe benzeyen mikroçipler, sıvı anı kapsülleri. Küçük dijital etiketler pırıldıyordu; fiyatlar, köken kodları, risk dereceleri. Bir kartta kırmızı harflerle "Denetlenmemiş - Yüksek Konflikt" yazıyordu.

Bir ses, kimlik kontrolü yapmış gibi, onu karşıladı. Satıcı ince, uzun parmaklarını bir dizi kapsüle gezdiriyordu. Yüzü, sigaranın bıraktığı kalem izleriyle çizgiliydi; bakışları doğrudan bakmak istemezdi. "Aradığın bir isim mi var, beyefendi?" dedi kadın, sesi parke taşlarının arasında yürüyen bir fare gibi tedirgin ama profesyonel.

Eren adını söylemek için dili dolandı, yerine bir soru fırlattı: "Kayı soyadı... Leyla Kayı gördünüz mü?"

Kadının gözleri aniden parladı; parıltı bir sirke gibi. "Kayı mı? Çok eski bir isim değil. Kayılar şehrin çeşitli katmanlarında dolaşır. Ama Leyla... Leyla adı... hımm." Kadın kendi etiketlerine bakıp dudak bükerek mırıldandı. "Birkaç gün önce bir şey ortaya çıktı. Nadir bir paket. Fragmanlar halinde. Koda 'Kayı-L' deniyor."

Eren'in kalp atışı aniden hızlandı. Ellerinin içi terledi; sırtında bir ağırlık daha beliriverdi. "Koda nereden geldi?"

Satıcı boynunu çevirdi, etraftaki müşteri gözlerini kaçırdı. "Anlaşılan birisi ChronoCorp'un daha derin depolarından hassas bir sızıntı yaptı. Bizimkiler bunu 'Mira işi' olarak etiketledi. Ama bu pazar, her etiketin gerçek olduğu yerde değil. Açık artırma var, yarım saat içinde başlayacak. Yarışmacılar çok. Miracıların adamları da gelebilir."

Eren nefesini tuttu. Zaman onun mesleğiydi ama burada saatlerin tiktakları onun aleyhineydi. Yarım saat, Leyla için hem çok uzun hem de bir an kadar kısaydı.

"Yarı fiyat?" diye sordu bir adam arkasından. Sesi alçak bir mıknatıs gibi çekici ve kirliydi. Eren dönüp baktı; adamın gözlerinde bir açlık, bir koleksiyonerlik vardı. Elinde bir cam kapsülü tutuyordu; içindeki görüntü bulanıktı ama bir çocuğun elinden kaçan bir oyuncak topunun dönüşü gibi tekrarlanıyordu.

Eren yaklaşırken etraftaki hava akışını hissetti. Hafıza parçaları, yorumlanmamış birer suç mahaliydi; onlara dokunanın eli kirlenir, ruhu çatlardı. Leyla'nın adı havada tünemişti sanki; bir sokak kedisi gibi görünmeden dolaşıyordu pazarın içinde.

Tezgâhın üzerindeki bazı etiketler daha fazla dikkat çekiciydi. Bir tanesi, siyah bir kılıf içinde duruyordu; kılıfın üstünde, eski bir kronometrenin grafiği işlenmişti. Etiketin yanında el yazısı küçük ve sivriydi: "Kayı, L. — Part 3/7."

Eren durdu. Dilinin ucunda bir tuhaflık oluştu; içindeki her şey yavaşlardı ama gözleri o etiketin etrafında elektriklendi. Part 3/7. Parça… ilmek ilmek bölünmüş bir bellek. Bir insan birden çok parçaya bölünebiliyordu; bazı parçalar satılıyordu, bazıları kayboluyordu.

Eren parmaklarını kılıfa değdirdi ama anında elini çekti. Kimi parmak izleri gibi kılıfın yüzeyinde bir iz vardı; taze yağ lekesi, birinin telaşla çekip aldığına dair.

Satıcı gözlerini kırpmadan izledi onu. "Onu görmüş olman iyi bir şans mı, kötü mü bilmiyorum," dedi. "Açık artırma için gelenler, belirli bir bağlantısı olanlar. Kodlar, tanıdık isimler... Yüksek tehlike sınıfında."

Eren'in göğsü sıkıştı. Beyninin içinde bir yer, o gün laboratuvardaki floresan ışıklarının cızırtısını hatırladı; Leyla'nın kahkahasını; bir düğmeye basışını, sonra her şeyin bir kapıya dönüştüğünü. Bu anılar aniden ve izinsiz geri dönüyordu, sanki birisi onları pazarın vitrininden çekmişti.

"Kim koydu?" diye sordu Eren, sesi kısık ve soluktu. Satıcı omuz silkti. "Böyle şeyler anonim gelir. Alıcılar anonim gider. Ama bazı isimler konuşuluyor. Mira'nın bir vekili bile gelebilir. Ya da—" satıcı durdu, gözleri etrafta dolaştı, "—bazen eski Chrono-Birim çalışanları. Onlar hafızayı parçalayıp satmayı bilirler."

Eren'in parmak uçları buz gibi oldu. Bir an için sanki bütün duvarlar onun geçmişinden dökülüyordu; her biri başka bir suçun ismini taşıyordu. Eren, eğer bir parça Leyla'ya aitse, her satılan parça Leyla'yı daha da yok edecekti.

Ardından bir ses, kalabalığın arkasından yükseldi; ses, açık artırmayı başlatacak olan müzayede sunucusunun tiz duyurusuydu. "İlk lot geliyor! Koda K-L-03! 10 saniye!"

Eren bir adım öne fırladı. Bir sürü insan etrafında bir çember oluşturdu; holografik fiyatlar havada dans etti. Bir cam kapsül çıkartıldı ve masanın üzerine kondu. Kapsülün içinde bir görüntü titremeye başladı: genç bir kadın, yağmurlu bir sokakta yürürken başını hafifçe yana eğiyor; bir köşede eski bir radyodan müzik sızıyordu. Görüntü küçük, kırık ama tanıdıktı; yalnızca bir saniye ama Eren'in tüm vücudunu titreten bir saniye.

Eren'in aklı girdi çıkardı. Kadının saçında bir bukle Leyla'nın saçındaki aynı asimetriyi taşıyordu. Gülüşü, Leyla'nın kahkahasının küçük bir yankısıydı. Gözleri kapalıydı; yüzünde bir şeyi saklama çabası vardı.

Ellerinin titremesini bastırmak için dişlerini sıktı. Bir şey söylememeli, yapmamalıydı; çünkü burada her hareket bir kaybı hızlandırabilirdi. Satıcı mikrofonu kaldırıp sordu: "Açılış teklifi 500 kred. 500 alıyor mu? 500? 1.000?"

Eren kendi adına kelimeler biriktirdi; her biri bir karşılık gerektiriyordu. Para, bu işin evrensel diliydi—ancak bu sefer para, bir kız kardeşin ruhunun parçalarını geri almak için yeterli olmayabilirdi.

Bir zengin avuç daha yükseldi, bir cebi kovdu, bir el yukarı kalktı. Teklifler bir bıçak gibi tırmandı. Kalabalık nefesini tuttu; bir kısmı sadece izlemek için, bir kısmı ise parça parça kimliklerini satın almak için oradaydı.

Eren önümdeki dijital etikete baktı; "Kayı, L. — Part 3/7" yazısı hala gözlerinin önünde titreşiyordu. Bir parçanın onun Leyla'ya ait olduğuna dair kesin kanıt yoktu ama içindeki sızı, bütün şüpheden daha kuvvetliydi.

Müzayede hızlandı. Sesi bir çarpışma sesi gibi yükseldi: "3.000, 4.000, 7.000—"

Eren'in zihni bir anda çarptı: eğer bu parçayı alan kişinin belleği Leyla'nın bir parçasını yok edecekse; ya da satılan parça Leyla'nın kendisiyse, o kişi Leyla'yı daha fazla kaybedecekti. Ve eğer o parçayı kim aldıysa, Eren'in kendisi de o kişiyi durdurmak için her şeyi göze almalıydı.

Kalabalığın içinde bir figür belirginleşti; siyah bir pelerin, yüzü gölgede. O figürün duruşu ve elinin hareketi Eren'in krono-algısını tetikledi: bir zaman izi. Miracıların hareketlerinde, zamanın hafif bir kokusu vardı; onları belli ederdi. Eren nefesini tuttu. O figür parmağını havaya kaldırdı — teklif veriyordu.

Fısıltılar yükseldi. Eren'in düşünceleri birbirine çarparken, müzayede sunucusu son teklifi ilan etti. Bir ses daha — soğuk, derin bir ses — teklif verdi. "On bin."

Kalabalık susmuştu. On bin, çoğu insanın hayatı boyunca görmediği para miktarıydı. Satıcı kısa bir süre düşünüp, sonra kapsülü yeniden aldı.

Eren'ın tüm dünyası o kapsülün içine sıkıştı. Kaderler oralarda dönüyordu, bir el, bir düğmesiyle başka bir insanı biçimlendiriyordu. On bin… onun önünde duran o siyah pelerinli kişi onu tanıyan biriydi belki de. Ya da sadece daha zengin bir katılımcı.

Eren ağırlığını bastırdı, bir plan aradı. Ancak kalabalıkta bir şey daha belirdi; tezgâhın kenarında, küçük beyaz bir etiket vardı — el yazısıyla yazılmış, aceleciden: "Kayı Leyla - HN-7" O etiket, kalın bir damla mürekkep gibi parlamıştı.

Eren'in elleri yeniden titredi. Kafasının içinde her şey dondu. Bir an dünya durdu ve sadece o etiket vardı. Ve o etiketin altındaki görüntü, Leyla'nın bir anıysa — o zaman şu an orada, açık artırmada… Leyla'nın bir parçası, gerçekten, açık artırmada mıyordu?

Kalabalığın solukları, müzayedenin zilinin tıkırtısı ile karıştı. Eren bir adım atmak istedi; ama ayakları taşınmış gibiydi. Bütün gece boyunca içindeki suç, Levent'in kelimeleriyle birleşip bir tsunamiye dönüşmüştü.

Ve tam o anda, kapsülün içindeki görüntü, sanki Eren'in nefesini tanımış gibi, bir an için daha net oldu. Genç bir kadın, yağmurun altında, başını yana eğmişti. Gülüşü Leyla'ya aitti. Eren'in kalbi çarpıp patladı; dilinin ucunda sadece bir kelime vardı ama o kelime boğazında düğümlendi.

Meta pazarında Leyla'nın belleğine ait parça mı satılıyordu?