NoveliqaDöngü Dedektifi: Binbir Günün Suçu / Eski Bir Ortak :0%
Log in

Chapter 4

Eski Bir Ortak

Mira'nın sesi kapı eşiğinde hala çınlıyordu; soğuk, cilalı bir ayna gibi hepsini geri yansıtıyordu.

Eren, nefesinin arasındaki cam kırığı gibi pırıltıyı duyuyordu—anında, içindeki her şey buz tutmuş gibi kesildi. Dronun kırmızı halkası küçülüp yok olurken, ayak sesleri alarma dönüşmüştü; metal bir tıkırtı kapının kilidine indi.

Parmakları titriyordu ama yüzüne yansıttığı ifade sabitti; polis memurunun yüzündeki sakin öfke gibi, kontrol edilmiş ve tehlikeli. Leyla'nın odasındaki küçük dijital saat hala geceyarısını gösteriyordu; zaman orada aniden, her seferinde, donuyordu.

Eren kapının altındaki gölgenin kıyısına baktı; dışarıda iki gölge bir şerit halinde ilerliyordu. Mira'nın sesi kadar bilinen biri başka bir gölge getiremezdi—ama şimdi, o ses uzaklaşıyor gibiydi; bir otomatik kapı mı, yoksa bir maske mi?

Ayağına geçirilen eski deri ceketin iç cebinden bir silikontip krono-anahtar çıktı. Minimal, illegal, bir zaman dedektifinin el altındakilerinden biri: tek kullanımlık hafıza koparma cihazı. Ucunda, Leyla'nın adıyla kazınmış kare bir parça vardı—Eren onu her sabah cebinde hissediyordu, artık bir tılsım gibi.

Kapının mandalına dokundu. Dışarıdaki ayak sesleri bir anlığına hizalanıp durdu; sonra biri ağır bir nefes aldı. Eren, nefesini tutup arka kapıya yöneldi—bina koridoru saat mekanizması gibi hırıltılı, mazot ve radyum kokulu bir tünel gibiydi.

Yağmur dışarıda ince bir tel ağ gibi dökülüyordu; neon ışığı damlaların üzerinden çizik gibi akıyor, şehrin yüzünü parçalara ayırıyordu. Eren adımlarını sessizce atarken, her adımda eski bir soru titredi: Ne kadarını saklayabilirdin? Ne kadarını unutmayı başarabilirdin?

Buluşma yeri, şehrin alt katmanındaki eski bir metro depoydu; insanlar ve zamanın dilimleri arasında saklanan bir tozlu çağ geçidiydi. Buranın saati kırık, kadranlarında geçmişlerin çizgileri vardı; rayların arasında sarı-turuncu ışıklar yanıp sönüyor, zeminden yükselen buhar bir anlığına geçmiş ile şimdi arasında bir köprü gibi görünüyordu.

Levent oradaydı—eski bir ChronoBirim operatörü; omuzları Eren'in hatırladığı zamanki gibi geniş, yüzünde yılların taktığı ince çizgiler ve alaycı bir gülümseme vardı. Saçları beyaza çalıyor, gözleri yine aynı keskinlikle parlıyordu; çok defa birlikte ölümün ve zamanın aynasında bakmışlardı birbirlerine.

"Eren," dedi Levent, adını telaffuz ederken sanki bir kelimeyi tartıyor gibiydi; ağız kenarında bir kıvılcım. "Geç kaldın. Mira uzun süre dışarıda beklemez."

Eren, nefesini boşalttı; ceketini duvara sürtüp çıkardıktan sonra, sessiz bir köşeye doğru yürüdü. "Beklemiyorum. Sadece… bazı şeyleri kapatmam gerekiyordu."

Levent bir adım daha yaklaştı. Rayların soğukluğu ayak tabanlarına geçti; her bir titreme Eren'in içinde yeni bir yankı oluşturdu. "Kapatmak."

"Şimdi değil," dedi Eren, sesi kuru, kontrollü. "Sen buradasın diye güvendeyim, o kadar."

Levent, Eren'in kolunu hafifçe sıktı; hareketi samimi ama bir o kadar tetiklenmişti. "Güven. Şimdi bununla mı geldiğini sanıyorsun?"

Eren dudaklarını sıktı. Leyla'nın fotoğrafını cebinden çıkarmak için parmağını uzattı, ama Levent onu durdurdu.

"Bak," dedi Levent. "Bunu geçiştirir gibi yapma. Chrono logları son iki döngüyü sildi ama ben kopya aldım. Görmek istiyorum gözlerinin içine—sana bakmak istiyorum, Eren. Yüzünde bir şey var. İyi saklıyorsun."

Gözlerinin içine bakmak—Levent'in bu isteği bir sınav çağrısıydı. Eren, kalp atışlarını duyamaz oldu; bir zamanların ekip arkadaşının gözleri şimdi maden gibi kazıyordu.

"Ne gördün?" diye sordu Eren. Sesinde hem merak hem korku vardı.

Levent dudaklarını büktü. "Başka birinin yerine bakmıyorum. Gerçekten seninle ilgili bir kaç çiviyi düzelttim. Loglar arasında küçük bir kayıt gördüm; bir anın ortası, yazmaz bir not: 'Deney başlatıldı'."

Eren'in elleri soğudu. Bir sızı, göğsünün içindeki yanardağın ince bir çatlama sesi gibi genişledi. "Kayıt… nasıl—"

"Ben almadım hepsini; ama yetti," dedi Levent. "İşin ilginç kısmı, imza kısmı. Bir takım numara, benim bildiğim bir imprint. Senin implantına ait bir anahtar."

Eren, bir adım geri çekildi. Günlerdir, aylarca kendini yeniden inşa ettiği bütün yalanların zayıf bir noktasının açıldığını hissetti. Beyninin içinde eski bir dosya açılıyordu; ancak bir kısmı kapatılmış, bir kısmı bilinçli olarak parçalanmıştı. "Yanlışsın. O… ben o gün orada değildim."

Levent uzun bir süre sustu. Rayların üzerindeki toz ufalanarak yere indi; uzak bir makinadan gelen metalik bir ses, birinin kalp atışını sayıyormuş gibi tık tık etti.

"Yalanlar iyidir, Eren," dedi Levent. "Ama daha iyi bir korku silahı var: Sana ait kayıtlar. İnsanlar için bir yüzük gibi olur; taş gibi durur, dönmez. Ben gördüm; adın geçti. Senin el izlerin, belli bir zaman damgasının etrafında kümelenmiş."

Eren'in avuçları terledi. Bütün uykusuz gecelerin, Leyla'nın tekrar tekrar solup gitmesinin, her sabah aynı çığlığın arkasındaki suçluluk o kadar keskinti ki, ağzına metal tadı yayıldı. "Bunu kim sızdırdı sana?"

Levent hafifçe güldü; gülüşü bir çakının ağzını açması gibi inceydi. "Sızdırılmadı. Uygun sorular soruldu, uygun insanlara uygun ödemeler yapıldı." Cümlesinin sonunda gözü Eren'in cebindeki kareye takıldı, Leyla'nın fotoğrafı bir kez daha görünür oldu. "Ve sonra… bazı insanlar itiraf ediyor. Bazen kendi elleriyle."

Eren nefesini kesti. "Sen bunu yapamazsın."

"Ben mi?" Levent ince bir kayıttı. "Hayır. Ben sadece bir pencere açtım, Eren. Sen geçtin arkasından. Ben gördüm perdenin altında kalanı. İnsanlar neler yapar neler."

Aralarındaki sessizlik bir anlığına soğuk bir çukur gibiydi. Levent çektiği sigaradan tek bir nefes aldı; elektronik tütünden yayılan koku metalin kokusuna karıştı. Eren onu izledi; yüzünde bir kırıklık, ama henüz teslim olmayan bir direnç vardı.

"Ne istiyorsun benden?" diye sordu Eren. "Yardım mı? İhanet mi?"

Levent omuz silkerek gülümsedi. "Gerekli olan şeyler, Eren. Bilgiler, ödemeler, birkaç sokak çocuğunun hafızasının geri satılması. Ama asıl mesele şu: Senin hikâyen. İnsanlara ne anlatacağız? Leyla'nın kurtuluşu için mi buradasın, yoksa kendi vicdanını hafifletmek için mi?"

Eren'in gözleri karardı. "Bunu biliyorsan yardım et."

Levent adımını kesti; yüzündeki alay maskesi istemeden gevşedi. "Yardım mı? Yardım ederken bile bedel ödeyeceksin. ChronoCorp bunun için para ister, Mira bunun için gözde bir kurban… Herkes bir şey ister. Senin ne istediğine bakmam gerek."

Eren eğildi, bir anda tüm varlığı ile Levent'e yaklaştı. "Leyla'yı kurtaracağım, Levent. Sen bunu bilirsin; yıllardır peşindeyim. Beni durduramazsın."

Levent göz kırptı; gözlerinde bir kıvılcım yanıp söndü. "Seni durdurmak değil niyetim. Sadece… gerçeği görmek istiyorum. Sen mi başladın, Eren? Ya da seni birileri mi itti?"

Eren'in zihni bir pusla kaplandı; sanki bir dişlinin arasındaki ince bir toz katmanı kalkıyordu. Kendi yüzünü aynada gördüğünde artık çok geç olduğunu anladığı bir an gibiydi; ama aynadaki yüz, belki de kendinin başka bir versiyonuydu.

"Ben—" diye başladı Eren, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Her açıklama bir sebep daha doğuruyor, her itiraf yeni bir suç getiriyordu. Levent bunu biliyordu; yüzündeki ifade sanki uzun zamandır planlanan bir kapanıştı.

Levent bir adım daha attı. Neredeyse fısıltı seviyesine indi, ama sesi hala netti; rayların arasından çıkan soğuk hava ikisinin etrafında döndü. "Bana yalan söyleme, Eren. Beni çok iyi tanıyorsun."

Kalp atışları kulaklarında davul gibi. Eren, eski bir ortakla yüzleşmenin, yılların biriktirdiği suç ve sadakatin hassas terazisinde yürümek olduğunu biliyordu. Bir tarafı onu korumaya çalışırken, diğer tarafı itiraza zorlanıyordu.

Levent eğildi; yüzü Eren'in kulak deliğine kadar yaklaştı. Nefesinde akşamın elektroniği vardı, yağmurun metalik tadı.

Sözleri bir bıçak gibi keskinti; dudaklarının arasından sadece tek bir cümle süzüldü, hem suçlayıcı hem de kesin.

"Sen başladın."