NoveliqaDöngü Dedektifi: Binbir Günün Suçu / Tekrarın Kuralları :0%
Log in

Chapter 2

Tekrarın Kuralları

Bileğinin içi hâlâ soğuktu; kolyenin zinciri metal gibi cılız bir ağırlık bıraktı avucunda.

Yağmur, göğüs kafesine saplanan ince iğneler gibi tekrarlıyordu. Neondan yansımalar suya düşüp kırılıyordu; ışık halkaları kafasındaki uykusuzluğu daha da dalgalandırdı.

Kolyeyi cebine geri koyarken, göğsünde bir yerde tekrar eden bir ritimle sanki bir şeyi ölçüyordu: zamanı tutan bir kantar, tık tık. O tıklar Leyla'nın adını çağırıyordu. Her tıkta suçluluk biraz daha yükseliyordu, bir kirpik kıvımı kadar görünür.

Ayakları onu aynı sokaktan yürütüyordu—başka bir seçenek yokmuş gibi. Daha önce binlerce kez yürüdüğü rotaydı; kaldırımlardaki çatlaklar, bir köşedeki grafitinin yarısı, çöp kutusunun eğik kapağı. Her adımda küçük sapmalar oluyordu ama şehir kendi ritmine geri dönüyordu; bir saatçi mekanizmasının dişlileri gibi.

"Yine mi aynı gün mü?" diye mırıldandı bir dilenci, cebinden aldığı karton tabelayı göstererek. Sesi, paslanmış bir zilin ince çığlığı gibiydi.

Eren başını salladı ama cevap vermedi. Sözcükler, döngülerin kurallarıymışçasına gereksizdi; kelimeler ilerleyişi değiştirmiyordu. Değiştirebildiği şeyler küçük kırıntılardı. O kırıntıları toplamaya çalışıyordu.

Bileğindeki izlere baktı—geçen gece tekrar bir çatıya çıktıktan sonra oluşan deri çizikleri. İzler, hatırlamanın fiziksel kanıtları gibi. Her döngüde bıraktığı işaretler, bir labirentte izi kaybetmemesi için serpiştirilmiş kırıntılar.

Bir kahveci köşesinden geçerken içeriden gelen espresso makinesinin püsküreni dalga dalga aklını sarstı. Baristanın sesi, her sabah tekrarlanan bir ninni gibi: "Sıcak mı, mı, soğuk mu? Aynı mı, farklı mı?" Her cümlede alt metinde bir "sınır" vardı; bu yerde ne kadar ayrıntıyı hatırlayabileceğini ölçüyordu.

"Yine mi farklı olsun?" dedi Eren, içinden. Barista kulak vermedi; tezgâhın ardında bir el hep aynı ritmle cam bardakları silip koyuyordu.

Bir çocuk kaldırıma bir kağıt uçak bırakıp, sonra aynı hareketi tekrarladı. Uçak, rüzgârın darbesiyle her seferinde aynı pencereye çarpıp geri geliyordu. Döngü, küçük oyuncaklar üzerinden sınanıyordu.

Eren durdu. Kolyeyi avucunun içinde yokladı. Zincirin ucunda bir halka, halkanın içinde bir işaret—bir sembol belki de Leyla'yı bulanların bıraktığı. Önceki gece aklında beliren soru—bu kolye Leyla'nın kayboluşunda kullanılan sembole mi aitti?—tıpkı bir sinek gibi tekrar kafasını ısırıyordu. Sineğin vızıltısı, çaresizlikle suçluluk arasında bir ritim tutuyordu.

Deneyimin yapıştırdığı hafıza kırıkları, bu kolyeyle birleşiyordu. O kolyenin kenarında eski bir lehim izi vardı; parmaklarını onun üzerinde gezdirdiğinde, dikiş gibi bir şeyin, bir cesaretin izini hissetti. Cesaret ya da başka bir isim: fedakârlık.

Eren bir an durup, etrafı dinledi. Zaman halkalarının uzak bir uğultusu, arada sırada bir çığlık gibi geliyordu. O uğultu, döngüyü besleyen enerji halkalarının nefes alışlarıydı. İnsanlar bu sesi neredeyse fark etmezdi; ama o, eski bir Chrono-Birim operatörü olarak her frekansı duyabiliyordu. Frekanslarda, hatalara dair bir işaret gizliydi.

"Anomalileri bildir," dedi iki görevli bir kapıdan içeri girerken; sözlerin tonu rutinliğin straforu gibiydi. Eren onları izledi: üniformaların sol yakasında küçük bir amblem, amblemin etrafında bir dizi minik çizik. Aynı çizikler daha önce bir yerde görmüştü, ama nerede—?

Adamların ayak sesleri döşemede aynı ritmi oluşturdu; her adım, aynı çizgi üzerine düşen bir çizik gibi. Eren kendini onları takip ederken buldu. Mantığa göre, ya onların peşinden gidip kapı numarasını görecekti ya da şehrin diğer ucuna koşup başka bir işaret arayacaktı. Döngü, seçimlerini bir süre tolere ediyordu; ama sonunda hepsini aynı noktaya getiriyordu.

Çok küçük bir cesaret kırıntısı yaptım, dedi kendi kendine. Bir başka döngüde baristaya bir not bırakmıştı: "Saat 03:24 — hatırla." Notlar, hatırlamanın harfleriydi. Bu döngüde not hâlâ oradaydı mı? Cevabı görmek için geride bıraktığı stantlara baktı.

Not yoktu. Stantın camında parmak izleri, ama not yoktu. Bir hafta değil, yüzlerce döngüydü belki. Her biri notu bir şekilde silmişti; ya öyleydi ya da o hiç bırakmamıştı—hafıza oyunları da döngünün kuralları arasındaydı.

Eren adımlarını hızlandırdı. Şehrin altındaki bir karaborsa nakliye noktasına gitmedi; içine girdiğinde hatırladığı görüntüler hep aynıydı: tünelin girişinde mavi bir led, yan duvarda bir plakta delinmiş bir delik. O delik, metalin içinden sızan yabancı bir ışık gibiydi. O ışık, zihninde bir yerleri uyandırıyordu.

Köşeyi dönerken, bir duygu kütlesi hâlâ ciğerlerinde dolaşıyordu—suçluluk. Suçluluğun şekli keskinti; bir kağıdın tek bir bıçak darbesiyle kesilip ayrılan kenarı gibi. Kendi geçmişindeki suçluluk, karanlık bir suyla dolu bir kıvrımdı; o suyun içindeki karartıların sebeplerini hatırlamamak için bir çaba sarf ediyordu. Hatırladıkça, Leyla'nın yüzü daha da bulanıklaşıyordu. Hatırlamamayı seçiyordu, fakat döngü hatırlatmaya devam ediyordu.

Kendine sorular sordu; her sorunun cevabı bir kapıydı. Kapılar açıldığında, içeride başka kapılar görüyordu. En tehlikelisi, kapının ardında kendisinin olduğunu fark etmekti—o deneyin parçası, kendi elinin kirliğiyle.

Göğsündeki ritim daha da hızlandı. Geçen gece, döngüyü kırmaya çalışırken bilinçli olarak bir bedel ödemişti; o bedelin izdüşümü olarak zaman parçalanmış, Leyla kaybolmuş, şehir döngüye hapsolmuştu. Kimse bilmemeliydi; bilindiğinde ise herkes için daha fazla acı doğacaktı. Eren saklıyordu. Sakladıkça kendi içine gömülen bir bomba gibi şehrin yerçekimini kesti.

Bir şemsiye satıcısı tezgâhını kaldırırken, Eren'in kulağı bir şeye takıldı: kayıt dışı zaman terapistlerinden birinin adını fısıldayan bir radyo yayını. "…programımız, anı bütünleştirme hizmeti sunuyor. Kaybolanları…"

Cümle bitmeden Eren kulaklığını dışarı attı. Reklamın sonunda iki kelime çarptı zihnine: "sınav odası."

Sınav odası — ChronoCorp'un dahili terminolojisiydi. Test ve deneylerin yapıldığı, anıların yıkılıp monte edildiği, insanların kimliklerinin küçük parçalar halinde alınıp satıldığı yer. Leyla'nın ismi onun için bu odanın bir parçasıydı. Ya doğruysa? Ya tüm kırıntılar, için için bir hatırlatma değil, bir tuzaksa?

Eren çekiç gibi bir karara vardı; odaya gitmeyecekti. Ama gitmek istememekle, gitmemek arasında ince bir çizgi vardı. Döngü onu o çizgiye doğru itiyordu. Ne kadar kaçsa da, şehir ona bir cetvel gibi doğrular çiziyordu.

Bir çocuk koşup onun yanından geçti. Çocuğun elindeki oyuncak saatin yüzünde küçük bir çatlak, çatlağın kenarında üç küçük çizik. Eren nefesini tuttu. Gözleri çiziklere yapıştı. Üç çizik… simetrik, ama düzensiz. Onları daha önce gördüğünü biliyordu. Nerede? Neden? Hafızanın köşelerinden gelen bir tıkırtı daha.

Eren, oyuncağı eline aldı—çocuk ona bakıp gülümsedi, hiçbir şey fark etmeden. Oyuncağı çevirirken çatlağın altındaki küçük metal plakayı gördü; plakada bir dizi rakam, ve rakamların sonunda iki harf: C.C.

ChronoCorp.

Kalbi bir an için durdu, sonra tekrar atmaya başladı; ses daha yüksek, daha acı bir zil gibi yankılandı.

Ellerinin arasındaki oyuncağın soğukluğunu hissetti. Soğuk, steril bir odanın havasını getirdi. Anılar, başına musallat olmuş sis gibi kalınlaşıyordu: bir kapı, kapının ardında metal bir koridor, koridorun tabanındaki fayansların modelleri. Bir adım daha attı mı, sesler keskinleşecekti; elektrik, çelik, o eski hatırlama acısı.

O anda, yağmurun ritmiyle nanikleyen bir tıklama sesi kulaklarına geldi. Hafızası, yüzeyi çizilmiş bir plak gibi repete repete kendini çalıyordu. Görüntüler birbiri ardına geldi: beyaz floresan ışık, tavan panellerindeki küçük ızgaralar, duvarın kenarındaki ince bir kablo rengi, yerde akıntı yapan bir sızıntıdan aldığı metal kokusu.

Eren gözlerini kapattı. Midesinde eski bir tat—metal ve portakal kabuğu karışımı—uyanıyordu. Bu tat, ona bir anlığına, o odada olduğu günün sabahını hatırlattı. Birisi konuşuyordu; sesi uzak ama tanıdıktı—Mira Saat'in sesini anımsadı, ama kestiremiyordu. Mira'nın sesi mi, yoksa zamanın sesi mi karışmıştı içine? Mira'nın ideolojik soğukluğu zımba gibi çakılıydı hafızasına; ama ismi, gerçek bir yüzle eşleşmiyordu.

Eren dizginlemeye çalıştı. Her hatırlama kıymık kıymık kesiliyordu; bir anı parçası, bir görüntü çarpması, bir ahize tıkırtısı. Kendi geçmişindeki suçluluğa dair bir ipucu arıyordu: deneyin hangi anında ne yaptığını, hangi kapıyı açtığını, hangi düğmeye basıp zamanın bir kısmını feda ettiğini. Her kez anımsadıkça, Leyla daha da uzakta bir görüntüye dönüşüyordu.

Ve sonra, en keskin olanı: bir koridor.

Kendi içinde bir yerde, o koridorun resmi daha net beliriverdi. Floresan ışıkların altında uzanan uzun bir koridor. Duvarların birleştiği yerde, metal kenarların hemen yanında, üç paralel çizik—hatta biri diğerinden daha derin—sanki birinin parmak uçlarıyla çizdiği. Bu çizikler, pasın yeni birikintisiyle karışmıştı. Zeminde ince bir yağ tabakası; adımlar kayıyordu. Tavan panosunun altında asılı duran küçük bir sensör, her geçtiğinde hafifçe titriyordu ve bir bip sesi yayıyordu—bip, bip, bip.

Eren nefesini tuttu. Kolyenin zinciri avucunda soğuktu ve o soğuk, koridorun aydınlatması gibi aktı içine. Kırıntılar birbirini çağırıyordu; her hatırlama, yeni bir kapının tokmağını çalıyordu.

Bu kırıntı nereden geliyordu? Bir gerçeğin parçası mıydı yoksa kasti bir yerleştirme mi? Eren düşüncelerini sıraladı, parmaklarıyla cebindeki kolyeyi yokladı. İçinde bir düğme hissi vardı; küçük bir pürüz. Parmak uçları düğmeye değdiğinde, zihninde yeni bir görüntü sıçrayacaktı—çoktan kaçınılmış, ama şimdi kapıya doğru eğiliyordu.

Koridorun görüntüsü sahiden orası mıydı? ChronoCorp'un soğuk monolit yapıları mıydı? Yoksa başka bir yerin, başka bir laboratuvarın, başka bir suçun aynası mı?

Eren adımlarını bir an için durdurdu. Cebindeki kolyenin ağırlığı, suçunun sıcaklığını ve Leyla'nın yüzünü aynı anda bastırıyordu. Bir ses, zihninin en eski köşesinden fısıldadı: "Hatırla."

Ve tam o anda, hatırladığı kırıntı—duvardaki üç paralel çizik; biri diğerinden daha derin; tavan panosunun altında titreyen küçük sensörün yayıcı bip'i; zemindeki ince yağ tabakasının aynalayan parlaklığı—aklından geçti.

Bu kırıntı ChronoCorp'un koridorlarına dair bir ayrıntı mıydı—?