Chapter 17
Kağıdın köşesindeki mürekkep, yağmurun soğuk eliyle dağıldı; Leyla'nın eğik harfleri küçük siyah lekeler halinde parmağımın ucuna bulaştı. Kağıdı kıvırdım, tırnaklarım kâğıdı ezdi—bir tarih, bir el yazısı, ama hangi dünyaya ait olduğu hala kapalı bir kapıydı.
Yağmur çiselerken nefesim sanki iki saniye gecikiyordu. Göğsüm, göğüs kafesimin içinde bir çelik yay gibi gerildi. O tarihle, Leyla'nın imzasıyla aynı sayfanın içinde olmak, beynimde sudan ağır bir kare film gibi dönmeye başladı.
Pazara geri dönmeliydim. Meta pazar—Pazarın Ötesi—dar sokaklarda, çelik tel örgüler arasından sızan neonun altındaki bir canavardı. Zamanı satın alanların, takas edenlerin ve çalınan anların ticaretini yapanların merkezi. Soğuk, rutubetli ve her köşesi farklı bir kronometrenin tıkırtısıyla yankılanıyordu.
Cebime kağıdı sıkıştırdım. Ellerim titredi. Titreme, suçluluğu saklamak için yetiştirdiğim bir hareketti; aynaya bakıp abartılı bir sakinlikle nefes alırken içimdeki depremi bastırırdım ama şimdi sokakta, yüzüme düşen yağmurla birlikte, saklamak daha zordu.
Pazara girdiğimde ilk gelen koku; yanmış plastik, taze çekilmiş kahve ve ozon oldu. Metal çarkların, eski saat kasalarının ve mikrokozmos saatlerin birleşenleri; hava, tadı keskin bir çivi gibi yüzüme çarptı. Stallardan biri, diğerlerinden farklı davrandı; içeri çekilen bir zaman tünelinin uçuşunu andıran, yarı saydam bir perde sallanıyordu.
Vira yine oradaydı—kuyruk sokakta tütünü tüten bir kanarya gibi, gözlerinin köşesinde sırılsıklam bir alay. Saçlarını örmüş, bir tarafı gri, bir tarafı mavi; örgülerinin arasına çivili minyatür bir dişli takmıştı. Vira'nın tezgâhı, küçük kutular içinde satılan "an parçaları"yla doluydu: bir gülüş, bir bakış, bir keder anı… Hepsi, tel örgü gibi sıkılmış bir poşetin içinde, fiyatsız bir hırsız gibi dolanıyordu.
"Hoş geldin, Chrono'nun kaçak militanı," dedi Vira, sesi çaydanlık gibi fokurdayan. Ancak gözleri benden daha fazlasını aradı; her zaman yaptığı gibi, yargılamak için değil, hesap sormak için.
"Selam," dedim. Kelimeler yarı ıslak, yarı donuk. "Müşteri var mı simülasyon için?"
Vira bir an gözlerini kısıp beni süzdü. Pazarın Ötesi'nde eski Chrono-Birim operatörleri hızlı tanınır, çünkü onlar zamanla oynayabilen adamlardı; insanlar onlardan korkar, bazen saygı duyar, bazen de kullanırdı.
"Her zaman var," dedi. "Ama bugün 'özel' bir müşteri var. Ödemeyi kredi bantlarıyla değil, anıyla yapıyor."
Anlamıştım; burada, bazı müşteriler anlarını bizzat stake ederlerdi—bir hatıra ver, istediğin başka bir anı izle. Bedel kanlı ve basitti.
Vira bana bir bölüm gösterdi; küçük bir kabin, içi kadife gibi yumuşak. Duvar lambasının altındaki masa üzerinde bir simülasyon kartı parlıyordu; üzerinde eski bir Chrono-Cerrahi mühüründen kalma iz vardı. Bu marka, bir zaman şebekesinin resmi dağıtıcısıydı—resmi olmadığı halde.
"Kim oynuyor?" diye sordum. Soru, tırnaklarımı kaşındırdı. Eğer Leyla bu kartla bağlantılıysa… düş kırıklığına yer kalmasına izin veremezdim.
"Adı Nesrin," dedi Vira. "Kız iki gündür burada. Kaybettiği birini görmek istiyor. Bir tür 'eğer olsaydı' simülasyonu. Üstelik özel bir taleple geldi: 'aynı yüz. Başka hayat.' Genelde biz böyle talepleri sınırlarız ama... ödemesi vardı."
"Ne ödedi?" Sesim soğuktu; suçluluk körelmiş, merak sivri bir bıçak gibi öne çıkmıştı.
Vira tebessüm etti; yüzünde, hesap makinesinin içine düşmüş bir kedi kadar rahat bir şey vardı. "Anı. Ve bir şey daha. Buysa kim bilir sana da ilginç gelir—simülasyonun çekirdeğinde bir tarih vardı. Eski tip hatırlatıcı kalemle yazılmıştı; mürekkebi leyla tipi."
Dünya bir an durdu. Vira'nın cümlesi, yağmurun altındaki davul sesi gibi yankılandı. Kağıdın cebimdeki sıcaklığı aniden ağırlık kazandı.
"İçeri al," dedim, sesi kendi kontrolüm altında tutmaya çalışarak.
Kabine girdiğimde içeride bir başka koku—biber, ıslak kâğıt ve yeni yakılmış ışık. Nesrin, küçük bir sandalye gibi boylu boyunca duruyordu; yüzünü kaplayan perde, gözlerinin parıltısını kırıyordu. Elini, bir saat mekanizmasının yıldızında gibi titreyerek tuttu.
"Beklentilerinizi yönetmem gerek," dedi Vira, elle elini kadife perdeye vurup bir düğmeye bastı. "Gerçeklik çarpacak. Simülasyon, sadece bir 'eğer' gösterir; geçmişinize dair bir şans değil. Bazıları dönmek ister, bazıları bakıp ağlar."
Nesrin başını çevirdi; gözleri tuzdan kaymış cam gibiydi. "Sadece… bir yüz görmek istiyorum," diye fısıldadı. Sadece… kelimesi, içinde bir ömür kaybetmiş insanın bütün savunmalarıydı.
Vira bana hafifçe baktı, bir bakışta hesap sordu. "Sanırım sen de izlemek istersin. Eski operatör, ne kadarını izlersin—sahicilik mi, müdahale mi?"
Müdahale. O kelime, benim için bir yara. Ben yıllar boyunca müdahale eden, düzeltmeye çalışırken kıran adamdım. Leyla için yaptığım şey bir müdahaleydi; şimdi bir başkasının anına gizlice baktığımda, hangi sınırı aşmış olacaktım?
"İzlemek istiyorum," dedim. "Bu yüzden buradayım."
Vira başını eğdi ve kabinin ışıkları söndü. Bir ekran önce gri, sonra yavaşça çözülmeye başladı; görüntü bir pencereden bakıyormuşsunuz gibi doğal, ama bir yandan da yapaydı—daha önce yaşanmış, yeniden üretilmiş bir anın fotoğrafı.
Başta sadece mekân vardı. Nostalgik bir apartman merdiveni; boyası kabarmış, paslı bir posta kutusu. Simülasyonun dokusu, gerilimi yedirilmiş bir kumaş gibi gerçeğin üzerine serildi. Mekânın içinde bir koku: limon sabunu, yağlı boya, ve uzak bir kahve fincanının küskün soluğu.
Nesrin nefesini tuttu. Gözleri ekranın kenarındaki ışığı yargılar gibiydi.
Görüntü, yavaşça bir kadını gösterdi. Saçları omuzlarına dökülen koyu kahve, gözleri limonda acı bir tat bırakan hafiflikte. Gülümsemesinde bir tereddüt vardı; gülüş biraz yarım, biraz da korunmuş gibiydi. Ayakları, eski moda bir ayakkabının nasırında ritim tutuyordu.
Kalbim sanki bir parmak raddesinden hızla geçti. Her kıvrımı, her minik mimik bir motor dişi gibi beni çektikçe çekti.
Nesrin hafifçe inledi; elini ağzına götürdü. "O… o benim ablam değil," dedi. Sesinde bir umut ve yalan karışımı vardı.
"Aynı yüz," mırıldadım. Söz, göğsümde ağır bir tokat gibi patladı. Ekranda kadın, başını çevirince dudaklarının yapısı Leyla'ya dair bir notu taşıdı—aynı asimetri, aynı o küçük, çetin gülümseme çizgisi. Küçük bir çizik, sol yanağının kenarında; Leyla'nın çocukken düşüp aldığı iz gibi.
Görüntü içinde dünya daraldı; bir pasaj, bir ferahlamış adım. Kadın bir kaç adım attı, elindeki paketi masanın üzerine koydu. Paketin üzerindeki etikette bir tarih vardı—o tarih. Ceplerimdeki kağıt, başparmağımın altında aniden sıcak bir umut gibi yanıp söndü.
Nesrin gözlerini daha da açtı. "İşte," dedi. "Biri bana söylemişti; 'aynı yüz sana farklı bir hayatın ne olduğunu gösterebilir.'"
Vira sessizdi; dudaklarının kenarında bir çizgi, tıpkı bir zaman makinesi gibi. "Eğer o yüz Leyla'ysa… ya değilse?" diye sordu. Sorunun tonu bir kapı aralığına benziyordu: içinde karanlık, dışarıda titrek bir ışık.
Kadın ekranda gülümsedi, bir not defterini açtı; el yazısı ayak izleri gibi yavaşça süzüldü. Yazı, tanıdık, ama farklı bir ritmde. Bir anlık hareket onun yüzündeki kırışıklıkları genişletti; gözleri bir anda daha genç, ama o gençlikte bir kırılganlık vardı.
Ekranda anın küçük bir sesi vardı; bir radyo, eski bir şarkının tellerini çekiyordu. Şarkı, Leyla'nın sevdiği bir melodi gibi tüylerimi diken diken etti—o eski plak, bizim evde kırılmış bir cam gibi hatıraları yayardı.
Nesrin titredi. Parmaklarıyla bir damla yaş sildi. "Ben… sadece görmek istedim. Başka bir hayatında mutlu muymuş diye." Sesi kırılgan bir halat gibiydi.
Görüntü genişledi; kadının etrafındaki insanlar belirdi. Bir erkek, hafif sakallı, elinde bir kahve termosu. Bir çocuğun güldüğü bir ses. Kablolu bir duvar saati: saat on ikiyi gösteriyordu, ama çalar saat tuşu kapalıydı. Küçük anlar, birbirine zincirlenmişti; her biri bir başka olası gerçekliğe kapı aralıyordu.
Ben izledikçe, içimde bildik bir kıvılcım daha da şiddetlendi—o kıvılcım, Leyla'yla geçirdiğim sabahlardan, onun fısıltılarından, bana bıraktığı anlaşılmaz notlardan doğuyordu. Her bir detay, beynimde bir tekerlek çarkı gibi tıklıyordu; tanıma hissi bir anda beni sarstı.
Ekrandaki kadın birden elini cebine attı; çıkardığı küçük bir not defteri, sayfaları arasından bir tarih hizaladı. Kağıt üzerindeki yazı, ışığın altında titredikçe Leyla'nın el yazısının bütün karakteristiklerini taşıdı—harflerin arasındaki kesik, "y" harfinin kuyruğu, "l"lerin eğimi.
Nefesimi tuttum. O satır, dün cebimde hissettiğim o tarihin aynısı olabilir miydi? İnanmak istemeyen aklım, görünenle kendi geçmişim arasındaki çizgiyi kontrolden çıkarmaya çalışıyordu.
Nesrin kendini kaybetmek üzereydi; gözleri ekrandan ayrılmıyor, sanki ekrandaki yüz ona bir tür kefaret ödüyormuş gibi bakıyordu.
"Bu… bu kişi kim?" diye fısıldadım. Sesim sessizlik koduna çarptı; kabinin duvarları anın yankılarıyla doldu.
Vira omuz silkip bir gölge gibi geri çekildi. "Simülasyonun perdesi kalın," dedi. "Bazen istediğiniz şeyi veriyor. Bazen bir aynayı kırıp parçaları size atıyor. Senin seçimin—izleyeceksin, paylaşacaksın, ya da boş verip gideceksin."
Cam ekranda kadın başını eğdi; bir telefon çaldı. Kadının yüzü, bir an için tamamen Leyla'ya dönüştü—ya da ben öyle gördüm. Dudaklarının kenarında beliren o küçük gamzeyle birlikte, o anın rengi değişti. Kalbim, beyaz bir çatırtıyla çatladı.
Nesrin, nefesini tutmuştu. "Başka bir hayat," dedi, kendinden emin olmayan bir fısıltıyla. "Onu başka bir yerde bırakmış olsaydık…"
Görüntü, kadının elini bir başkasına uzatmasıyla durdu. Eller birbirine değdi; temas, ekranın dışında bile elektrik yüklü bir şimşek gibi yayıldı.
Ve tam o sırada, ışıklar bir an için titredi. Simülasyon, bir soluk aldı; ekranda bir çatlak belirdi, piksel piksel bir yara. O çatlağın arkasından bir yüz diğerine kaydı—o yüzün hatları, elimde taşıdığım tarihin mürekkebiyle aynı dansı yapıyordu.
Nefesim düğümlendi. Bir çığlık ağzımda, ama henüz çıkmadı. Kabinin içinde herkes, o çatlağı izliyordu; zaman, küçük bir çocuk gibi esneyip ses çıkarıyordu.
Sanki evrene ait bütün dişliler bir anda durdu. Ekranın çatlağından sızan görüntü, kıvrılıp bana bakmak üzereydi.
Tam o anda, nesnelerin arasından bir ses, hırıltılı bir fısıltı gibi kulaklarımı yırttı: "O, Leyla mı?"
Nesrin'in gözleri, benim yüzüme bakıyordu. Benim içimde bir yerde, Leyla'nın siluetinin bir kanadı titredi. Ama simülasyonun çatlağından hangi yüzün çıkacağı kesin değildi; gerçek, o çizginin arkasında bekliyordu.
Ve ekranın kırılan yüzeyinden sızan o yüz—özgür bir anın, yeni bir hayatın parıltısı mıydı, yoksa tanıdık bir kabustan başka bir şey mi—hepsi bir tek saniyede karar veriyordu.